Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Âlim simülasyonu ve hipergerçek alimler

Âlim simülasyonu ve hipergerçek alimler

Sosyal medya çağında âlimlik de uzmanlık da giderek bilgiyle değil, görünürlükle ölçülüyor. Takipçi sayısı otoritenin, akıcı ve kesin konuşmak derin bilginin, viral olmak ise hakikatin göstergesine dönüşüyor. Baudrillard’ın “simülasyon” kavramıyla bakıldığında tehlike sadece sahte âlimlerin gerçek sanılması değil; gerçek âlimden nasıl davranması gerektiğini de artık sosyal medyanın öğretmeye başlaması.

Sosyal medyada dini içerik takip ediyorsanız şu manzaraya mutlaka denk gelmişsinizdir. Karşınıza bir video çıkar. Arkada büyük bir kitaplık vardır. Konuşan kişi Arapça bir ibare okur, bir hadis aktarır, birkaç âlimin adını zikreder ve tartışmalı bir konuda son derece kendinden emin bir biçimde hükmünü verir. Videonun altında yüz binlerce beğeni vardır. Yorumlarda “Hocam Allah sizden razı olsun”, “Allah ilminizi artırsın”, “Hocam ne güzel ezip geçtiniz” mesajları peş peşe gelir.

Peki biz bu kişinin âlim olduğunu nereden biliyoruz? Kaç yıl eğitim aldığını mı araştırdık, hangi konuda uzman olduğunu mu biliyoruz, Arapçaya gerçekten ne kadar hâkim olduğunu mu test ettik, yazdığı ciddi eserleri mi okuduk, aynı alanda çalışan insanların onun hakkındaki kanaatlerini mi inceledik? Çoğumuz için cevap hayırdır. Âlimliğin kendisini değil, âlimliğe işaret ettiğini düşündüğümüz birtakım göstergeleri gördük.

Baştan söyleyeyim, sosyal medyada meşhur olan bütün hocaların bilgisiz olduğunu söylemiyorum. Böyle bir iddia hem haksız hem yanlış olur. Ciddi ilmî birikime sahip olup sosyal medyayı çok başarılı kullanan insanlar var. Sosyal medya sayesinde geçmişte ulaşamayacakları milyonlarca insana ulaşmaları da bence son derece kıymetli. Benim derdim başka. Kanaatimce sosyal medya sadece bazı ehliyetsiz insanların âlim gibi görünmesini kolaylaştırmıyor, daha ilginç bir şey yapıyor. Âlimliğin işaretlerini âlimliğin kendisinin yerine geçirmeye başlıyor.

Bu durumu anlamak için Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın “simülasyon” kavramından yararlanabiliriz. Hadi hep beraber bu yeni fenomen hakkında kafa yoralım.

Sahte âlimden âlim simülasyonuna

Baudrillard’ın simülasyon derken kastettiği şey sahtekârlık değildir. Bir ressamın tablosunun ustaca yapılmış bir sahtesini düşünün. Ne kadar başarılı olursa olsun ilişki açıktır. Bir tarafta ressamın yaptığı orijinal eser, diğer tarafta onu taklit eden sahte vardır. Sahte eserin başarısını bile aslına ne kadar benzediğine bakarak ölçeriz. Yani ortada hâlâ sağlam bir “asıl-kopya” ayrımı vardır.

Simülasyon ise daha garip bir durumdur. İmge artık gerçeği taklit etmekle yetinmez, zamanla gerçeğin nasıl olması gerektiğini de belirlemeye başlar. Mesela sosyal medyadan önce tatil fotoğrafının işlevinin esas olarak yaşanmış bir tatili kaydetmek olduğunu düşünelim. Tatile gider, güzel vakit geçirir ve birkaç fotoğraf çekerdiniz. Bugün ise bazen süreç tersine dönüyor. İnsanlar fotoğrafta güzel görünecek mekânı seçiyor, günün hangi saatinde orada bulunacağını ayarlıyor, masadaki yemeğin sunumunu düşünüyor, hatta yaşadığı tecrübeyi paylaşılabilir bir görüntü üretmek üzere düzenliyor. Başlangıçta fotoğraf tatili temsil ederken, sonunda tatil fotoğrafa benzemek üzere yaşanmaya başlanıyor.

Filtreler daha net bir örnek. İlk başta filtre insan yüzünün değiştirilmiş bir görüntüsüdür. Fakat bir süre sonra insanlar makyajlarını, estetik tercihlerini, hatta yüzlerinden beklentilerini filtrelenmiş görüntüye göre şekillendirmeye başlayabilir. Artık görüntü gerçeğe benzemeye çalışmıyordur. Gerçek, görüntüye benzemeye çalışıyordur.

Baudrillard’ın ilgilendiği kırılma tam burada ortaya çıkar. Temsil edilen gerçeklik ile temsil arasındaki yön tersine döner. Model gerçeği takip etmek yerine, gerçek modele göre değerlendirilmeye başlanır. “Gerçek tatil” sosyal medyada gördüğümüz tatillere, “güzel yüz” filtrelenmiş (ya da estetik yapılmış) yüzlere benzemesi gereken bir şeye dönüşür. Baudrillard’ın “hipergerçeklik” dediği şeyin önemli bir tarafı budur. İşaret gerçeği göstermenin ötesine geçip, neyin gerçek ve normal sayılacağını belirlemeye başlar.

Âlimlik meselesindeki iddiam da tam olarak bu. Sorun yalnızca bazı insanların gerçek âlimleri taklit etmesi değil. Sosyal medyada oluşan “âlim görüntüsü” bir süre sonra bizim gerçek âlimden ne beklediğimizi de belirlemeye başlıyor.

Âlimlik meselesine uyguladığımızda fark kolayca görülüyor. Basit sahtekârlıkta “Bu kişi âlim değil ama âlimmiş gibi davranıyor” deriz. Fakat bugün karşı karşıya olduğumuz durum kısmen farklı. Sosyal medya giderek bize âlimin neye benzemesi gerektiğini öğretiyor. Sonra gerçek hayattaki âlimi bile bu modele ne kadar benzediğine göre değerlendiriyoruz. Çok takipçisi var mı, hitabeti güçlü mü, sorulara hızlı cevap veriyor mu, her tartışmada net bir pozisyonu var mı, videoları çok izleniyor mu, büyük isimlerle fotoğrafları var mı? Bunların toplamı zihnimizde bir “âlim” görüntüsü oluşturuyor.

Dolayısıyla sorun artık yalnızca âlimin taklit edilmesi değil. Daha ilginç sorun şu, gerçek âlim de âlim olduğunu göstermek için simülasyona benzemek zorunda kalabilir.

Âlimliğin göstergeleri

Burada yanlış anlaşılmaya müsait bir nokta var. Bir insanın çok kitap okuması elbette iyidir. Güçlü hitabet avantajdır. Çok takipçisi olması da başlı başına kötü bir şey değildir. Sorun bunların âlimlikle aynı şey olduğunu düşünmeye başladığımızda ortaya çıkar.

Âlimlik aslında oldukça sıkıcı birtakım özelliklere dayanır. Uzun yıllar çalışmak, bir alanın temel metinlerine hâkim olmak, kaynakları ayırt edebilmek, tartışmaları takip etmek, karşı görüşün güçlü taraflarını bilmek, hatalı olduğunda görüşünü değiştirebilmek ve hangi konuda uzman olmadığını bilmek. Üstelik bunların çoğu Instagram ya da Youtube’da pek iyi görünmez. Bir insanın hadis usulüne gerçekten hâkim olduğunu on beş saniyelik videoda nasıl göstereceksiniz? Bir ayetin farklı tefsir geleneklerindeki yorumlarını ne kadar iyi bildiğini fotoğrafından nasıl anlayacağız? Bir kişinin İbn Sina’yı gerçekten okuyabildiğini takipçi sayısından nasıl çıkaracağız?

Çıkaramayız. Tam da bu yüzden daha kolay ölçülebilen göstergeler devreye girer. Takipçi sayısı otoritenin vekiline, akıcı konuşmak derin bilginin vekiline, kendinden emin olmak uzmanlığın vekiline, viral olmak söylenen sözün öneminin vekiline dönüşür. Halbuki bunlar arasında zorunlu bir bağlantı yoktur. Bir insanın yüz bin takipçisi olması, yüz bin kişinin onu takip ettiğini gösterir. Felsefeyi iyi bildiğini değil. Bu kadar basit bir mantık cümlesini sosyal medya çağında tekrar etmek zorunda kalmamız bile başlı başına ilginç.

Dijital din üzerine çalışan Heidi Campbell’ın dikkat çektiği yeni dini otorite biçimleri tam da bu açıdan önemli. Dijital çağda dini nüfuz kazanmanın yolu artık yalnızca uzun eğitim, kurumsal tanınma veya geleneksel ilmî ağlardan geçmiyor. Dijital iletişim becerisi kendi başına yeni bir otorite kaynağına dönüşebiliyor. Bu, dijital dünyada tanınan kişinin mutlaka bilgisiz olduğu anlamına gelmez. Sadece şunu gösterir, artık otoriteye ulaşmanın yolu değişmiştir. Ve yol değiştiğinde, o yolun kimi öne çıkaracağı da değişir.

Algoritmanın sevdiği âlim

Buradan daha rahatsız edici bir soruya geçelim. Instagram, TikTok, X veya YouTube nasıl bir din anlatıcısını ödüllendirir? Algoritma bir kişinin hadis değerlendirmesinin doğru olup olmadığını bilemez. Aktardığı tarihsel bilginin güvenilirliğini ölçemez. Bir teolojik pozisyonun karşısındaki en güçlü itirazı hakkıyla sunup sunmadığını değerlendiremez. Konuştuğu konuda gerçekten uzman olup olmadığını hiç bilemez. Ama başka şeyleri çok iyi ölçebilir. Kaç kişi videoyu açtı, kaç saniye izledi, paylaştı mı, yorum yaptı mı, tekrar izledi mi?

Yani algoritmanın temel kategorisi “doğru” ve “yanlış” değildir. İlgi çekici ve ilgi çekici olmayandır. Daha da kötüsü bunlar günümüzde rahatlıkla para ve troller ile manipüle edilebilecek şeylerdir. Ediliyor da.

Sosyal medya üzerine çalışan Kelley Cotter buna “visibility game”, yani görünürlük oyunu diyor. İçerik üreten kişi zamanla platformun hangi davranışları ödüllendirdiğini öğreniyor ve içeriğini bu kurallara göre biçimlendiriyor. Dini bilgi açısından bunun sonuçları önemli. İlim sizi bazen “bilmiyorum” demeye zorlar, algoritma cevap vermenizi ister. İlim “Bu konuda birkaç güçlü görüş var” dedirtir, algoritma “Gerçek aslında şu!” başlığını sever. İlim uzun ayrımlar gerektirir, algoritma ilk birkaç saniyede dikkati yakalamanızı ister. İlim karşı görüşü güçlü biçimde kurmanızı gerektirir, sosyal medya tartışması rakibi kolay yenilecek hale getirmenizi ödüllendirebilir. İlim uzmanlaşmayı gerektirir, sosyal medya ise bugün kültür tarihi, yarın hadis, ertesi gün çocuk psikolojisi, sonra ekonomi konuşan bir “hoca” üretmeye son derece müsaittir. Bir noktadan sonra insanın tek uzmanlık alanı, her konuda fikri olması haline gelebilir.

Algoritmanın yanlış bilgiyi özellikle sevdiğini söylemek tam doğru değil. Doğru bilgiyi özellikle sevdiği de söylenemez. Daha tuhaf bir durum vardır. Doğru ya da yanlış algoritmanın umurunda değildir. Onun açısından doğru bir sözle yanlış bir söz arasındaki temel fark, hangisinin insanı ekranda daha uzun tuttuğudur. Dolayısıyla en görünür dini otoritenin en bilgili dini otorite olmasını beklemek için elimizde yapısal bir sebep yoktur. (Keşke doğru bilgiyi ödüllendiren algoritmalar olsa!)

Âlimden daha âlim

Tam burada Baudrillard yeniden işe yarıyor. Kanaatimce âlim simülasyonunun en ilginç tarafı gerçek âlimden daha âlim görünmesidir.

Gerçek bir uzmana zor bir soru sorun. Zaman zaman “Bu benim uzmanlık alanım değil”, “Burada emin değilim”, “Bu konuda ihtilaf var”, “Kaynağa tekrar bakmam gerekir”, “Bunu bu kadar kesin söylemek doğru olmaz” diyecektir. Bazen yanıldığını söyleyecektir. Bazen inanmadığı alternatif görüşleri dinleyenlerin dikkatine sunacaktır. Kategorik genellemelerden kaçınacaktır. Mesela, Batı felsefesine yaklaşan başka felsefe ekolu yoktur da demeyecektir, tamamen boş iştir de demeyecektir. Bunlar aslında epistemik erdemlerdir. Bilginin sınırını bilmek cehalet değildir. Tam tersine gerçek uzmanlığın önemli alametlerinden biridir. Bir alanı biraz öğrendiğinizde cevapların kolay olduğunu sanabilirsiniz. Derine indikçe soruların ne kadar zor olduğunu fark edersiniz. (Bakınız: Dunning-Kruger etkisi)

Fakat sosyal medya açısından bunlar pek çekici özellikler olmayabilir. Karşınızdaki kişi her konuda konuşuyorsa, hiçbir zaman tereddüt etmiyorsa, İslam tarihinden kültür tarihine, çocuk eğitiminden jeopolitiğe kadar her soruya birkaç dakikada cevap verebiliyorsa izleyicide çok güçlü bir otorite hissi oluşturabilir.

Gerçek âlim insan olduğu için eksiktir. Simülasyonun âlimi ise bir karakterdir, bu yüzden hiç hazırlıksız yakalanmaz. Gerçek âlim “bilmiyorum” dediğinde takipçisi onun bilgisini yetersiz bulabilir. Âlim simülasyonu aynı soruya tereddütsüz cevap verir. Ve yarışı simülasyon “kazanır”. Daha doğrusu kazanmayı simüle eder.

Bu nedenle sosyal medya âlimi bazen gerçek âlimin kötü bir kopyası değil, gerçek âlimden daha âlimsi bir figür haline gelir. Hipergerçekliğin mantığı da biraz budur. Model, temsil ettiği gerçeklikten daha pürüzsüz, daha tutarlı ve daha ikna edici hale gelir. Sonra gerçek olan onun yanında kusurlu görünmeye başlar. İşte bunlar hipergerçek alimlerdir.

Vaiz ne zaman âlim oldu?

Meselenin İslam dünyasına özgü başka bir tarafı daha var. Geleneksel İslam kültüründe dinî otorite tek bir kategori değildi. Fakih vardı, muhaddis vardı, müfessir vardı, müderris vardı, vaiz vardı, hatip vardı. Bu roller aynı kişide birleşebilirdi ama aynı şey değillerdi. Çok iyi bir vaiz olmak küçümsenecek bir şey değildir. İnsanlara dini sevdirebilir, onları iyiliğe teşvik edebilirsiniz. Fakat güzel vaaz vermek sizi otomatik olarak hadis uzmanı yapmaz. Bugün sosyal medya bütün bu kategorileri tek kelimede eritiyor. Sadece hoca. Din alanında ise “hoca” etiketi bazen kişiye sınırsız bir epistemik kredi sağlıyor. Burada âlim, vaiz, kanaat önderi ve influencer arasındaki sınırlar birbirine karışıyor. (Kapanışta değineceğim simülasyon alimler gibi simülasyon entelektüeller ve bilim insanları da vardır. Seküler kesimde de onlar benzer otoriteler kurar. Bir bakmışsınız, bir jeolog her konuda otorite olmuş!)

İnsan ilişkileri hakkında güzel konuşan kişi hocadır. Sonra ona hadis sorulur. Ardından evrim. Sonra Osmanlı tarihi. Sonra faiz. Sonra depresyon. Sonra Ortadoğu siyaseti. Bir süre sonra kendisinin de her konuda konuşmasının beklendiğini fark eder. Mesele yalnızca insanların haddini bilmemesi olmayabilir. Sistem bunu teşvik ediyor. Konuştukça daha çok alkış alır, daha çok para kazanır, daha çok davet edilir. Kahraman olur. Narsistik eğilimi varsa artık durdurmak imkânsız olur.

Sosyal medya üzerine çalışan bazı araştırmacıların “visual authority”, yani görsel otorite dediği şey de burada devreye giriyor. Dinî otorite yalnızca söylenen şeylerle değil, kişinin görüntüsü, kıyafeti, mekânı, konuşma biçimi ve kendisini nasıl sunduğuyla da kurulabiliyor. Bunda başlı başına bir kötülük yoktur. Fakat görünür otorite ile epistemik yeterliliğin aynı şey olmadığını unutmamak gerekiyor.

Burada önemli bir ayrım yapmak lazım. Popüler anlatıcılar vardır. Ben de zaman zaman bunu yapmaya çalışırım. Popüler anlatıcı kendi uzmanlık alanının dışındaki bir meseleyi de anlatabilir. Fakat bunu o alanın uzmanıymış gibi yapmaz. Nerede kendi uzmanlığının bittiğini açıkça söyler, anlattıklarını ilgili alanın uzmanlarına ve kaynaklarına dayandırır, mümkün olduğunca kendi yorumuyla uzman görüşünü birbirinden ayırır. Zaten bütün bilim insanlarının, tarihçilerin ya da âlimlerin görüşlerini geniş kitlelere ulaştırma becerisi olmayabilir. Bilgiyi üretmek ile onu iyi anlatmak aynı beceri değildir. İkisi de değerlidir, ama birbirinin yerine geçmemelidir.

Peki eskiden durum çok mu iyiydi?

Buraya kadar söylediklerime makul bir itiraz getirilebilir. Sanki eskiden herkes liyakatıyla âlim oluyordu. Geçmişte şöhret yok muydu? Karizma yok muydu? Güzel konuşan cahiller yok muydu?

Elbette vardı. Geçmişi romantikleştirmek istemiyorum. Medrese icazeti insanı otomatik olarak büyük âlim yapmadığı gibi sosyal medya hesabı da insanı otomatik olarak cahil yapmaz. Geleneksel kurumların da siyaseti, hizipleri ve otorite mücadeleleri vardı. Benim iddiam, eskiden hakiki âlimler vardı, internet geldi her şey bozuldu değil elbette.

Fark başka yerde. Yeni sistem görünürlüğü sayısallaştırıyor, algoritmik olarak dağıtıyor ve ekonomik olarak ödüllendiriyor. Bir hocanın elli bin, beş yüz bin veya beş milyon takipçisi olduğunu herkes görüyor. Bu sayı kaçınılmaz olarak zihnimizde otorite göstergesine dönüşüyor. Halbuki beş milyon insanın bir kişiyi takip etmesi bize en fazla şunu söyler: Beş milyon insan bu kişiyi takip ediyor. Bundan bu kişi kelâmı iyi bilir, hadisleri doğru değerlendirir veya islam düşünce tarihine hâkimdir sonucu çıkmaz. Mantıken bunu görmek kolay. Psikolojik olarak buna direnmek o kadar kolay değil. Çünkü kalabalık otorite hissi üretir. Doğamızda var.

Öte yandan sosyal medyanın büyük bir faydasını kabul etmek gerekiyor. Geçmişte küçük bir çevrede ders veren gerçekten kıymetli bir ilim insanı bugün dünyanın dört bir yanına ulaşabilir. Dersler, metinler ve tartışmalar hiç olmadığı kadar erişilebilir hale gelebilir. Dolayısıyla mesele âlimin sosyal medyada bulunması değildir. Mesele, sosyal medyanın âlimliğin ölçüsü haline gelmesidir.

Âlimliğin ne olduğuna kim karar verecek?

Peki ne yapacağız? Ben sosyal medyada din konuşan insanlara topluca şüpheyle yaklaşılması gerektiğini düşünmüyorum. “Sosyal medya hocası” diyerek birini küçümsemek de onu takipçi sayısından dolayı âlim kabul etmek kadar yüzeysel olabilir. Ama bazı soruları yeniden sormamız gerekiyor. Bu kişinin gerçek uzmanlık alanı ne? İddialarını hangi gerekçelere dayandırıyor? Bilmediği zaman “bilmiyorum” diyebiliyor mu? Kendi alanında ciddi çalışmalar yapmış mı? Karşı görüşleri adil biçimde aktarabiliyor mu? Hata yaptığında düzeltiyor mu? Her konuda konuşmak yerine uzmanlığının sınırını biliyor mu? Uzmanlık alanı dışında konuştuğunda, alanda genel kabul gören görüşlere mi dayanıyor? Bunlar takipçi sayısından çok daha sıkıcı sorular. Ama bilgi zaten çoğu zaman sıkıcıdır.

Girişte yazdığımı önemli olduğu için burada da tekrar edeyim. Baudrillard’ın simülasyon teorisinin bize hatırlattığı asıl tehlike sahte ile gerçeğin karışması değildir. Bir görüntünün gerçeği çarpıttığını fark etmek hâlâ görece kolaydır. Daha ciddi sorun, görüntünün gerçeğin nasıl olması gerektiğine karar vermeye başlamasıdır. Filtrelenmiş yüzün gerçek yüzü taklit etmesi başka şeydir. İnsanların gerçek yüzlerini filtrelenmiş görüntülerine benzetmeye çalışması başka. Simülasyon tam da bu ikinci noktada başlar.

Fakat mesele burada da bitmiyor. Âlim simülasyonu daha geniş bir uzman simülasyonu çağının dini alandaki görünümüdür. Sosyal medyada psikolog gibi konuşan ilişki uzmanları, doktor gibi konuşan sağlık influencerları, iktisatçı gibi konuşan yatırım yorumcuları, tarihçi gibi konuşan araştırmacı yazarlar ve bilim insanı gibi konuşan popüler içerik üreticileriyle sürekli karşılaşıyoruz. Alanlar değişse de mekanizma büyük ölçüde aynı.

Gerçek uzmanlığı meydana getiren özelliklerin çoğu görünmezdir. Yıllarca eğitim almak, literatüre hâkim olmak, yöntem bilmek, hatalarını düzeltmek, kendi uzmanlığının sınırlarını tanımak. Sosyal medyada ise bunların yerini daha kolay görülebilen işaretler alabilir. İyi kameralar kullanmak, teknik kelimeler, önceden çalışılmış ve not alınmış yarım yamalak Arapça konuşmak, kitaplıklar, önlükler, kendinden emin bir ses tonu ve elbette takipçi sayısı.

Bu yüzden insanların diploma, icazet ya da benzeri yeterlilik göstergelerine bakması tamamen boşuna değildir. Bunlar elbette kişinin doğru söylediğinin garantisi değildir. Ama en azından belli bir eğitimden geçtiğini, bazı sınamalara tabi tutulduğunu ve birilerinin onun yeterliliği hakkında sorumluluk aldığını gösterir. Bir tür eşik bekçiliği yaparlar. Sosyal medyada ise böyle bir eşik büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Bir hesabı açıp kendinizi “uzman”, “hoca” ya da “araştırmacı” olarak sunmanızı engelleyen hiçbir mekanizma yoktur. Geleneksel sistemlerin kusurları vardı. Fakat en azından bilgi otoritesi olmanın önüne bir miktar epistemik sürtünme koyuyorlardı.

Baudrillardcı kırılma burada da aynı yerde gerçekleşir. Sorun yalnızca uzman olmayan insanların uzman gibi görünmesi değildir. Bir süre sonra uzmanın nasıl görünmesi gerektiğini sosyal medya belirlemeye başlar. Psikolog yeterince kesin konuşmuyorsa, doktor her soruya cevap vermiyorsa, iktisatçı gelecek yıl doların kaç lira olacağını söyleyemiyorsa, bilim insanı karmaşık bir meseleyi otuz saniyede açıklayamıyorsa izleyicinin gözünde daha az uzman görünebilir. Gerçek uzmanlığın ihtiyatı, simülasyonun kesinliği karşısında zayıflığa dönüşür.

Bu yüzden sosyal medyadaki asıl tehlike sahte âlimlerin veya sahte uzmanların bulunması olmayabilir. Sahte ile gerçeği ayırmak en azından teorik olarak mümkündür. Daha tehlikeli olan, âlimliğin ve uzmanlığın ne olduğunu simülasyondan öğrenmeye başlamamızdır.

Üstelik bunun yalnızca bugün kimi dinlediğimizle ilgili bir mesele olduğunu da sanmıyorum. Eğer gelecek nesillerde simülasyonlar değil, gerçek âlimler, gerçek bilim insanları ve gerçek uzmanlar yetiştirmek istiyorsak, hangi davranışları ödüllendirdiğimize de dikkat etmemiz gerekiyor. Her soruya cevap vereni, hiç tereddüt etmeyeni, en kesin konuşanı ve en çok görünür olanı sürekli otorite makamına yerleştirirsek, gençlere de dolaylı olarak şu mesajı veririz: Bilgili görünmek, bilgili olmaktan daha değerlidir.

Oysa gerçek ilim başka erdemler de gerektirir. Uzun süre çalışabilmek, bir konuda yıllarca uzmanlaşmak, bilmediğini söylemek, yanıldığında geri adım atmak, karşı görüşü ciddiye almak ve bazen konuşmak yerine susmayı bilmek. Bunlar sosyal medyada alkış toplaması zor erdemler olabilir. Ama âlimi âlim, bilim insanını bilim insanı yapan şeyler biraz da bunlardır.

Bu nedenle bugün kimi âlim, kimi uzman, kimi bilim insanı saydığımız önemsiz bir tercih değildir. Bugün hangi özellikleri prestijli hale getiriyorsak, yarının gençleri de büyük ölçüde onlara benzemeye çalışacak.

Bugün kimi âlim saydığımız, yarın nasıl âlimlerin yetişeceğini de belirliyor. Bu ciddi bir mesele. Üstünde durmak lazım.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın