Aile albümündeki ceset fotoğrafları

İnsanın yitirdiği bir yakınını hatırlamak, onu “öyle yaşatmak” için yaptığı, uygun gördüğü şeyler çok çeşitli. Lâkin “Ölmüşlerinin canına değsin” diyerek yudumladığın bir bardak su gibi hoş sayılan şeyler değil hepsi. Tuhafı, ürkütücüsü de yaygın… Ölümün hayata alınışı, işlenişiyle ilgili o “korkunç kuyumculuk” tarihin en kapsamlı galerilerinden. Fikrimce “Ölüm sonrası fotoğrafçılığı (Post-mortem photography)” yakın tarihin en uç örneklerinden.

İnsanların “ölüm”le münasebetleri, inanışları, gelenekleri, öncesinde-anında-sonrasında âdetleri, törenleri, yasları, onunla başa çıkma, kederi kontrol etme/yönlendirme yolları tarihin en “canlı” örnekleri arasında bir bakıma.

Düşününce çoğu ürpertici, bazısı korkunç, hatta marazî, okuması-bakması dayanılmaz da olsa yelpazesiyle “rengârenk” ya da daha tedbirli bir deyişle grinin tüm tonları. Tuhaf ama insanın ölümle başa çıkmak için düşüncesinde kurduğu, inandığı, yaptığı şeyler tuhaf zaten.

Önce ölüm vardı…

Zira geçen haftaki “Öldüğümü haber vermek için aradım” yazımdan devamla… Ölüm “tarih öncesi” bir merakın, muammanın ana başlıklarından. İnsan, dünya, hayat fâni ama ölüme dair o tarih öncesi mirasın enstrümanları tellerini, akordunu değiştirse de nesilden nesile ebedi. Gaza gelip “Önce ölüm vardı” desem, birçok efsanevi, kutsal, rivayete dayalı, muğlak, meçhul “doğum”un, kurgu “hayat”ın hakkını yemezmişim gibi geliyor.

Bu konuda “huylu” saymam kendimi ama mağaralardaki dâhil tarihî resimler, toplamında bana önce ölümü hatırlatıyor. Antik Mısır’da ölenlerin sonraki hayatlarındaki rehberi ünlü “Ölüler Kitabı” bir yana… Mezarlarındaki 5 bin yıllık “resim sergileri”nin bile ana teması ölümden sonraki yaşam.

Doğduğunda en iyi ihtimalle bir çaputa şöyle bir sarılan insan, öldüğünde özenli, ustalıklı mumyası, süslü, gösterişli tabutu, abartılı mezarıyla vitrinde. Hayatta(n) alamadığını, ölümde(n) al… Belki bu da yazıyı öğrenen ilk prefeylosofun hâlâ bulunamayan tableti.

“Derviş”in ilk meşum nasihati

Tarihte “derviş”in insanın kulağına fısıldadığı ilk meşum nasihat da “Memento mori” olabilir. Direkt “Ölümü  hatırla” anlamındaki Latince deyiş (komut), belki de böyle anahtar, böyle kullanışlı bir vecizede patavatsızlığın iyi durmayacağı düşüncesiyle “fâni olduğunu hatırla” rötuşuyla tercüme ediliyor genellikle. 

Ölüm öyle önemli ki rivayete göre Roma İmparatoru Marcus Aurelius bu sözü ara sıra kulağına fısıldaması için birini görevlendiriyor: “Ölümü hatırla…” Doğruysa asıl merakım, tarihte “âdil” olarak anılsa da imparatorun bir dönem pek önemsediği o görevlinin başını ne zaman vurdurduğu… Aurelius şölende “Sağlığınıza, ebedi Roma’ya…” dileğiyle şarap çanağını kaldırırken, garibimin o an eğilip bedduayı andıran o sözleri kulağına fısıldadığında mı mesela?

“Memento mori” kullar için…

Zira her devirde hükümdarların “Benden sonra tufan” kibri, umursamazlığı, küstahlığıyla dolu uzak-yakın tarih. “Memento mori” de aynada değil kürsüde kullarına homurdandığı cümle. Kulun günahlarının hesabını vereceği günü de hatırlatan o düzen düsturu, tahtın(ın) pahasında günahın yükünü bir şekilde hafifletiyor ya da yüce mertebesinden uzakta tutuyor çünkü.

Öyle umumi inançlar, günahlar sıradan ölümlüler için zaten, hükümdarlar için değil pek. Suça da, günaha da o çekidüzen veriyor yeri, lüzumu geldiğinde. Önünde bir ülkenin ekranını SimCity oyunu gibi açmış, işaret parmağını kıpırdatarak keyfince oynuyorsan, “sonrası”nı da o gücün dolayımında tasavvur ediyor, düşüncenden türlü yolla savıyor, kapıkullarının “Yort savul” narasıyla bastırıyorsun herhal. 

“Hoş geldiniz kemiklerinizi de bekliyoruz

Hemen tüm dinlere bir şekilde “çevrilen” aynı deyiş ölümü, ölümün varlığını, kaçınılmazlığını yansıtan, anlatan sanat eserlerini tanımlamak için de kullanılıyor giderek. Bu bağlamda boşluk, hiçlik teması resme kurukafa, sonuna gelmiş mum, solan çiçekler, çürüyen meyveler, devrilmiş kadehler, masada kalan bir avuç altınla yansıyor. Vanitas, ölüm natürmortu…

Hatta bazı şapellerde iskelet kalıntıları, kurukafalar, kemikler tezyinat, işlemeli duvar niyetine sergileniyor. Portekiz’deki iskelet süslemeli Capela dos Ossos’un girişindeki “Biz kemikler burada çırılçıplak uzanıyoruz, sizinkini bekliyoruz” mealinden hoş geldin cümlesi,  bugün turistik bir ilgiye mazhar olsa da ürpertici. Kaba, kalın da… Bazı şeyler böyle pat diye söylenmez, insanın gözüne sokulmaz.

Mezartaşı işlemeciliğinde kurukafa, kemik, karanlık tabut çizimleri de popüler bir dönem. Bir nevi mezarlıktaki korku tüneli… Bu figürler endazeyi kaçırır gibi olunca, yakışıksız durunca yerini fâniliği zarifçe hatırlatan kum saati, eriyen mumlar, tini mini melekler filan alıyor.

Kurukafa trafolardan ne zaman kalktı?

Çok uzağa gitmeye de gerek yok. Bir zamanlar tüm trafoların, elektrik direklerinin üzerindeki kurukafa-kemik sembollerini hatırlıyorum da… Ne zaman, ne vesileyle kaldırıldı acaba? Ölüm kaçınılmaz ama PR’ına, reklâmına biraz özen gösterilmeli fikrimce.  

“Memento mori”nin antik müziğe güfte, tumturaklı şiirlere kafiye olması bir yana, Orta Çağ’da dansı da trendy. “Danse Macebra”, ölümün dansı, kral, imparator, papa, çoluk çocuk herkesi cümbür cemaat piste davet ediyor. Bilemiyorum ama muhtemelen dans adımları bir adım ileri, iki adım geri…

Yine çok geriye gitmeye gerek yok. Meksikalıların, Latin Amerikalıların, İspanyolların bildik “Ölüler Günü” kutlamaları/anmaları hâlâ ayrı festival. Birçok kültüre benzer görünümlerle yerleşen, kökeni ölenlerin o gün(ler)de ruhlarıyla geri döndükleri/dönecekleri inancına dayanan törenler rengârenk. Kostümleri, müzikleri, danslarıyla ölüm “Sefâlar getirdiniz /Sefâ geldiniz dostlar /Raks ediyor bir peri /Mey sunuyor dilberi /Ye, iç, gül, eğlen dostlar /Ehlen ve sehlen dostlar” kıvamında.

Fotoğrafta “korkunç kuyumculuk”

“Ölümü hatırla”nın belki çok daha yakınında “öleni hatırla” meselesi var. İnsanın yitirdiği bir yakınını hatırlamak, onu “öyle yaşatmak” için yaptığı, “o”na, “kendine” uygun gördüğü şeyler, o kültür çok çeşitli. Özel günlerde toplu kabristan ziyaretinden, ölenin küllerini “onu ve/veya seni” mutlu edeceğini varsaydığın yere savurmaya kadar vefalı bir âdet, gelenek de olabiliyor… Kişisel bir ritüel, sembol de.

 Ama “Ölmüşlerinin canına değsin” diyerek istediğin, o dilekle yudumladığın bir bardak su gibi hoş sayılan şeyler değil hepsi. Tuhafı, ürkütücüsü de yaygın… Ölüme dair irkilten belgeler, ölümün hayata alınışı, işlenişiyle ilgili o “korkunç kuyumculuk” tarihin en kapsamlı galerilerinden.

Fikrimce “Ölüm sonrası fotoğrafçılığı (Post-mortem photography)” yakın tarihin en uç örneklerinden. “Anıt portre”olarak da anılan bu “iş”, bu “sanat-zanaat”,  ölen kişinin öldükten hemen sonra “anı fotoğrafı”nın çekilmesi özünde. Bu işleviyle, polisiye ceset, olay yeri fotoğrafından, Adli Tıp’ın “morg fotoğrafçılığı”ndan filan farklı tabii.

Ölenlerin saçlarından yas çelengi

Ölümün/ölünün geride kalanlara “hoş bir hatıra” olabilmesi düşüncesiyle alegorisi…  İlk bakışta ölen ve cenaze töreni açık tabutta yapılacak rahmetlinin kozmetik, hatta plastik makyajından, özenle giydirilmesinden, “güzelleştirilmesi”nden, daldan dala “ölüm endüstrisi”nden fazla farkı yok gibi.

Britanya’da Kraliçe Victoria döneminde ölenin saçından bir buklenin saklanması, hatta ondan “takı” yapılması gayet normal. Ailelerin ölenlerin buklelerini ipliklerle dokuyarak “aile saçlarından çelenk” oluşturulduğunu bile yazıyor kaynaklar. Onun saçlarından peruk yaptırmak da o şartlarda “makul” görünüyor ama öyle bir kaynağa rastlamadım. Tarih de elinden geldiğince sırdaş zaten.

Lâkin post-mortem fotoğraflar katlanılamaz, hatta marazî örnekleriyle öyle böyle değil. 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısında özellikle ölümlerin, salgınların, bebek ölümlerinin kol gezdiği Victoria Britanyası’nda, Amerika’da popüler olan bu akımı besleyen “insanlık hâli”nin altında birçok neden yatıyor aslında.

Tarih “figüran”a tuval, film harcamıyor

Fotoğrafçılığın da aynı dönemde ortaya çıkmasıyla fotoğraf,  ölümlüyü ölümsüzleştiren bir mucize. Ötesi ilk çıktığında fotoğrafa, o görüntüye de hayalet muamelesi yapıyor insanlar. Kendisi gidiyor duvardaki duruşu, fotoğrafındaki bakışı kalıyor yâdigâr. Ancak başlangıçta o imkâna, ayrıcalığa, fotoğrafına yaşarken kavuşmak her ölümlünün harcı değil elbette.

Ulaşılabilirliği, maliyetiyle sadece üst sınıflara özgü bir imtiyaz ki çoğu kez “tarih” de onların resimlerinden, fotoğraflarından ibaret. Tarih uzun süre “figüran”a tuval, film harcamıyor. İstisnai olarak “yüce”nin, “soylu”nun yanında öyle olmayan biri(leri) duruyorsa, o da fotoğraftaki zatın emsalsizliğini iyice vurgulamak için genelde. Öyle görüntüler aklıma liderin yanına süklüm püklüm ilişenlerle çektirdiği, onu daha bi lider, efradını da iyice “kul” yapan fotoğrafları da getiriyor ama o uzun hikâye.

İki asır önce yaşarken kim, nerede, nasıl, hangi parayla çektirecek fotoğrafını… İşte “ölüm sonrası fotoğraf”ın en basit, belki en anlaşılır nedeni orada. O ana kadar rahmetlinin hatırasını yaşatacak bir fotoğrafı yoksa (ki yok) ölünce, başka çare kalmayınca bir fedakârlık yapıp, bedelini aile-akraba denkleştirip çektiriveriyorsun.  Sevdiğinden geriye kalan/kalacak tek fotoğraf o zira. Son şans… Tek teselli.

“Ölüm performansı”nın korkunç halleri

O da kendince, fotoğrafçının maharetince sana bakıyor karşıdan. Görüntüsünün zihninde zamanla flulaşmasının, hatta artık hatırlanamamasının önüne öyle geçiyorsun. Ama gözü açık gidenlerin bakışları ürpertici, ölümü ele veriyor maalesef. O nedenle (de) başlangıçta uykuda, “uyur gibi” tek başına görüntüleniyor ölenler.

O form, ölümle (son) uyku, o “sonsuz dinlenme” arasında bağlantı kuran/arayan “düşünce” için de uygun. Ancak ölüm sonrası fotoğrafçılığının yayıldığı dönemde bebek ölümlerinin çokluğu uyuyan bebek fotoğraflarını popülerleştirirken, korkunçluğunun, dayanılmazlığının sınırlarını da zorluyor.

 Makyaj, rötuş, hatta fotoğrafı elle renklendirme, duruş, poz verdirme dokunmalarıyla, hayata benzetilen koreografisiyle onu ölmemiş gibi göstermek bir yere kadar mümkün. “Fotoğraf sanatkârı”nın mahareti zaten onu canlı, “iyi, güzel” göstermek. Ölüm performansı… Hemen ardından onu ailenin arasına, aile fotoğrafına, bebekse annenin kucağına almak, öyle yaşatmak, orada var etmek buluşu, fikri yaygınlaşıyor.

İnsan ölümü nerede görse tanıyor

O ölmedi yaşıyor, bizden biri, yanı başımızda, aramızda… Lâkin o dönemde “photoshop”u bırak, fotomontaj filan hayal bile değil henüz. O nedenle ölen çekimden önce ailenin arasına “oturtularak”, yerleştirilerek daha “yaşayan” bir anı oluşturuluyor, öyle durması için metal destekler, aparatlar bile kullanılıyor.

O “sahne”nin dekoru ölenin özel eşyalarıyla, kıyafetiyle, aksesuarlarıyla, evindeki mobilyalarla, bebekse oyuncaklarıyla, çıngırağıyla, beşiğiyle de gerçeğe, “hayat”a yakın durmaya çabalıyor. Baba elinde piposuyla, günlük kıyafetiyle her zaman oturduğu koltukta… Etrafına ailesi toplanmış. Yaşarken çekilseydi de o sahne, o kadraj öyle olacaktı zaten.

O fotoğrafın ölümden sonra çekildiğini aile arasında sır gibi saklayanlar da görülüyor.

Çok nadir de olsa toplu post-mortem fotoğraflarda “işçilik”, aralarından birinin ölü olduğunu -en azından ilk bakışta- saklayacak mertebeye ulaşabiliyor ama “ölüm” bir tür meleke gibi yer etmiş insanda. Biraz dikkat edince nerede görse tanıyor. Bir şey var, yaşayandan eksik olan. Yiten bir ifade, yerine yerleşen bir boşluk, fotoğraf o an çekilse bile bir yokluk var. Bunu en çok artık bakmayan gözler ele veriyor.

“Yas mahremiyeti” laf-ı güzaf

Duvardaki çerçeveye, aile albümüne -demeye dilim varmıyor ama- o cesetle “sarmaş dolaş” fotoğraf yerleşiyor. O albümde yaşatılmaya çalışılan, orada “yaşayan” cesetler… Bu korkunç kompozisyon, simülasyon mevtayla gerçek hayatta uzak, epey mesafeli de olsalar, onu “aile birliği” içinde idealize etmeyi de sağlıyor aslında.

Ölenin yağlıboya resmindeki “benzerliği”ne değil fotoğrafıyla aynısına, kendisine, ölü de olsa gerçeğine ulaşıyor imkânı olanlar. Onun “yok”luğuna karşı görsel bir direniş, hafızadaki görüntüsünün zamanla flulaşmasına karşı bir önlem.

Hal böyle olunca, o pek önemsenen mahremiyet, tevazu, yas mahremiyeti filan da öyle örneklerde laf-ı güzaf. “Öldüğünde fotoğrafının çekilmesini, şahsının öyle sergilenmesini ister misin?” sorusunun muhatabını çakmışsın duvarına… O mutat “Rahmetli de yaşasa öyle isterdi” bahanesi, onun ölümünü devralanların bazen teselliden çok uzak bir gevelemesi.

Madde kaybolmadan “ruh”u koruyun

Bugünün yas mahremiyetinden uzak âlemini düşünüyorum, ayrı mevzu. Ve bu mevzuda ölüm sonrası fotoğrafçılığını öne çıkarmıyorum, örnekler arasına katmıyorum ama… Başkasının ölümü, bazen yaşayanın en katlanılmaz bencilliğine, en pespaye gösterişine -mecra mecra- fırsat yaratabiliyor. Yazık, insana…

O dönemin deyişiyle o fotoğraflar “anı aynaları”. Fotoğraf stüdyolarının sloganı ise “Madde, beden kaybolmadan gölgeyi, yansımayı koruyun”. Bu sloganın tinsel açılımları, fotoğrafın “ruh bedeni tümüyle terk etmeden” bir an önce çekilmesi, henüz orada yaşayan ruhunu yakalama telaşını bile yaratıyor.

“Yasın demokratikleşmesi” mi yoksa?

Ölüm duygusuyla inkâr, uzlaşma, denge, başa çıkma, hatta “normalleştirme” çabalarının sivri örneği. Heyhat sadece tuhaf, son derece rahatsız edici değil korkunç düşününce, gözünün önünde canlandırınca… Düşüncesi bile akıldan kovulası.

Ancak fotoğrafçılığın düşen maliyeti ölüm sonrası fotoğrafı yaygınlaştırırken, ölüm fotoğrafçılığı da fotoğrafı, fotoğrafçılığı hayata daha çok katıyor. Ölümün fotoğrafçılığa faydası… Bana bir korku filmi karesi gibi gelen ölüm fotoğrafçılığının “imkân”larını öne çıkararak meseleyi ileriye götürenlere de rastlanılıyor. Fotoğraf çektirmek sınıfsal ayrılacağını biraz genişlettiğinde “post-mortem fotoğrafçılık”ın yası demokratikleştirdiğini savunanlar da var.

Böyle bir tartışma itici, sevimsiz, abes gelse de, meseleyi o fotoğraflardan kurtarıp ele alınca işin rengi değişiyor. Kaba güçle engellenen cenaze törenleri, ölenin nispeten düzgün, makul ve öyle de korunan bir mezara bile kavuşamadığı/kavuşturulamadığı, krematoryum gibi imkânların tanınmadığı “inançlı ülkeler” düşünüldüğünde “yasın demokratikleşmesi”, öyle yabana atılacak bir mesele değil.

Ayrıca ölen insan yaşayanlara, geleneklere emanet edilince pek söz hakkı kalmıyor. “Ben ölünce beni şurada, şöyle uğurlayıverin” vasiyeti bile önce kökenindeki “vasî”nin insafında, yapabilitesinde…  Vasiyet zülfiyara dokunuyorsa işin içine devlet, millet bile giriyor çoğu örnekte.

Ganj kıyısındaki “akıllı bıdık”lar

Bir süre sonra ölüm sonrası fotoğrafçılık ölenin görüntüsünü, bizzat onun fotoğrafını değil onu anma eylemini öne çıkararak bir bakıma grotesk tarzından uzaklaşıyor. Artık aslolan hüznün fotoğrafı, yas tutanların keder performansı… Ölen tabutunda yakınları yanı başında, ilgi cenaze töreninde.

“Post-mortem fotoğrafçık” tarihe karışan bir âdet de değil aslında. Hindistan’da hâlâ yaygın. Rengârenk çiçeklerle, bezlerle, örtülerle süslenen rahmetlinin külleri Ganj Nehri’ne karışmadan önce fotoğrafı çekiliyor. Her gün yüzlerce cesedin yakıldığı kıyıda bu işi yapan ölüm fotoğrafçılarından birisi de yukarıdaki fotoğraftaki 26 yaşındaki Indra Kumar. Küçük bir ücret karşılığında günde 16 saat çalışıyor.

Bu “sanat, zanaat” artık eskisi gibi ayaklı dev fotoğraf makineleriyle, ağır ıvır zıvırıyla değil “akıllı bıdık” olarak da anılan minnacık makinelerle şipşak hallediliyor. Fotoğrafı bastırmadan önce küçük ekranından yakınlarına göstermek, “Böyle güzel mi, beğendiniz mi?” diye sormak imkânını da tanıyor. Muhtemelen ölüm fotoğrafçılarının işlerini de etkileyen cep telefonlarının fotoğraf çekme özelliği “demokratikleşme” babından ayrı mesele.

Dil umudu yaralayan muharebe meydanı

Mevzu ölüm sonrası fotoğrafçılığı olunca… Yazması zor, terminolojisi zor, yazı fotoğraflarının seçimi-kullanımı iyice zor. Hendeği, pususu, tuzağı, “nereye çekersen oraya”sı çok böyle okurun “affına/anlayışına sığınan” yazıların. Rahatsız edici, en hafif deyimiyle…

Misal, yazımın başlığına bin bir tereddütle yerleştirdiğim “ceset” öyle bir kelime… Hemen göze, gönle batıyor. Ama yerine “cansız beden”, “naaş” gibi özüyle ya da kulağa, algıya gelişiyle yerine oturmayan ayar verilmiş bir kelimeyi kullanmak, meselenin “adını öyle koymak” da olmuyor bazen.

Evet, korkunç, hatta tehlikeli bir kelime… Kullanımına, yerine göre iyice korkunç, dehşet verici, tehlikeli. Ötesi, önünde kirli kullanımları duruyor. Farklı amaçla, düşmanca, nefretle kullanımında o bile, “ceset” demek bile yeterli gelmiyor insanın hunhar, pervasız diline. “Leş” diyor, yerine… Tarihin en kara dönemlerinin dublajını yapan “nefret dili”,  bir yandan da tarih olamayacak kadar taze.

Dil… Dehşet verici, derinden üzücü, insanın umudunu ağır yaralayan muharebe meydanlarından… Lâkin tarih, insan, kültür, inanç, âdet, gelenek, miras, “gündelik” gerçekler bu dolaşımdan muaf, çok uzakta değil. Bedduayı bile duanın komşusu yapmış, yapıyor insanoğlu. Dilinden düşmeyen bir “alışkanlık”, bela “okuyor”.

En hazin “post-mortem” kelime

Böyle örneklerde anlamak, bağışlamak için yeterli değil. Anlamak affetmek, hoş görmek değil zaten. Bazen en sıradan, en masum görünen, en yaygın haliyle bile korkunç. Ki bazen öyle de algılanmalı, yazıya, fotoğrafa öyle yansımalı fikrimce.

Öyle düşündüğümde, yazımın başlığına maalesef o kaçındığım kelime, “ceset” oturuyor. Adını öyle koyuyorum, ister istemez. Ama ölüm sonrası fotoğrafların insanı iyice mahveden örneklerini yazımda kullanmaktan yine de imtina ediyorum. Yani kullandığım fotoğraflar “daha normal”leri bir bakıma.

Korkunç ama Londra’nın ilk post-mortem fotoğrafçısını eksenine alan “Dead Still” dizisindeki “müşteriler” o dönem o fotoğrafa hüznün mutluluğuyla baktıklarında öyle düşünmüyor. Anlıyorsun, onları da… Hepsinin dudaklarından gidenin ardından kullanılan o hazin yas cümlesi kalıbının o “an”a, o fotoğrafa uyarlanan sözleri, yere düşürülüp paramparça olan kristal bir vazodan dağılmış gibi dökülüyor: “Keşke fotoğrafını kendisi de görebilseydi…” Keşke… Ne kadar ölüme dair bir kelime. İnsanın en gecikmiş, en çaresiz, mahzun itirafı… En hazin “post-mortem” kelime esasında.