Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Toplumsal kimliklerimiz ve narsisizmimiz

Toplumsal kimliklerimiz ve narsisizmimiz

Toplumsal kimlik sorunu özünde bir grup narsisizmi sorunudur ve kamusal alanın kimliklerle belirlendiği ülkelerde bunun bir hastalık olduğu nadiren anlaşılır. Fromm “Bir birey, kendi toplumunu aşma yoluna girmezse, kendi insanlığıyla gerçek bir temas kuramayacağına inanıyorum.”

Toplumsal kimliklere tutunmaya fazlaca muhtacız çünkü yalnızız ve sahipsiz bir tek başınalık duygusunun altında sarsılmaz bir dal arayıp duruyoruz. Uğradığımız haksızlıkların hıncıyla bizim olanı elimizden alanları sınırların dışına atmak ve herkesin bizim gibi olduğu bir kendi toplumumuzu yaratmak istiyoruz. Tarihi geriye götüremeyeceğimiz için suyu yokuş yukarı akıtmanın tek yolu olarak kimliklere delice bağlanıyoruz. Ne var ki toplumsal kimliklerimiz bizi besleyen güç kaynaklarıymış gibi görünürken bunun bedelini özgürce kullanacağımız yaratıcı enerjimizi anlamsız bir narsisizm içinde yok ederek ödüyoruz.   

Toplumsal kimlik, yani kişinin bireysel dünyasını aşan bir gruba aidiyeti üzerinden kendini tanımlayarak bunun en belirleyici vasfı olduğunu düşünmesi çoğu kez pek çok sorunun çözümsüzlüğünün ana nedenidir. Kişi burada bireysel tercihlerini kendine -ve doğru olduğunu düşündüğü şeylere- göre belirleme hakkını ve yetisini görünmez bir şekilde özdeşleştiği grubun açık ve örtük taleplerine devretmiştir. Grup aidiyeti, bireysel varoluşun önüne geçmiştir. O kimliğe sahip olunmadığında, bireysel tercihler hiçbir sonuç üretmeyen anlamsız basit hareketler gibi gözükür. Kişi ne denli zayıfsa kimlik o ölçüde hayati hale gelir.

Toplumsal kimlikle kurulan özdeşleşme yeterince güçlü bir aidiyet sağladığında kaynağı anonim ve kişilerin her zaman bilinç düzeyinde açıklayamasalar da içten içe hissetmekten memnun oldukları bir güç aktarımı yaşanır.  Buna rağmen bireysel tavır ve tutumlara hâlâ izin varmış gibi de gelir ancak bu bir yanılsamadır. Başka bir deyişle, bu yaşandığında kendi başımıza ve bağımsız bir şekilde hareket ediyormuş, özgürce istediğimizi seçebiliyormuşuz gibi hissederiz ama gerçekte olan şey, ayrılmaz şekilde kendimizi bağladığımız grubun parçası olabilmek için evvelce belirlenmiş olan kuralların ve yolların bizi bütünüyle yönlendirmesi sırasında başka şeyler düşünerek bunu deneyim dışı bırakmaktır. Aksi halde kimliksizleşiriz! Peki, evvelce belirlenmiş bu kurallar ve yollar neye göre belirlenmiştir?   

Bu, bir parti politikası, siyaset ideolojisi, dini bir öğreti, ortak geçmişin ve kültürün zamanla kendiliğinden oluşturduğu bir doğrular bütünü olabilir ve böyle olduğu için ilk bakışta yaratıcı bir içeriğe sahipmiş gibi gözükebilir. Daha açık bir ifadeyle, bütün bunlar sanki bir grup insanın hayatın içinde kendi varoluşunun yolunu bulmak ve bu yoldan gitmek için ürettiği değerler ve doğrular toplamı gibi karşımıza çıkabilir. Oysa gerçekte, toplumsal kimlikler böyle işlemez. Onun en önemli özelliği yaratıcı bir içeriğe sahip olmamasıdır. Örneğin, bir dini öğreti başlangıçta oldukça özgün ve yaratıcı bir içeriğe sahiptir. Kişiler bu öğretiyi benimsediklerinde daha fazla bireyselleşmek ve daha fazla sorgulamak zorunda kalırlar çünkü henüz bu bir toplumsal kimliğe dönüşmemiştir. Öğretinin kime ya da kimlere ait olduğu henüz belli değildir ve bir anlamda insanlığın ortak değeridir. Daha fazla yaratıcı üretimi beraberinde getirir ve bu aslında sonu olmayan bir süreç halinde devam etmelidir. Böyle olduğunda, özgürleştiricidir. Ne zaman ki yaratıcı düşünce, bireyselleşme ve sorgulayıcı eleştirel deneyim durağanlaşırsa, ideale doğru bir hareket alanı bulamayıp kendine dönerse işte o dönemde kimlikleşme başlar. Kimlik her koşulda bir özgürlük kaybı içerir. Başlangıçta o dine inananların kim ya da nereli oldukları, kimlikleri hiç önemli değildir. Duraklama ve gerileme dönemleri bunu yaratır. Kimlikleşme, yorulma ve devam edememe, karşı çıkacak, itiraz edecek ya da durumu değiştirecek gücü kendinde görememe sonucunda güvenli bir liman arayıp sağlam bir kayaya tutunma ihtiyacının sonucudur. Siyasal hareketler sürekli büyüme halindeyken, tepe noktasındayken kimlikleşme en azdır, bir toplumsal kimlik halini alması için henüz erken olarak bakılır. Yaratıcılık, derinleşme ve ileri doğru yapılan hamle bir şekilde devam edemediğinde bu yaşanır. Belirtmek gerekir ki gerçekte yaratıcı düşünce, kimliksizdir! Dolayısıyla, kimlikleşmeyle birlikte sahte bir güce ve tatmine ulaşılır ama gerçekte insanın en önemli gücü olan özgür düşünce yetisi büyük ölçüde kaybedildiğinden içten içe bir değersizleşme başlar.         

Sonrasında kimlikler bir grup insanın ne olduğu değil ne olmadığını belirleyici özellikleri kayıt altına alan, sürekli “değerli” hissetmeyi sağlayan sabit simgelere dönüşür. Artık düşünme ve yaratma daha ileri gidememekte, eldeki var olanlarla yetinilmekte, kişiler için amaç bireysel varoluşun sonsuza açılan olasılıkları karşısında özgürce ilerleme olmaktan çıkarak kendisi gibi düşünen insanlar bulup güçsüzlüğünü giderme halini alır. O andan itibaren artık bir iktidar aracı ve çatışma nedenidir. Olanı değil olmayanı gösterir. Var olmak, ayakta kalabilmek için tutunmak zorunda olduğumuz kimlikler ne denli çoksa gerçekte o kadar yalnız ve zayıfızdır. İnsanın varoluşsal bir ihtiyacı olan başka insanlara, hayata ve hakikate bağlanma ihtiyacı kimliklerin içerisinde kaybedilmiştir.

Her nedense, bizde çok okunmasına karşın yeterince ilgi görüyor gibi görünmeyen Erich Fromm’un bu konudaki düşünceleri hayli önemlidir (Fromm’un eserlerinin çok okunmasına rağmen yeterli ilgiyi görmemesi de herhangi bir kimliğin parçası haline getirilemeyen bilgiler içermesiyle ilgili olabilir. Bağımsız düşünce, en zor ilgi görendir!)

Onun Modern İnsanın Ruhsal Durumu kitabının Önsöz’ünü yazan, yaşarken uzun yıllar en yakınında bulunmuş, entelektüel mirasın devralan ve korumaya çalışan Rainer Funk, Erich Fromm için, toplumsal kimlik sorununun aslında yaşanmamış hayatların dışavurumu olduğunu söyler. Bu bir değersizlik ve hayatın canlılığının parçası olamama sorunudur. “Toplumsal kimlik sorunu, özellikle kendilerini gözden çıkarılmış, unutulmuş, dışlanmış, değersizleştirilmiş ve güçsüz hisseden insanları derinden meşgul eder.” (s.21). Bu insanlar, bu ağır hislerden kurtulmak için iki şekilde tepki verirler: ya saldırgan tepkilerle aşırılık ve şiddet içeren hareketlere yönelirler ya da tam aksini seçerek “kendilerini yeniden saygı gören, dikkate alınan ve değerli hissedebilecekleri bir toplumsal kimlik ve aidiyet arayışına” (s.21) girerler. Aslında saldırganlık ya da şiddete yönelmeyle aidiyetler ve kimlikler üzerinden yeniden saygı görme çabası aynı şeyin iki farklı görünüşüdür. Her ikisi de yaratıcı olmayan yıkıcı süreçler içerir. Tam bu noktada toplumsal kimlik, narsisizme dönüşmeye başlar. Narsisizm, “Kendi olanın bu şekilde idealize edilmesi, onu yansıtmayan ya da tamamlamayan her şeyin değersizleştirilmesi, dışlanması ve ona karşı mücadele edilmesiyle birlikte ortaya çıktığında…” (s.22) oluşur. Narsisizmde kişiler kendilerini doğrudan idealleştirmez, yüceltmez ya da büyük göstermezler. “Bunun yerine toplumsal kimliklerini idealleştirilmiş kişiler ve gruplarla özdeşleşerek arar ve böylece bir grup narsisizmi geliştirir.” (s.22).

