Birdenbire ortadan kaybolan siyasîlere rastlanıyor dünya tarihinde. Hepsi gizem dolu hikayeler. Çoğu bir daha hiç geri dönmüyor. Öldükleri var sayılıyor. Komplocular, belki de haklı olmaya en yakın oldukları bu tip kaybolma vakalarında yazıyor da yazıyor. İstihbarat teşkilatları, gizli aşklar, yolsuzluklar, kendini feda etmeler...
Abbas Sayar’ın son derece önemli eseri Yılkı Atı’nı ilk okuduğumda, baş karakteri bir at olan bu küçük, özlü hikâyenin nasıl bu kadar canlı ve gerçeklik hissiyle bir hayvanın gözünden anlatılabileceğini çok düşünmüş ve cevabını bulamamıştım. Şimdilerde Yozgat Var Yozgatlı Yok’u okuyunca anladım bunu.
Yazıldığı gibi okunan “Koka Kola” kampanyası tutmayınca, işi iyice şahsileştirdiler. Bir baktık, Cola şişelerinde bizzat adımız var. Markette “Hişt…”, sesleniyor sana: “Gel adaş, gel...” Seçtikleri “Türk isimleri” tabii… Hemen ardından “Senin adın Mine ama sende tam Gülüm tipi var” kampanyası… Düpedüz “asimile kolası” değil de nedir Allasen?
Küçük Amerika’ya benzemediğimiz kısım ise iktidardaki Cumhuriyetçi siyasetçilerin ve ana akım Cumhuriyetçi medyanın başta Başkan Yardımcısı olmak üzere bu popülist dalgaya geç de kalsalar bir noktada karşı çıkmaları, Başkan’a değil, hukuka, demokrasiye, anayasaya sadakat göstermeyi tercih etmeleri oldu.
İlker Başbuğ’un başına gelenlerle birlikte 27 Mayıs darbesi hakkında neyi söylememek gerektiğini öğrendik: “Seçim kararı alınsaydı 27 Mayıs olmazdı” demeyeceğiz. Peki, 12 Eylül darbesi hakkında neyi söylememek gerektiğini biliyor musunuz? Ben biliyorum ve işte risk alıp söylüyorum: “Demirel ve Ecevit koalisyon kursaydı 12 Eylül darbesi olmazdı.”