Hepimiz biliyoruz ki Maduro ABD ve ortaklarının dümen suyundaki bir lider olsaydı, ülkesinin kaynaklarını onların yağmasına açmayı kabul etseydi, çok muhtemeldir ki katliam da yapsa bunlar başına gelmeyecekti.
Anayasa Mahkemesi HAGB kararında, ilk bakışta son derece sade ama etkisi atomik bir tespit yapıyor: “Kamu görevlileri tarafından işlenen işkence ve eziyet suçlarında, sanık hakkında Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması kararı verilemez.” O hâlde insan şu soruyu sormadan edemiyor: Anayasa Mahkemesi neden 2026 yılında, bu kadar "apaçık", bu kadar temel bir ilkeyi yeniden hatırlatma, adeta heceleme ihtiyacı duydu?
Olası depremden sonra ben mühendis olarak kıyas yapsam; binanın izin verilen projesi yıkılıyor ama mevzuatın yürürlüğe girmesi gecikmese ve geciktirilen mevzuata uygun tasarım ve imalat yapılsa yıkılmayacaktı desem; bu durumu mühendislik hesaplarıyla da göstersem, vefatların hukuki sorumluluğu kimde olacak? Hukuki sorumluluğu geçelim. Olası bir depremde, bu gecikmeler nedeniyle bir can dahi fazladan kaybedilirse bunun vebali ödenir mi?
Trump emri verdi, Amerikan askerleri Venezeula Cumhurbaşkanı Maduro ve eşinin yatak odasını basıp pijamalarıyla ABD’ye kaçırdı. Maduro ve eşi, New York’ta uyuşturucu kaçakçılığı ve narkoterörizm suçlarından yargılanacak. Trump’ın derdi ne demokrasi ne uyuşturucu, kendisinin de açıkça belirttiği üzere Venezuela petrolleri ve ABD’nin çıkarları. Geçmişte kapalı kapılar ardında yaşanan Trump’ın yeni dünyasında artık gözlerimizin önünde. Sert gücün nobranlığı tüm sahiciliği ve vahşetiyle çırılçıplak. Bu nedenle ciddi ciddi oturup da “Maduro iyidi, kötüydü, saldırı hukuka aykırı uygundu” diye tartışmanın da bu yeni dünyada pek bir önemi yok.
Konya’nın kenar ve yoksul bir mahallesinden çıkıp bisiklet sporunda var olabilmiş, siyaset yapmış, federasyon başkanı ve iş insanı olmuş Süleyman Okur. Süleyman Okur’un farkı, hikâyenin baş kahramanı gibi gözükmezken ana rolün hep kendisini gelip bulmuş olması. Merak uyandırıcı olan, buna neyin sebep olduğu.