Grup narsisizminde en iyi, en güzel ve en doğru olan kişinin kendi ait olduğu toplumsal kimliklerde saklıdır. Bu oldukça “doğallaşmış” bir kültürel ruh halidir. O kadar ki bunun aksini düşünmek kendiliğinden bir saldırı gibi gözükür. O nedenle, toplumsal kimlikleri muhakkak grup narsisizmi üzerinden konuşmak gerekir. Grup narsisizminin, kendi kimliğini, geleneğini, inancını ya da değerlerini bilmeyle, daha ileri taşımayla, onu koruyup geliştirmeyle zannedildiği gibi bir ilgisi yoktur. Daha ziyade, yaşanan dışlanma ve değersizleştirmeye karşı buna neden olanlara hamasi bir üstünlük kurma ve alt ederek cezalandırma çabasıdır. Bir şekilde daha evvel sahip olunduğu düşünülen büyüklüklerin düşmanlardan geri alınma mücadelesidir. Bu asla bitmeyecek bir savaştır. Grup narsisizmi içerisindeki insanlar için hep bir çatışma, mücadele, saldırgan ötekiyle savaş, zorunludur. Kendi büyüklüğünü başkalarının küçüklüğü sağlamakta, ahlaki ve psikolojik üstünlüğünü başkalarının ahlaksızlığı ve psikolojik zayıflıkları oluşturmaktadır ve yüzden hep “daha kötü, daha vahşi, daha geri, daha dünyevi ve daha ahlaksız” olan ötekine hayati bir ihtiyaç söz konusudur.  

Grup narsisizmin en kötü yanlarından biri bu hayati ihtiyaca rağmen kendisine benzemeyenle ilişkisini neredeyse bütünüyle kesmesi ve böylelikle gerçekliği yitirmesidir. Ondansa, çözümü herkesi zorla da olsa kendisine benzetmek, kendi istediği gibi yaşar hale getirmekte bulur: “Ötekine duyulan ilgi, yani kendi olanı aşan, yabancı, bilinmeyen ve kişinin kendisi gibi olmayan her şeye yönelik ilgi giderek kaybolur…kendi olmayan karşısında gerçek bir hoşgörü ve kabul göstermez. Her grup narsisizmi, hayatta kalmak için zorunlu olan birlikte yaşama yerine karşı karşıya gelmeyi teşvik eder.” (s.23).

Grup narsisizminin ilişki kurma biçimi karşıtlık üzerine kuruludur. Zıtlıklar ve ötekileştirme kendini hissetmek için başvurulan en önemli yoldur. Bir yandan herkes kendisine benzesin isterken diğer yandan kendi benzemezliğini sürekli üretmeye çalışır. Toplumsal kimlik sorunu özünde bir grup narsisizmi sorunudur ve kamusal alanın kimliklerle belirlendiği ülkelerde bunun bir hastalık olduğu nadiren anlaşılır.   

Fromm’un şu cümleleriyle bitirelim: “Bir bireyin, kendi toplumunu aşma yoluna girmemiş olması ve bu toplumun insan potansiyelinin gelişimini nasıl desteklediğini ya da engellediğini görememesi durumunda, kendi insanlığıyla gerçek bir temas kuramayacağına inanıyorum.” (s.26).   

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın