Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Haluk Levent Olayından Dersler: İyilik Tek Kişiye Emanet Edilebilir mi?

Haluk Levent Olayından Dersler: İyilik Tek Kişiye Emanet Edilebilir mi?

Haluk Levent olayı bir kez daha Kierkegaardçı dersi bize hatırlatıyor: Kalabalıklar hakikat değildir!

Haluk Levent’in de aralarında bulunduğu 14 kişinin Ahbap Derneği’ne yönelik soruşturma kapsamında tutuklanması kamuoyunda büyük bir sarsıntıya yol açtı. Soruşturmada deprem sonrasında toplanan bağışların kullanımı ve çeşitli mali işlemler inceleniyor. Haluk Levent ise hakkındaki suçlamaları reddediyor, kişisel mali ilişkileri ile Ahbap’ın hesaplarının birbirine karıştırıldığını ve operasyonun kasıtlı olduğunu savunuyor.

Elbette tutuklanmak suçlu bulunmak demek değil. Ortada henüz kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok. İddiaların ne ölçüde doğru olduğu süreç sonunda belli olacak. Ben bu yazıda doğrudan Haluk Levent’in suçlu olup olmadığıyla ilgilenmeyeceğim. Suçlu olsun ya da olmasın, bizi çok ilginç bir soruyla baş başa bırakıyor. Bu olay neden sıradan bir mali soruşturmadan çok daha büyük bir hayal kırıklığı yarattı?

Kanaatimce bunun nedeni açık. Haluk Levent toplumun gözünde yalnızca bir sanatçı ya da yardım derneği yöneticisi değildi. Haluk Levent 6 Şubat depremlerinden sonra Türkiye’de iyiliğin, dayanışmanın ve vicdanın hâlâ mümkün olduğunu gösteren bir sembole dönüştü. Kamu kurumlarına, siyasi aktörlere ve hatta sivil toplum kuruluşlarına güvenin zayıfladığı bir dönemde milyonlarca insan Haluk Levent’e güvendi. İnsanlar yalnızca Ahbap’a bağış yapmıyor, aynı zamanda onun karakterine de kefil oluyordu.

Bu nedenle soruşturma birçok kişide sadece “Bağışlar doğru kullanıldı mı?” sorusunu doğurmadı. Daha varoluşsal bir tepkiyi de tetikledi. İnandığımız son iyi insan da mı böyle çıktı?

İyi ama toplum bir insana neden bu kadar ağır bir ahlaki yük yükler? Birini yaptığı iyiliklerden dolayı takdir etmekle onu iyiliğin vücut bulmuş hâline getirmek aynı şey midir? Daha önemlisi, toplumsal iyilik tek bir insanın karakterine emanet edilebilir mi? Gelin, bu sorular üzerine hep beraber önemli felsefecilerin de yardımıyla kafa yoralım.

Ancak analize geçmeden önce burada seküler-Atatürkçü dostlara bir empati hatırlatması yapmak istiyorum. Ne zaman bir Müslüman vakıf ya da tarikatta bir olay olsa bazı dostlar hemen bu olayı tüm gruba, hatta bazen tüm Müslümanlara genelliyor. “İşte bu dinciler böyle” diyorlar. Dinin nasıl dolandırılmak için kolay bir araç haline gelebileceğine dikkat çekiyorlar. Haluk Levent, Atatürk’ü ön plana alan, kendini sıkı bir Atatürkçü olarak tanıtan biriydi. Peki bu olay, isnat edilen suçların doğru çıkması durumunda, tüm Atatürkçülere genellenebilir mi? Atatürkçülük, seküler kutsal sembol ve ritüelleriyle insanları dolandırılmaya müsait hale getiriyor denebilir mi? (Haluk Levent’in gerçek Atatürkçü olmadığını söyleyenleri duyuyorum; aynısı zaten suç işleyen Müslümanlar için de söyleniyor!) Benim cevabım hayır… Ama bu sorulardaki amaç empati. Şimdi analize geçelim.

Kalabalığın ürettiği kahraman

Daha önce Mehmet Akif Ersoy olayı üstüne yazdığım bir yazıda Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard’ın “kalabalık hakikat değildir” düşüncesinden bahsetmiştim (https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/mahalle-dindarligi-mehmet-akif-ersoy-olayina-kierkegaardci-bir-bakis-226405/).

Kierkegaard elbette insanların bir araya gelmesinin her zaman kötü olduğunu söylemiyordu. Onun hedefinde, bireyin kendi ahlaki sorumluluğunu anonim bir topluluğa devretmesi vardı. İnsan tek başına vermekte zorlanacağı kararları kalabalığın içinde kolayca verir. Çünkü artık “Ben böyle düşünüyorum” demesine gerek yoktur. “Herkes böyle düşünüyor” demesi yeterlidir.

Tabi kalabalık sadece suçlu üretmez. Aziz de üretir. Kalabalıklarla hareket ettiğimizde birini herkes sevdiği için severiz, herkes güvendiği için ona güveniriz. Hakkında şüphe dile getirmek neredeyse ahlaksızlık gibi görünür. Çünkü o kişi artık yaptığı somut işlerden bağımsız olarak grubun umutlarını, özlemlerini ve erdemlerini temsil etmeye başlamıştır.

Haluk Levent’in başına gelen kısmen buydu. Bir kesim onu yalnızca çok sayıda insana yardım eden başarılı bir sanatçı olarak görmedi. Ona Türkiye’de iyiliğin hâlâ mümkün olduğunu kanıtlama görevi de verdi. Kurumların yetişemediği yere yetişen vicdanlı ve çalışkan bir kurtarıcı olarak okudu. Eşim de dahil birkaç yakın dostuma, lisedeyken hayranlıkla dinlediğim ve yine o yıllardan sabıkalı olduğunu bildiğim Haluk Levent’e güvenmediğimi söylediğimde, bana inanmanın ötesinde sanki büyük bir haksızlık yapıyormuşum gibi davrandılar. Bu oturup üstüne konuşulacak bir konu bile değildi!

Şu andaki suçlamalar ileride yanlışlanacak olsa bile, aslında baştan beri bilmemiz gereken basit bir gerçek vardı. Haluk Levent kusursuz bir insan değil. Çünkü zaten hiçbir insan kusursuz değil. Asıl sorun zaten Haluk Levent’in kusursuz olmaması değil. Toplumun bir kesiminin ondan kusursuz olmasını beklemesiydi.

Kierkegaard’ın kalabalığı bugün en güçlü biçimde sosyal medyada karşımıza çıkıyor. Sosyal medya birini birkaç gün içinde kahramana dönüştürebildiği gibi, aynı hızla şeytana da dönüştürebilir. Dün Haluk Levent hakkında en küçük eleştiriyi kabul etmeyenlerin bir kısmı bugün onun yaptığı bütün yardımların bir aldatmacadan ibaret olduğunu söylüyor. Buna karşılık bazı hayranları da ortaya çıkan iddiaları incelemeden, bütün soruşturmanın bir komplo olduğuna hükmediyor.

İlk grup geçmişteki hayranlığını, ikinci grup bugünkü öfkesini hakikatin yerine koyuyor. Daha doğrusu iki grup da aynı şeyi yapıyor. Kendi hükmünü vermek yerine ait olduğu kalabalığın hükmünü tekrar ediyor.

Oysa bir kişinin geçmişte yaptığı iyilikler, onun daha sonra hata yapamayacağını göstermez. Aynı şekilde bir kişinin ağır bir hata yapmış olması da geçmişte yaptığı bütün iyilikleri geriye dönük olarak yok etmez. Gerçek insanlar iyilik ve kötülüğün tek renkten oluşan sembolleri değildir. Çelişkileri, zaafları, başarıları ve başarısızlıkları olan karmaşık varlıklardır.

Kierkegaard’ın önerisi, kalabalıktan ayrılıp tekil bir birey olabilmektir. Bu, toplumdan kopmak anlamına gelmez. Kendi hükmümüzün sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelir. Dolayısıyla bugün ihtiyacımız olan şey ne kör savunma ne de dijital infazdır. İhtiyacımız, duygularımızla olgular arasına mesafe koyabilecek kadar birey olabilmektir. İdeolojik kamplardan sıyrılıp birey olabilmektir.

Dolayısı ile Haluk Levent olayı bir kez daha Kierkegaardçı dersi bize hatırlatıyor: Kalabalıklar hakikat değildir!

Hipergerçek kurtarıcı

Fransız düşünür Jean Baudrillard, meselenin başka bir boyutunu görmemizi sağlar (Baudrillard’ın görüşlerini daha detaylı ele aldığım şu yazıma da göz atabilirsiniz: https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/turkiye-simulasyonuna-hos-geldiniz-baudrillard-cig-ve-altayli-ile-tanisiyor-188075/ ).

Baudrillard’a göre modern toplumda imgeler bazen temsil ettikleri gerçekliğin önüne geçer. Bir süre sonra gerçek insanla değil, medya tarafından üretilmiş bir karakterle ilişki kurmaya başlarız. Baudrillard buna hipergerçeklik adını verir. Sosyal medyada karşımıza çıkan Haluk Levent de giderek gerçek bir insandan daha sade, daha tutarlı ve daha kolay anlaşılır bir figüre dönüştü. Gerçek insanlar çelişkilidir. Bir alanda erdemli davranırken başka bir alanda ciddi zaaflar gösterebilirler. İyi niyetli olup kötü kararlar verebilirler, başkalarına yardım ederken kendi hayatlarını yönetmekte zorlanabilirler. Ya da kötü niyetli olup dışarıdan iyi gözükebilirler.

Sosyal medya karakterleri ise böylesi bir karmaşıklığa izin vermez. Onların belirli bir rolü vardır. Haluk Levent’in rolü de kusursuz yardımseverdi. Yorulmayan, çıkar gözetmeyen, her felakete yetişen, kurumların yapamadığını yapan ahlaki kurtarıcı. Bu imge tamamen yalan olmak zorunda değil. Zaten Baudrillard’ın simülasyon kavramı sadece yalan söylemek anlamına gelmez. İmge, gerçek davranışlardan ve olaylardan beslenebilir. Ancak bu parçaları seçerek gerçek kişiden daha bütünlüklü, daha kusursuz ve daha kolay tüketilebilir bir karakter üretir. Tabi bazen imge temsil ettiği nesne ile tamamen ilişkisiz hale de gelebilir.

Burada bir yan noktaya da dikkat çekmek isterim. Soruşturma bizi otomatik olarak simülasyondan çıkarıp gerçekliğe sokmak zorunda değil. Şimdi de pekâlâ başka bir imgeye inanabiliriz. Haluk Levent, sosyal medyada kusursuz sahtekarın imgesine dönüşebilir. Tarihte aziz simlakrının yerini şeytan simülakrlara bıraktığı çok örnek vardır. Oysa hakikat genelde her iki imgeden de daha karmaşıktır. Bir insan çok sayıda gerçek iyilik yapmış ve aynı zamanda ciddi yanlışlara sürüklenmiş olabilir. Bir kurum binlerce insana yardım etmiş, fakat yönetiminde ağır sorunlar barındırmış olabilir. Kişisel zaaflar ile kamusal başarılar aynı hayatın içinde bulunabilir. Ahbap böyle miydi? Bilmiyorum. Bunu zaman, yani veriler, gösterecek.

Ancak yine Haluk Levent olayı nasıl biterse bitsin, bize bir ders daha veriyor. Dijital dünya karmaşıklığı sevmez. Çünkü karmaşıklık yavaşlamayı, araştırmayı ve hükmü ertelemeyi gerektirir. Sosyal medya ise hızlı hüküm, kesin taraf ve güçlü duygu ister. Bu ise imgeler dünyası yani simülasyondur. Çoğumuz hakikatte yaşamak yerine bu simülasyonda yaşamayı seçiyor ve bundan keyif alıyoruz. Ama zaman zaman gerçeklik bizi simülasyonun konforundan koparıp soğuk duş etkisi yapıyor. Toplum olarak bu şaşırmalarımız ondan oluyor. Yoksa kaçımız gerçek Haluk Levent’i tanıyıp ona güveniyordu?  

Dijital Babil Kulesi

Burada Hannah Arendt’in olgusal hakikat üstüne düşünceleri bir başka kapı aralıyor. Kamusal hayatta insanların aynı fikirde olması gerekmez. Aynı olay hakkında farklı ahlaki ve siyasi değerlendirmeler yapabiliriz. Bu da gayet sağlıklıdır. Ancak anlamlı biçimde anlaşmazlığa düşebilmek için önce hakkında tartıştığımız ortak bir olgusal dünyaya ihtiyacımız vardır.

Bir para transferi gerçekleşmiş midir? Gerçekleştiyse hangi hesaptan hangi hesaba yapılmıştır? Kurumsal gerekçesi nedir? Derneğin kaynakları kişisel amaçlarla kullanılmış mıdır? Hangi belge neyi kanıtlamaktadır? Hangi ifade iddiadan, hangisi doğrulanmış olgudan ibarettir? Bu ve benzeri sorulara vereceğimiz cevaplar aslında siyasi görüşümüz ya da kişisel tercihlerimizle ilgili değildir. Bunlar son derece olgusal sorulardır.

Ancak dijital çağda ortak olgusal dünyamız giderek parçalanıyor. Herkes aynı rakamlardan, belgelerden ve açıklamalardan söz ediyor. Ancak en temel kavramlar olan iddia, delil ya da şüpheyle aynı şeyi kastetmiyoruz. Bir kesim savcılık tarafından ileri sürülen her iddiayı kesinleşmiş hakikat olarak kabul ediyor. Başka bir kesim ise bütün iddiaları daha incelemeden siyasi operasyon olarak görüyor. Bir taraf için yapılan her savunma suçun kanıtı, diğer taraf için soruşturmanın varlığı komplonun kanıtı haline geliyor.

Bunu tanımlamak için kullanılan çok güzel bir deyim var. Dijital Babil Kulesi. Tevrat’a göre insanlar Babil Kulesi’nde ortak dillerini kaybetmişti. Dijital Babil Kulesi’nde ise aynı dili konuşuyor gibi görünmemize rağmen ortak anlamlarımızı kaybediyoruz. Sorunumuz bilgi eksikliği de değil. Tam tersine bilgi bombardımanına tutuluyoruz. Yüzlerce hesap hareketi, ekran görüntüsü, ifade tutanağı, video ve yorum önümüze düşüyor. Fakat bunları değerlendirecek ortak epistemik ölçütlerimiz zayıflıyor. Sonuçta hakikate değil, zaten inanmak istediğimiz hikâyeye yöneliyoruz. Ne yazık ki Türkiye’de şu anda çoğu insan bu Dijital Babil Kulesi’ne tırmanmış durumda.

Arendt’in uyarısı burada çok önemli. Olgusal hakikat kaybolduğunda yalnızca belirli bir konuda yanlış düşünmüş olmayız. Hakkında birlikte konuşabileceğimiz ortak dünyayı da kaybederiz. Her mahallenin kendi gerçeği, kendi belgesi, kendi uzmanı ve kendi suçlusu oluşur. Bunun sonunda insanlar sadece Haluk Levent’e değil, bütün yardım kuruluşlarına, kamu kurumlarına ve hatta iyilik fikrine güvenlerini kaybedebilirler. Fakat hiçbir şeye inanmamak, bizi kandırılmaktan koruyan üstün bir bilgelik değildir. Kayıtsız şartsız inanmak nasıl saflıksa, hiçbir şeyin doğru olamayacağına inanmak da başka bir saflıktır.

Sonuç itibarıyla Dijital Babil Kulesini tanımak, ona zaman zaman tırmansak da kalıcı bir şekilde kalmamak, olguların dünyasında kalmaya devam etmek önemli. Bunu sağlamanın bir yolu farklı mahallelerden insanları takip etmek ve her konuda yanılmak için hangi gerekçelerim var diye durup özeleştiri yapmaktır.

Güvenmek başka, güvenilir olmak başka

İngiliz filozof Onora O’Neill, güven üstüne yaptığı çalışmalarında önemli bir ayrıma dikkat çeker. Ona göre amacımız toplumdaki güven miktarını mümkün olduğunca artırmak olmamalıdır. Çünkü güven her zaman iyi değildir. Güvenilmez bir insana güvenmek bir erdem değil, epistemik bir hatadır.

Asıl mesele daha çok güven değil, daha fazla güvenilirliktir. Haluk Levent’e güvenmekle Ahbap’ın güvenilir bir kurum olması aynı şey değildir. Bir insanın samimi görünmesi, geçmişte önemli yardımlar yapmış olması ve milyonlarca kişi tarafından sevilmesi ona güvenmemiz için psikolojik nedenler sunabilir. Ancak bunlar bir kurumun güvenilirliğini göstermez.

Kurumsal güvenilirlik başka sorular sormayı gerektirir. Parayı kim yönetiyor? Büyük transferleri kim onaylıyor? Kurucu tek başına karar verebiliyor mu? Yönetim kurulu kurucuyu gerçekten denetleyebiliyor mu? Kişisel mali ilişkilerle kurumun kaynakları arasında aşılması zor duvarlar var mı? Bağımsız denetçiler hangi bilgilere ulaşabiliyor? Bir hata ortaya çıktığında sorumlusu belirlenebiliyor mu? Kurum, kurucusu olmadan faaliyetlerini sürdürebilir mi? Bu sorulara cevap vermeden “Ben Haluk Levent’e güveniyorum” demek kurumsal güvenilirlik oluşturmaz. Sadece bir kişiye duyulan inancı ifade eder. Bu ise epistemik olarak çok faydalı bir bilgi değildir.

O’Neill’in dikkat çektiği başka bir mesele de şeffaflıktır. Bugün, bütün sorunların çözümü için daha fazla şeffaflık talep ediyoruz. Oysa bir kurumun internet sitesine binlerce sayfalık mali rapor koyması tek başına hesap verebilir olduğu anlamına gelmez. Bilginin anlaşılabilir, değerlendirilebilir ve sorumluluğu görünür kılacak şekilde sunulması gerekir. Hatta aşırı bilgi bazen gerçek hesap verebilirliğin üzerini örtebilir. Kurum o kadar çok veri paylaşır ki kimse hangi bilginin önemli olduğunu anlayamaz. Güvenilir kurum, başındaki insanın sürekli “Bana güvenin” dediği kurum değildir. Başındaki insan hata yaptığında bu hatayı tespit edebilen, sınırlandırabilen ve düzeltebilen kurumdur.

Bir kurumun kalitesi yalnızca iyi insanlar tarafından yönetildiğinde yaptığı işlerle ölçülmez. Kötü niyetli, zayıf ya da muhakemesi bozulmuş biri yönetici olduğunda verebileceği zararı ne ölçüde sınırlayabildiğiyle de ölçülür. Elbette ki iyi kurum, iyi insana ihtiyaç duymayan kurum değildir. İyi insanın erdeminden yararlanırken onun zaaflarına karşı da tedbir alabilen kurumdur.

Ne yazık bizim toplum kişilere güven üstünden hareket etme eğilimde olduğu için kurumsal güvenilirlik genelde gündemimize düşmez bile. Eminim çoğu insan Haluk Levent’in ötesine geçip Ahbap’ın kurumsal yapısına bakma gereği duymadı. Web sitesini bile ziyaret etmeden bağış yaptı.

İyiliğin kurumsal trajedisi

İskoç filozof Alasdair MacIntyre’ın pratik ve kurum ayrımı, Ahbap olayının ortaya çıkardığı daha derin sorunu anlamamıza yardım edebilir. MacIntyre’a göre bazı faaliyetler kendi içlerinde birtakım iyiler taşır. Hekimliğin amacı yalnızca para kazanmak değildir. Hastayı iyileştirmek, tıbbi bilgiyi geliştirmek ve mesleği hakkıyla icra etmek hekimliğin içsel iyileridir. Eğitimde öğrencinin gelişmesi, bilimde hakikatin aranması ve sanatta ustalık benzer içsel iyilerdir. Yardımlaşma da bu anlamda bir pratiktir. Acıyı azaltmak, hiç tanımadığımız bir insana el uzatmak, mağdurun onurunu korumak ve kaynakları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak yardım pratiğinin içsel iyileridir.

Ancak hiçbir pratik kurumsuz yaşayamaz. Yardım faaliyetinin devam edebilmesi için banka hesaplarına, araçlara, çalışanlara, binalara, yöneticilere, medyaya ve paraya ihtiyaç vardır. Bunlar MacIntyre’ın dışsal iyiler dediği şeylerdir. Para, güç, statü, itibar ve görünürlük dışsal iyidir. Bu ifade size garip gelebilir çünkü bizim gelenekte güç ya da itibar iyi olarak okunmayabilir. O yüzden ben dışsal kazanım ifadesini kullanmayı tercih ediyorum. Dışsal kazanımlar elbette kötü değildir. Onlar olmadan yardım faaliyeti büyüyemez ve sürdürülemez. Fakat her kurumun içinde yapısal bir tehlike ortaya çıkar. Zamanla kurumun devamı, pratiğin amacının önüne geçebilir.

İnsanlara yardım etmek için kurulan bir yapı bir süre sonra kendi markasını korumaya odaklanabilir. Mağdurların iyiliği yerine bağış miktarını, görünürlüğünü veya yöneticilerinin itibarını önceleyebilir. Misyona sadakat ile kurucuya sadakat birbirine karışabilir. Kurucuyu eleştirmek, iyiliğe saldırmak gibi algılanabilir.

Bu Ahbap’a özgü değildir, her kurumun karşı karşıya kaldığı bir tehlikedir. Bir yardım kuruluşu büyüdükçe daha fazla para ve güç yönetir. Daha fazla para ve güç yönettikçe de kurucusunun iyi niyetine daha az, güçlü kurumsal denetimlere daha fazla ihtiyaç duyar. Başlangıçta insanları harekete geçiren karizma, kurum büyüdüğünde bir zaafa dönüşebilir. Kurucunun adı, kurumun itibarının ana kaynağıysa onu denetlemek kurumu zayıflatmak gibi algılanabilir. Oysa denetimsiz bırakmak çok daha büyük bir zayıflıktır.

MacIntyre’ın önemli dersini kaydetmekte fayda var. Kurum, iyilik pratiğini yaşatmak için gereklidir. Fakat aynı zamanda onu bozabilecek en güçlü mekanizmadır. Bu nedenle yardımın içsel iyileri, para, şöhret ve iktidar gibi dışsal kazanımların baskısından sürekli korunmalıdır.

Hikâyenin hamartia’sı

Eski Yunan tragedyalarında kahramanın düşüşüne yol açan hata için “hamartia” kelimesi kullanılırdı. Bu kavram çoğu zaman ölümcül karakter kusuru şeklinde çevrilir. Ancak hamartia mutlaka ahlaki kötülük anlamına gelmez. Hedefi ıskalamak, önemli bir konuda yanılmak ya da sonuçları ağır bir muhakeme hatası yapmak anlamlarına da gelebilir.

Haluk Levent hikâyesindeki kişisel hamartia’nın ne olduğunu henüz bilmiyoruz. Ya da açık değil diyelim. Fakat toplumsal hamartia’mız daha görünür durumda. Biz görünürlüğü erdemle, samimiyet hissini bilgiyle, sevgiyi denetimle ve karizmayı güvenilirlikle karıştırdık. Bir yardım hareketinin güvenirliğini, onu kuran kişinin ahlaki kusursuzluğuna bağladık. Bir insanı önce taşıyamayacağı kadar yükseğe çıkardık. Şimdi de bütün hayal kırıklığımızı onun omuzlarına yüklemeye hazırlanıyoruz.

Belki de hikâyenin trajik yanılgısı yalnızca bir kişinin muhtemel hatalarında değil, iyiliği kurumlara değil kahramanlara emanet etmemizde yatıyor. Peki, iyilik tek kişiye emanet edilebilir mi? Kanaatimce cevap hayırdır. Elbette bu kişilerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Büyük iyilik hareketleri çoğu zaman cesur, fedakâr ve karizmatik insanların girişimiyle başlar. İnsanlar soyut yönetmeliklerin değil, somut insanların çağrılarına cevap verir. Haluk Levent’in enerjisi, itibarı ve iletişim gücü olmasaydı Ahbap muhtemelen bu kadar hızlı büyüyemez ve bu kadar çok insanı harekete geçiremezdi.

Fakat bir insanın başlattığı iyilik, o insana bağımlı kaldığı sürece kırılgandır. Olgun bir kurum kurucusunu sevebilir, ona minnet duyabilir. Ama onu denetlemekten vazgeçmez. Yetkilerini sınırlandırabilir. Gerektiğinde kararlarını durdurabilir. Hatta kurucusu ayrıldığında ya da ağır bir hata yaptığında bile yoluna devam edebilir.

Olgun bir toplum kusursuz kahramanlar beklemez. İnsanların zaafları olduğunu bilir ve iyiliği bu zaaflara rağmen sürdürebilecek kurumlar kurar. İyi insanların etkisini artıran, yanlış kararların vereceği zararı ise sınırlayan mekanizmalar geliştirir.

Bence çıkarmamız gereken en büyük ders de burada yatıyor. Bir insan iyilik hareketinin yüzü olabilir, ona ses verebilir ve milyonları harekete geçirebilir. Ancak iyilik kalıcı olmak istiyorsa eninde sonunda o kişinin yüzünden bağımsızlaşmak zorundadır. Kahramanlar iyiliği başlatabilir. Onu koruyacak olan ise kahramanların bile üzerinde duran güvenilir kurumlardır.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın