Bir distopya olarak kedisiz köpeksiz ‘Batılılaşmış’ şehirler projesi

“2017’de sokak köpekleriyle geçmişi ve ilişkisi dünyada eşi benzeri olmayan bir ülke olan Türkiye’yi ziyaret ettim. Türkiye şu anda herhangi bir başıboş köpeğe ötenazi yapmanın veya onları esir tutmanın yasadışı olduğu nadir ülkelerden biri. Benim için bugün serbestçe dolaşan her köpek bir direnişin simgesi gibidir…” (2020’de İstanbul’da Zeytin, Nazar ve Kartal isimli üç sokak köpeğini altı ay boyunca izleyen ve onların belgeselini yapan ABD’li sinemacı Elizabeth Lo).

Ceyda Torun’un, İstanbul kedilerini konu aldığı belgeseli “Kedi” (2016) ve ardından yönetmen Elizabeth Lo’nun yine İstanbul’da Zeytin, Nazar ve Kartal isimli üç sokak köpeğini altı ay boyunca izlediği belgeseli “Stray” (Başıboş) (2020), gösterime girdiği Amerika ve Avrupa’da o kadar büyük övgüler alıp o kadar beğenildiler ki, gösterildikleri festivallerde defalarca ödüllendirildiler, en prestijli dergilerde yılın filmleri listelerine dahil edildiler.

“Kedi” filmi, Amerika’da “en çok izlenen Türk filmi” ve “en yüksek hasılat yapan üçüncü yabancı dil belgeseli” unvanlarını da aldı. Batılı eleştirmenler, her iki belgeselde gördüklerini “büyüleyici”, “saf şefkat”, “görkemli, zarif, olağanüstü derin bir ilişki” sıfatlarıyla tanımladı. “Stray” filminin yönetmeni Elizabeth Lo da kendisiyle yapılan bir söyleşide filmi hakkında şunları anlattı:  

“(…) 2017’de sokak köpekleriyle geçmişi ve ilişkisi dünyada eşi benzeri olmayan bir ülke olan Türkiye’yi ziyaret ettim. Türk yetkilileri, 1909’dan beri sokak köpeklerini yok etmeye çalışarak geçen yüzyılda İstanbul’daki sokak köpeklerinin toplu katline yol açtı. Ancak bu cinayetlere karşı yapılan büyükçe protestolar, Türkiye’yi şu anda herhangi bir başıboş köpeğe ötenazi yapmanın veya onları esir tutmanın yasadışı olduğu nadir ülkelerden biri haline getirdi. Benim için bugün serbestçe dolaşan her köpek bir direnişin simgesi gibidir – hoşgörüsüzlük karşısında şefkatin yaşayan tecellisi.” (1)

Batılıların Türkiye coğrafyasında kediler ve köpeklerden kuşlara, onlardan yabani hayvanlara dek uzanan şefkati gördüklerinde içine düştükleri şaşkınlık ve hayranlık pek de yeni bir olgu değil aslında.

Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Tarih Bölümü Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Anabilim Dalı öğretim üyesi Dr. Metin Menekşe’nin “Osmanlı Medeniyetinde Hayvan Sevgisinin Mesleğe Dönüşümü: Mancacılık” adlı makalesinde (2) bu şaşkınlık ve hayranlığı anlatan bölümlere göz atalım:

XVI. yüzyılda hazırlanan ve yazarının Cristobal de Villalon olduğu düşünülen bir seyahatnamede, İstanbul sokaklarında kedi ve köpekleri besleyen, kuşlara yem atan pek çok kişiye rastlandığı belirtilmiştir. Kedi ve köpeklere karşı hiç de iyi gözle bakmayan yazara göre, gösterilen ilgiden dolayı bu hayvanlar İstanbul sokaklarında “şeytan”lar gibi çoğalmıştır (Solalinde, 1919: 241’den aktaran And, 1993: 236). Yazarın bu ifadeleri, aslında Ortaçağ ve Erken Modern dönemde Hıristiyan Avrupa’nın sokak hayvanlarına ve özellikle kedilere karşı olan olumsuz tavrını yansıtması açısından önemlidir. (Sunar, 2015: 218).”

XVI. yüzyılın sonunda İstanbul’da bulunan Baron Wenceslaw Wratislaw’ın anılarında, İstanbul halkının kedi ve köpek sevgisi ve mancacılar renkli bir dille anlatılmıştır. Wratislaw, sokak hayvanlarının düzenli bir şekilde beslenmesine önem verildiğini ve bu konuda mancacıların aktif rol oynadığını şu ifadelerle anlatmıştır: “(…) İstanbul’da büyük bahçeler var ve bunların duvarlarında belli saatlerde kediler toplanarak onları besleyenleri beklerler. Tahta kovalar içinde pişmiş işkembe, akciğer gibi sakatatını ‘kedi eti, kedi eti! (kedi mancası)’ diye satan ve şişte pişmiş sakatatı omuzunda taşıyan ve ‘köpek eti, köpek eti! (köpek mancası)’ diye satan ciğercilerden yiyecek satın alan Türkler, köpeklere ve duvarda oturan kedilere verirler.”

XVII. yüzyılda İran ve Hindistan’a giderken İstanbul’da bir süre kalmış olan Jean de Thévenot, (…) Burada Türkler’in hayvanlara gösterdikleri merhametin yüz değişik örneğini verebilirim. Bize çok saçma gelebilecek olan bu tür hareketlerine sık sık tanık olmuşumdur” demiştir. Hatta bir seferinde iyi giyimli birtakım adamların yeni doğum yapmış bir sokak köpeğiyle karşılaştığına şahit olduğunu, köpekle yavrularının gelip geçenler tarafından rahatsız edilmemesi için adamların etraftan taş toplayarak küçük bir barınak oluşturduğunu kaydetmiştir.

İngiltere’nin İstanbul sefaretinde kâtiplik yapan Rycaut, The Present State of the Ottoman Empire” isimli eserinde Osmanlı insanının hayvan haklarına ne kadar saygılı olduğunu ve onların beslenme ve korunmalarına ne kadar önem verildiğini, hayvanlar için kurulan özel vakıflar üzerinden anlatmıştır: Fakir insanlar için kurulan aş evlerinde, insanlardan başka kedi ve köpek gibi hayvanlar için de özel vakıflar kurmak adetti. Bunlar Batılılar için gülünç gelebilir ama Osmanlı’nın bazı şehirlerinde kediler için yapılmış binalar vardı. Gıdaları için vakıflar kurulmuş, kedilerin hizmeti için vekil ve uşaklar tahsis edilmişti.

Tournefortdan kısa bir süre sonra İstanbul’u ziyaret eden vatandaşı Jean-Antoine Guer de hayvanlar için kurulan vakıflar karşısında hayretini gizleyememiştir. Hatta Osmanlıların, kedi ve köpekleri korumak ve yaşatmak için özel olarak yasalar çıkardıklarını belirtmiştir (Guer, 1746: 221, 369’dan Danişmend, 1961: 148). XVIII. yüzyıl sonlarında İstanbul’u ziyaret eden Olivier, köpeklerin dişilerinin ve yavrularının barınmaları için evlerinin kapısında küçük kulübeler yaptıranlar, içini samanla döşeyenler, her gün ekmek ve et verenler olduğunu, hatta bazı kimselerin öldüklerinde, belirli sayıda köpeğin beslenmesi için para vasiyet ettiklerini belirtmiştir (Olivier, 1977: 116).

Yine, XVIII. yüzyılın sonlarına doğru İstanbul’a gelen Federico Gravina’nın (1756-1806) aktardığına göre, Türkler sadece sokak köpeklerine sadaka olarak yiyecek vermekle yetinmemişler, onların tedavisi için de bir hastane kurmuşlardır.

XIX. yüzyılda İstanbul’a gelen Xavier Marmier, Türklerin sokak köpeklerinden kurtulmak istememelerini, aksine onlara sahip çıkmalarını bir türlü anlayamamış ve eserinde, Türklerin, köpeklerini feda etmeye hiç niyeti yok, onları bütün saldırılara karşı koruyor, özenle besliyor, kıt ve pahalı olduğu halde su veriyorlar” (Pinguet, 2009: 33) şeklinde değerlendirmede bulunmuştur.

Vahit Kirişçi: “ABD ve AB sokaklarında sahipsiz hayvan görebiliyor musunuz?”

Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişçi, 9 Ocak tarihinde hayvanseverlerin tepkisini çeken talihsiz bir açıklama yaptı:

“ABD ve AB sokaklarında sahipsiz hayvan görebiliyor musunuz? Hiçbir hayvan yok bu şekilde. Bu çalışmaları dikkate alarak yol haritamızı yeniden belirlemiş olacağız.”

Pek çok konuda “eyy Batı…” deyip de, mesele sokak hayvanlarına gelince Batıcı olmak tuhaf bir manzara yaratıyor.

Sayın bakan İttihat Terakki iktidarının başaramadığını başarmak hevesine kapılmış görünüyor.

Yüz on üç yıl önce, İttihat ve Terakki yöneticilerinin “Batılı modern şehirleri örnek alma projesi” ve Batılılaşma akımının sözcüsü yazarların gazetelerde sürekli olarak sokaklardaki köpeklerin varlığını hedef göstermesiyle, on binlerce şehir köpeğine karşı bir soykırım denemesi yapıldı. 1910’da toplanan seksen bin şehir köpeği sonradan halk tarafından “Hayırsızada” olarak anılacak Sivriada’ya terk edildi ve orada günlerce, haftalarca sürecek acılı ve zalim bir ölüme mahkûm edildiler.

Sayın bakanın bahsettiği yol haritası, dijital kimliklendirme sonrası “tanımsız hayvan” statüsüne soktukları on binlerce, yüz binlerce canı devasa kamplara almak mı? Velev ki bu başarıldı. Sonra olacaklara bakalım; tıpkı “örnek doğal yaşam alanı” olarak ilan edilen Konya ve Beykoz örneklerinde olduğu gibi mahallelerinden kaçırılan canlara bakılamayacak, işkence ve eziyet görecekler. “Kürekliler” yine işbaşı yapacak, tıpkı İttihatçıların döneminde olduğu gibi proje yine halkın vicdanında infial yaratacak ve girişim geri tepecektir. Bunun farkında olanlar elbette milyon metrekarelik kampların yüzde birini ziyarete açacak, gözlerden ırak geniş kesimlerde olup bitenin görülmemesi ve duyulmaması için önlemler alacak, gönüllülere ziyaret yasakları getireceklerdir; Konya ve Beykoz’da yaptıkları gibi… Sonuç: Hiçbir zaman denetlenmeyen ve “sorun çıkaracak” gönüllülerin engellendiği imha kampları, ki birçok küçük belediye hayvan bakımevi bile bu kaderden kurtulamıyor (elbette hiçbir yöneticinin bu canlara kıymak gibi bir niyeti yoktur, elbette buralarda olup bitenlerden haberleri de yoktur).

“Yakala-kısırlaştır-aşıla-aldığın yere bırak”

Oysa bizim 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunumuz mevcut iktidar döneminde, 2004 yılında çıkarıldı ve ilgili yasada sürekli, kalıcı bir “barınak” veya ortaya attıkları yeni ambalajla “doğal yaşam alanı” tanımı asla yok; bakımevi, geçici rehabilitasyon merkezi tanımları var. Zira sağlıklı, küpeli, kuduz aşısı yapılmış şehir köpeğinin, şehir kedisinin yeri ölümüne kapatılacakları beton hücreler değil, açık havada özgürce yaşadıkları şehirlerdir ve bu canların “doğal yaşam alanları” binlerce binlerce yıldır insan yerleşimleridir.

Özellikle yasanın 6. Maddesi kritiktir ve bu madde bugün sokaklarında güneşlenen özgür kedileri, kuyruğunu sallayarak sokakta size eşlik edecek özgür sokak köpekleri olmayan Batılı kentlere özenenlerin en çok saldırdıkları maddedir; “yakala-kısırlaştır-aşıla-aldığın yere bırak” diyen bu madde söz konusu görevlerini onlarca yıldır ihmal eden yerel yönetimler ve onları denetlemeyen merkezi yönetim nedeniyle işletilemedi; etkin kısırlaştırma yapılmadı. Bunlar tüm il-ilçe belediyelerince hakkıyla uygulandığında, yaşanan insan-hayvan gerilimleri de zaten kendiliğinden gerileyecektir.

Geniş bahçelerimizi hazin biçimde yitirdiğimizin, geriye kalan birkaç metrekarelik toprak alanın çok sayıda dairenin sefil ortak alanı olduğunun ve aşırı betonlaşma nedeniyle bu canlarımızın yaşam alanlarının daraldığının farkındayız. Bu nedenle iktidar sürdürülebilir etkin kısırlaştırma yapmayı tüm belediyeler için gerçekten zorunlu hale getirdiği anda yerel yönetimlere destek olacak bir gönüllü ordusu olarak hayvanseverler elerinden geleni yapacaktır… Örnek bir işbirliği modeli, halen İstanbul Büyükşehir Belediyesiyle Yaşam Ol derneği arasında yapılan protokolle İstanbul Anadolu yakasında yürütülmektedir; her hafta iki yüzü aşkın kedi ve köpek, kurum-STK-gönüllü organizasyonuyla kısırlaştırılmaktadır; bu dinamik çalışma tüm ülke geneline yayılabilir..

Sonuç: Hayvan hakları bize Batı’dan ithal edilmedi; bu coğrafyanın has kültürel mirasıdır; çantasında mama poşetiyle işe giden yüz binler, sokağındaki mahallesindeki kediyi, köpeği, kuşu besleyen milyonlar bu toprakların yedi yüz yıllık kadim geleneğinin takipçisidir. “Batı’da var, Türkiye’de neden seri katil yok?” diye de hayıflanabilirsiniz, kuşkucu kedilerin ve efkârlı şehir köpeklerinin gözleri hep üzerimizde olduğu için yoktur belki de, kim bilir?

İstanbul köpeklerinin katledilmesi için yoğun faaliyet yürüten, ateşli makaleler yazan o İttihatçı yazarlar bugün yoklar, çoğunun ismi de bilinmiyor, tarihin sayfalarında unutuldular ama şehir köpekleri yine bizimle.

Ve bir süredir, sosyal medyadaki bir avuç türcü nazi hesaba kulak kabartmış, onlarla oyun kuran kimi siyasi elitler bugün oturdukları koltuklarından kalkıp dönemleri sona erdiğinde de yine aramızda ve bizimle olacaklar.

1–  https://iklimgazetesi.com/sokak-kopegi-stray-film-soylesi/

2- https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1760255