Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Batılı Liderler: İçeride Sallantıda, Dışarıda Prestijli

Batılı Liderler: İçeride Sallantıda, Dışarıda Prestijli

Starmer gibi Macron’un da kendi ülkesindeki destek seviyesi anketlerde %22 olarak ölçülüyor. Alman Şansölyesi Merz’in durumu, daha beter. Desteği artık %15 düzeyinde. Almanya’da büyük bir kesim tarafından yaşlı ve demode bulunan Merz, Almanya dışına adım attığında ise, Trump veya Sánchez kadar olmasa da gene belli bir ilgi görüyor. Sánchez, İspanya’daki büyük bir kesim seçmenin gözünde “gazı kaçmış kola” etkisi yapsa da Filistin’e verdiği destek sayesinde İspanya dışında hala popüler.

Bugünün Batılı liderlerine dair bir çelişki: Kendi ülkelerinde kaybettikleri desteğe, sallanmaya başlayan koltuklarına rağmen, dışarıdan bakıldığında hâlâ “büyük devletlerin prestijli ve ilgi uyandıran temsilcileri” olarak dünyayı gezebiliyor, deyim yerindeyse “boy gösterebiliyor”lar. Yani “dışarıda”, “içeride” olmadıkları kadar “karizmatik”ler. Son olarak İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in Ankara’ya yaptığı acil iniş bile Türkiye’de bir nevi prestij olarak algılandı. Başbakan’ın kendi ülkesindeki tartışmalı konumu, bizdeki “prestij algısı”na gölge düşürmedi. Tıpkı Euro’nun Avrupa’da düşmekte olan alım gücünün, Türkiye’de Euro’nun hala rezerv para sayılmasını engellememesi gibi…

Evet: Bu durum biraz dolar ve euro meselesine benziyor. Ortalama bir Amerikalı’nın gözünden bakınca doların alım gücü aşınmaktadır. Avrupalı için de euroyla market sepetini doldurmak eskisi kadar kolay değildir. Para birimi içeride eski konforunu vermez. Hatta bir gurur kaynağı olmaktan çok bir şikayet konusudur. Öte yandan, dünya genelinde dolar hâlâ bir numaralı, euro da iki numaralı rezerv paradır. (Evet: Altın artık daha çok konuşuluyor, alternatif para düzenleri tartışılıyor; ama dolar ve euro bir bakıma küresel sistemin ana dili olmayı sürdürüyor.) İşte liderlerin durumu da tıpkı dolar ve euro gibi: İçeride güç kaybı yaşasalar da dışarıda hala bir şeyleri temsil ediyorlar.
Şimdi Pedro Sánchez’in “zıt kutbu”ndan bir isimle devam edelim: Donald Trump… Kendi ülkesinde yaldızları silikleşen, ama dış dünyada karizmasını veya en azından “gizemini” koruyabilen ABD başkanı Trump… O bir ülkeye gittiğinde sadece Trump gitmiş olmuyor: Amerikan gücü, dolar, Pentagon, Silikon Vadisi ve Washington’un eski alışkanlıkları da masaya oturuyor. Fransa’ya geçelim: Macron bir ülkeyi ziyarete geldiğinde Fransa’nın diplomatik hafızası, nükleer gücü, kültürel imajı ve AB içindeki ağırlığı oradadır. Bu durum, Trump veya Macron’un kendi ülkelerindeki anketlerdeki desteği düşse de böyledir, yükselse de. Ki şu an her ikisi de yarın seçim olsa kazanabilecek bir durumda gibi görünmüyor.

Starmer, Merz, Macron: Kendi ülkelerinde tartışmalı, yıpranmış, anketlerde zayıf görünen, hatta “sevilmeyen” figürler olabilirler. Ama dışarı çıktıklarında hâlâ kapılar açılıyor, kırmızı halılar seriliyor. İngiliz halkının büyük kısmı için “tatsız-tuzsuz-renksiz” bir karakter görünümünde ve ülkedeki desteği %22’ye düşmüş durumda olan Starmer, dış dünyada bir “İngiliz klası”nı temsil edebiliyor. Tabii “klas” karın doyurmuyor: Son anketler, Keir Starmer liderliğindeki İşçi Partisi’nin İngiltere genelindeki yerel meclis üyelerinin dörtte üçünü kaybedeceğini gösteriyor.
Tıpkı Starmer gibi Macron’un da kendi ülkesindeki destek seviyesi anketlerde %22 olarak ölçülüyor. Alman Şansölyesi Merz’in durumu, daha beter. Desteği artık %15 düzeyinde. Almanya’da büyük bir kesim tarafından yaşlı ve demode bulunan Merz, Almanya dışına adım attığında ise, Trump veya Sánchez kadar olmasa da gene belli bir ilgi görüyor. Sánchez, İspanya’daki büyük bir kesim seçmenin gözünde “gazı kaçmış kola” etkisi yapsa da Filistin’e verdiği destek sayesinde İspanya dışında hala popüler.

Dışarıdaki alkış, içerideki seçmenin öfkesini susturmaz. İçerideki seçmenin öfkesi de dış ziyaretlerdeki prestiji ortadan kaldırmaz. Batılı liderler bugün tam da bu iki gerçekliğin arasında yürüyor: İçeride market fişiyle, dışarıda kırmızı halıyla ölçülüyorlar.
Bir para biriminin küresel prestij ve geçerliliği sadece vatandaşın markette hissettiği alım gücüyle ölçülmez. Para birimlerinin arkasında kurumlar, piyasalar, borçlanma kapasitesi, askeri güç ve alışkanlık vardır. Liderlerin iç ve dış itibarı arasındaki fark da bence buna benzer: Trump ABD içinde hayat pahalılığı, savaş maliyeti ve kutuplaşmayla yıpranabilir. Sánchez Madrid’de yüksek kiralar, barınma sorunu, skandallar, yolsuzluklar, Katalan-Bask meselesi, göç sorunu ve muhalefet baskısıyla giderek zorlanabilir. Ama dışarı çıktıklarında biri (tıpkı Dolar gibi) Amerika’yı, diğeri (tıpkı Euro) İspanya’yı ve geniş anlamda Avrupa’yı temsil eder. O noktada kendi ülkelerindeki algılanma şekilleri değil, arkalarındaki devletin birikmiş ağırlığı ve anlam dünyası konuşur. Kırmızı halı, aslında liderin kendisine değil, arkasındaki tarihsel ve güncel sermayeye serilir.

Trump ile Pedro Sánchez bu bağlamda özellikle ilginç iki örnek. Küresel siyasette zıt kutuplardalar. İran-İsrail geriliminde Trump İsrail’e yakın, güç gösterisine dayalı ve Amerikan müdahalesini meşru gören bir çizgide dururken; Sánchez uluslararası hukuk, insan hakları, ateşkes, gerilimi düşürme ve İsrail’e mesafe koyma siyasetiyle öne çıkıyor. Biri sağ-popülist Amerikan gücünü, diğeri Avrupa sosyal demokrasisinin ahlaki ve insani boyutunu temsil ediyor. Biri gücü önceleyen bir dille konuşuyor; diğeriyse hümanizmi, Avrupa’nın yumuşak gücü olarak kullanmaya çalışıyor. Fakat bütün bu zıtlığa rağmen Trump ve Sánchez aynı paradoksun içinde buluşuyorlar: İçeride koltukları tartışma konusu haline gelse de dışarıda hâlâ büyük bir masanın aktörü sayılıyorlar. Hâlâ onlarla aynı fotoğrafa girebilmek prestij unsuru. Bir nüansı da atlamayalım: Sánchez’in İspanya’daki desteği Trump’ın ABD’deki desteğinden daha yüksek. ABD’de Trump’a destek artık sadece %39 düzeyinde. Ama Sánchez’in de yarın seçim olması durumunda tekrar İspanya Başbakanı seçilmesi şüpheli. Kısacası: Sánchez, Türkiye’de uyandırdığı heyecanı, İspanya’da pek uyandıramıyor.

Öte yandan şöyle bir yeni durum var: İçerideki seçmenin öfkesi, sosyal medya çağında artık dışarıdaki kırmızı halıya da bir ölçüde sızabiliyor. Eskiden bir lider yurt dışına gittiğinde içerideki tartışmalar geride kalırdı. Şimdi ise protestolar ve hashtag’ler, bir bakıma, liderle birlikte uçağa binebiliyor. Ancak bu etkileşim artışı da Batılı liderlerin kendi ülkelerindeki imaj kaybını dış dünyaya tam olarak tercüme etmiyor.
Biraz Almanya’ya uzanalım: Almanya Başbakanı Merz, Washington’la konuşurken sadece kendi kişisel ağırlığını değil, Avrupa’nın en büyük ekonomisini, NATO’nun merkez ülkelerinden birini ve AB’nin siyasi omurgasını temsil etmeye çalışıyor. Fakat içeride aynı Merz, düşük kişisel destek, koalisyon gerilimi, CDU tabanındaki huzursuzluk ve aşırı sağcı AfD’nin yükselişiyle boğuşuyor. Almanya dışarıdan bakıldığında hâlâ “normal” bir demokrasi ve “ağırlığı olan” bir devlet. Merz de dışarıdan bakıldığında tipik bir “şansölye”. İçerideki desteğinin %15’e düşmüş olduğunu dış dünya çok hissetmiyor. Merz deyim yerindeyse dış dünyada kuyruğu dik tutuyor. Ancak bunun ne kadar süreceği tartışmalı. Son haftalarda tüm önde gelen Avrupa ülkelerinin gazetelerinde Merz’e dair eleştirel analiz yazıları görmeye başladık.

Merz, İran savaşı ve Washington’un tutumu üzerine yaptığı çıkıştan sonra Trump’ın sert tepkisiyle karşılaştı. Ardından ABD’nin Almanya’dan 5 bin asker çekme kararı gündeme geldi. Merz bir yandan bu gerilimi yatıştırmaya, Amerika’nın hâlâ NATO içindeki en önemli ortak olduğunu söylemeye çalıştı. Öte yandan Almanya’nın Washington karşısında büsbütün edilgen görünmesini de istemedi. Merz’in sıkışması, dış politikayla sınırlı değil. Berlin’de SPD ile koalisyonun gerilimi, vergi tartışmaları, savunma harcamaları, göçmen sorunu ve ekonomik durgunluk iç içe geçmiş durumda. Merz, dışarıda Almanya’nın stratejik ağırlığını taşımaya çalışırken içeride kendi seçmenine de “ben güçlü liderim” mesajı vermek istiyor. Fakat seçmen dış politikadaki fotoğrafa ve prestij algısına ilgi duymak zorunda değil. Seçmen, kira, enerji faturası, market fişi ve gelecek kaygısı üzerinden hüküm vermeyi tercih edebilir. Nitekim Merz’in içerideki desteği artık sadece %15 düzeyinde.

Bir ülkenin lideri kendi halkının gözünde tamamen yıpranmış olabilir. Ama ülkenin pasaportunun, para biriminin, ordusunun, teknoloji şirketlerinin ve diplomatik hafızasının taşıdığı ağırlık, o lideri dışarıda hâlâ değerli kılabilir. Pek çok Batılı liderin şu an yaşadığı çelişki tam olarak bu. Biraz daha negatif taraftan bakarsak: Batılı liderlerin dışarıdaki prestijinin artık “hayranlıktan” ziyade biraz da “mecburiyetten” yani finansal sistemin onlara bağlı olması gibi etkenlerden kaynaklandığını düşünmek yanlış olmaz. Batı liderlerinin dışarıdaki prestiji, Batı’nın hâlâ dünyanın merkez bankası, sigorta şirketi ve güvenlik şemsiyesi gibi çalışmasından geliyor.

Dolar, Euro ve Sterlin’in değer kaybetse bile vazgeçilmez olması, “başka güvenli liman olmaması”ndandır. Batılı liderler için de durum bu: Dünya sistemi hâlâ bu ülkelerin imzasına muhtaç. Bu bir “sevgi” ilişkisi değil, bir “sistem bağımlılığı”. Merz’in veya Starmer’ın veya Macron’un şahsi popülaritesinden bağımsız olarak, onların attığı imza hala uluslararası ticaretin ve hukukun yakıtı hükmünde.
Bu sermaye, elbette sonsuz değil. Yarın Çin, Hindistan, Brezilya ve daha geniş anlamda Global Güney daha fazla üretim, teknoloji, finans ve diplomatik ağ elde ederse, bu ağırlık ve bu “lider karizmaları” aşınır. Bugün bir Batılı liderle fotoğraf çektirmek hâlâ diplomatik değer taşıyor. Ama yarın aynı değeri Pekin’le yatırım anlaşması, Yeni Delhi’yle teknoloji ortaklığı, Körfez’le finans bağlantısı ya da Brezilya’yla enerji diplomasisi taşıyabilir. Dolayısıyla da gelecekte Washington’dan, Paris’ten, Berlin’den, Londra’dan ya da Madrid’den gelen bir liderin fotoğraf değeri bugünkü kadar yüksek olmayabilir. Ancak oraya kadar elbette daha epey yolumuz var. Örneğin bir Modi veya Lula içeride devasa desteklere sahip olsalar da dışarıda (Batı merkezli sistemde) hâlâ o “rezerv” ağırlığını hissettirmekte zorlanabiliyorlar. Şöyle de denilebilir: Batı liderleri “mirasyedi” gibi mevcut sermayeyi harcarken, diğerleri tırnaklarıyla sermaye biriktirmeye çalışıyor.

Sözün özü: Rezerv para olmak nasıl sonsuz bir imtiyaz değilse, büyük ve güçlü devlet olmak da sonsuz bir imtiyaz değil. Kırmızı halı bir süre daha serilecektir. Siyasetin gerçek kuruysa, üç yerde netlik kazanır: Vatandaşın cebinde, toplumun sabrında ve dünyanın değişen güç haritasında.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın