Açlık grevi ve ahval

 

21 Mart 2013 Newroz’unda, içinde “Artık silahlar sussun, siyaset konuşsun” mesajının bulunduğu Abdullah Öcalan’ın Mektubu’nun okunmasıyla başlayan “Barış ve Çözüm Sürec,i”  zigzaglarla ve karşılıklı hoşnutsuzla devam ettikten sonra 2015’in başından itibaren fiilen bitmişti.

 

Tıkanmanın iyice açığa çıktığı ve çatışmaların başladığı yaza doğru, HDP’lilerin katıldığı iki ayrı toplantıda Erdoğan’ın Ankara’da ve Öcalan’ın İmralı’da Suriye’deki pozisyonlarını “kırmızıçizgi” olarak ifade ettikleri medyaya yansımıştı.

 

Suriye herkesin kırmızıçizgisi

 

26 Haziran 2015’te ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, PYD’nin Türkiye’nin güney sınırında kantonal bir devlet girişiminde bulunmasını kastederek “Tüm dünyaya sesleniyorum. Bedeli ne olursa olsun, Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güneyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz” diyordu.

 

Bu ifadeye cevap üç gün sonra Kandil’den geldi. Karayılan, 29 Haziran 2015’te açıklama yaparak, “Açıkça söyleyeyim, eğer onlar Rojova’ya müdahale ederlerse biz de onlara müdahale ederiz; o zaman Türkiye’nin tümü bir savaş sahasına dönüşür. Türkiye yetkilileri halkımızın 6-7-8 Ekim’deki kalkışını unutmasınlar. Halkımızın o büyük başkaldırısını, içinde geliştiği ortamı uygun görmeyen Önder Apo’nun ancak durdurabildiği iyi biliniyor. Açık ki bu halk böyle bir müdahaleye müsaade etmez. Kısaca böyle bir müdahale kararı Türkiye için stratejik bir karar olur, Kürt halkı için de yeni bir dönem başlamış olur. Biz bu konuda kimseye yalvaracak değiliz. Kendileri bilir. Yaparlarsa Kürt halkı olarak elbette bizim de yapacaklarımız olur” diyordu.

 

Sonrasını biliyoruz. “Devrimci halk savaşı” başlatılması, bazı il ve ilçelerde “özyönetim” ilanları, ardından gelen hendekli barikatlı kent savaşları — ve yıkım. Özellikle de 15 Temmuz darbe girişiminden sonra dozajı artan bombalı, çatışmalı, artık sayılamaz hale gelen ölümlü süreç. Barış ve çözüm denilerek yola çıkılmış, ama kırmızı çizgilere toslanmıştı.

 

Ölüm orucu mu

 

Geçtiğimiz günlerde, önce HDP Parti Meclisi’nden, ardından KCK’den gelen açıklamalardan sonra, Kürt kesiminin bir siyasal hamle ortaya koyacağı az çok belliydi.

 

Nitekim, 31 Ağustos günü Diyarbakır’da DTK, DBP, KJA, HDK ve HDP temsilcilerinin katılımıyla yapılan toplantıdan “Süresiz ve Dönüşümsüz Açlık Grevi” kararı çıktı. Diğer bir ifadeyle, “ölüm orucuna yatılacak”; öyle anlaşılıyor.

 

Yapılan açıklamanın merkezinde Öcalan’ın sağlığı hakkında bilgilenme, hedefinde ise barış ve çözüm için yeniden görüşme zemininin yaratılması önerisi var.

 

Altında imzası olan partiler ve kurumlar çağrılarına esas muhatap olarak, beklendiği gibi, AKP’yi ve Binali Yıldırım Hükümetini seçtiler. 

 

Bunun yanısıra,  gerilim, çatışma, ölümlerden uzak bir Türkiye umudunu yaşatmak isteyen bütün demokratik siyaset güçlerini ve sivil toplum çevrelerini de bu istemlerine destek vermeye çağırdılar.

 

Siyasi sorunların çözümünde, çaresizlikten de olsa insan bedeninin bu şekilde değerlendirilmesini genel olarak doğru bulmadım. 

 

AKP iktidarı konuya giderek sertleşen yaklaşımını sık sık açıklıyor. Başbakan Yıldırım en son Diyarbakır’da yaptığı konuşmada tavizsiz bir eda sergiledi. Ama hiç olmazsa, bildiriyi açıklayan o beş örgüt, açlık grevinin başladığı 5 Eylül’den itibaren, eylem boyunca PKK’nın tek yanlı ateşkes ilan etmesini de isteselerdi.

 

Açlık grevlerinin gerekçesi Öcalan’ın sağlığı

 

Gördüğüm kadarıyla, Serbestiyet’teki iki yazısını isabetli bir şekilde Öcalan’ın görüşmelerine uygulanan ambargoya ayıran ve bundan doğabilecek problemlere değinen Alper Görmüş, öngörü ve uyarılarında haklı çıktı. Konu açlık grevi eyleminin göbeğine oturmuş durumda.

 

Hayatı ve sağlığından endişe edildiği ve 15 Temmuz darbe girişimi gecesi İmralı’da tehlikeli şeyler yaşandığı ileri sürülüyor. Abdullah Öcalan rastgele bir mahkum değil. Kritik bir konuma sahip. Ağır mahkumiyeti var ama bu, haklarını ortadan kaldırmaz.  Haklarının kısıtlanması, onunla sınırlı kalmayan sonuçlara yol açar. Bunu birçok kez yaşadık ve izleri hafızalarımızda. Hükümetin ona her bakımdan azami dikkati ve hukuki duyarlılığı göstermesi gerekir. Açlık grevi kararını açıklayan örgütlerin ortak bildirisine göre “beş yıldır” avukatlarıyla, bir yıldır da yakınlarıyla görüşememesinin savunulur bir yönü yok.

 

Öcalan’a Kürt Sorununun seyrine göre davranmak, hukuken de siyaseten de çıkar yol değil.  

 

Kürt Sorunu böyle kaldıkça…

 

Ama olaya yalnız bu cepheden bakmak eksik olur. Esası gözden kaçırmak olur. Öcalan’la görüşme talebinin asıl amacı, Barış ve Çözüm Süreci’nin yeniden başlaması için ortaya bir öneri getirilmesinde onun Kürt Hareketi tarafından yegâne merci olarak görülmesi.  

 

Kürt Hareketi Öcalan’ın bir kere daha devreye girmesine ihtiyaç duyuyor. Fakat Hükümet, Öcalan’a rağmen sürecin PKK tarafından bitirildiğini ileri sürerek, farklı bir yol izleyeceğine dair sert işaretler veriyor. Öcalan’ın devreye girmesine şimdilik yanaşmıyor. İlan ettiği kırmızıçizgilerine daha sıkı bir şekilde sarılıyor. Türkiye’nin Suriye’ye girmiş olması zaten bunu gösteriyor.

 

2013’te Suriye’nin kuzeyindeki PYD’nin kantonal yapılanmasına dokunulmamasını ima etmiş olan Öcalan’ın kendi kırmızıçizgilerine dair bir değişiklik var mı, yeni bir bakış geliştirdi mi, yoksa önceki görüşlerini koruyor mu, bu bilinmiyor.

 

Ayrıca,  “artık silahlar değil siyaset konuşsun” önerisine rağmen yaşanan savaş durumunu sonlandırmak üzere 21 Mart 2013’ten farklı ve daha etkili ne söyleyebileceği merak konusu. Söylediğinde ise, son bir yılın ağır yıkımı ve hayal kırıklıkları dikkate alındığında, taraflarca ne ölçüde kabul göreceği sorusu kafaları meşgul ediyor.

 

Ciddi zorluklar var. Peki, ne olacak?

 

Anlaşmazlığın esası Suriye’de

 

Beş örgütün yaptığı açıklama ve açlık grevi eylemini bir siyasal tablonun içerisine oturtabilirsek, atılan adımın haklılığı (veya haksızlığı) bir yana, şartlarla uyumunu, gerçekciliğinin ölçüsünü, imkan ve güçlüklerini de değerlendirebiliriz. Bu bakımdan da Suriye’de neler oluyor, bakmalıyız.

 

PYD’nin güneydeki devletimsi Kürt yapılanmasından Türkiye rahatsız ve onu tehdit olarak görüyor. Konunun öne çıkan yönü ise, özellikle Fırat’ın batısında YPG’nin elinde tuttuğu bazı bölgeler. YPG, bunların IŞİD’e karşı mücadelenin kazanımları ve kendi hakimiyet bölgesi olarak kabul edilmesini istiyor. Türkiye ve desteklediği Suriyeli gruplar ise buna itiraz ediyor ve bu sorun halen sürüyor.

 

Türkiye’nin gözünde SDG eşittir YPG

 

Türkiye, “Suriye Demokratik Güçleri”nin (SDG) farklı etnik kimlik ve inanç gruplarını içeren gerçek bir ittifak olmadığını ve esasen YPG’den ibaret olduğunu ileri sürüyor. SDG adına ele geçirilen yerlerin YPG’nin hakimiyetinde olduğunu söylüyor. ABD-PYD ikilisinin karşı tezlerini inandırıcı bulmuyor.

 

Fırat’ın batısında, Cerablus ve Azez arasında nerede SDG şemsiyesine giren güçler var ise, onları YPG olarak görüyor. Toprak kazanma peşinde olduğunu, gerçek yerel (Sünni Arap) nüfusun bölgelerini ve köylerini terke zorlandığını söylüyor. Tarihen Kürtlerin yaşamadığı veya azınlıkta kaldığı bölgelerde kontrolü ele geçirmek istediğini ileri sürüyor. Bunların önüne geçmeye kararlı olduğunu belirtiyor.

 

PYD ne yapmak istiyor?

 

911 km’lik güney sınırı boyunca fiili bir Kürt kantonal devletinin, bazı desteklerle PYD tarafından oluşturulması ihtimali, Türkiye’nin şiddetli tepkisine yol açtı. Kuşatılmak istendiğini ileri sürüyor. Bu nedenle, şimdi Suriye’nin toprak bütünlüğü vurgusunu daha fazla dile getiriyor.

 

Nitekim, YPG’nin IŞİD’den aldığı Menbiç üzerinden Afrin’e ulaşan dar bir koridor oluşturulacağı, ya da doğrudan Cerablus-Afrin hattının ele geçirilmesiyle kantonların birbirine bağlanacağı, bunun da Türkiye’nin Arap dünyasıyla bağının kesilmesine yol açacağı endişesini hep duydu.

 

Öyle ki, YPG’nin IŞİD’den aldığı Menbiç’ten bir süre önce güçlerinin önemli bir kısmını Fırat’ın doğusuna çektiğini açıklaması bile, Türkiye’nin bu kanaatini pek değiştiremedi.

 

Suriye’de değişen siyasal rotalar

 

Bunlar olurken, Ahmet Davutoğlu’nun istifasının ardından Türkiye hemen, İsrail ve Rusya ile sorunlu ilişkilerini yeniden düzenledi. İran’la da belirli bir mutabakat oluşturmaya çalıştı ve Mısır’la temasa girmenin şartlarını olgunlaştırmak istedi.

 

Esad Rejimine ise, birbirini iten açıklamalara rağmen, daha farklı bir dille yaklaşım geliştirme niyetinin ipuçları görüldü. Arka planda, uzun süre etkisiz kaldığı Suriye’deki gelişmelere daha etkili müdahale amacının yattığı belli oldu. 

 

Suriye’den IŞİD’ın tasfiyesi ve yeni bir düzenin tesisi kolay olmayacak. Biraz daha zaman gerekiyor. Ancak, sonun başlangıcında olduğumuzu gösteren belirtiler hayli fazla.

 

Suriye Kürtlerinin çoğu Türkiye Kürtleri ile akraba. Yüz yıl önce aralarına cetvelle çizilmiş sınırlar kondu. Maksimalist hedeflere kapılmadan, aynı cetvelin yeniden sahne almasına meydan vermemenin yolu bulunabilir.

 

Anlaşmazlığın düğümlendiği bu alanda, Türkiye ve PYD’nin bir biçimde uzlaşmaya varması, IŞİD’in Suriye’den tasfiyesini de hızlandırabilir. 

 

Türkiye sahne alırken rüzgâr da yön değiştirdi

 

TSK, Cerablus’tan başlayıp Menbiç ve Azez istikametinde gelişen bir harekâtı iki haftadır sürdürüyor. ABD-YPG ikilisinin gerçekleştirdiği örnekten esinlenerek, önde Türk tankları ve zırhlı araçları ile az sayıda uzman askerleri, arkada ÖSO güçleri yer alıyor. ..

 

Bu harekât anlaşmazlığın odaklandığı bölgenin haritasını iyice su yüzüne çıkardı. Cerablus’tan Afrin’in dibindeki Azez’e kadar uzandığı halde pek tepki de görmedi. Tersine, IŞİD’le mücadelenin bir zorunluluğu olarak görüp destek ifade edenler hayli fazla. ABD’nin sesi ise çok gür çıkmadı.  

 

ABD ve Rusya dünden farklı konuşuyor

 

Bölgeye nizam vermeye çalışan ABD ve Rusya, gidişatın aynen süreceğini düşünen herkesi şaşkınlığa uğratarak, yeni politik pozisyonlarını belli etmeye başladılar. Suriye’nin toprak bütünlüğünü tartıştıracak katı bir federatif yapılanma ve bölgeselleşme, artık söylemlerine yansımıyor.

 

PYD’nin üç kantonunun birleşip devletleşmeye yönelecek şekilde yapılanmasına mesafe koyma noktasında bir mutabakata vardıkları anlaşılıyor. Türkiye’nin harekâtına yaklaşımları bunu teyit ediyor. Ara sıra zigzaglar olsa da gelişmelerin, esas itibariyle yön değiştirdiği görülüyor.

 

Güçlerin sınırları belirginleşiyor

 

Bu nedenle, Türkiye ile PYD arasında ortaya çıkan anlaşmazlık, her iki tarafın benimseyebileceği bir çözüme ulaşmadığı müddetçe, galiba ülkeye barış ve huzur kolay kolay gelmeyecek. Böyle düşünmekle çok mu karamsarım, bilemiyorum.

 

Örneğin Cerablus harekâtının hemen başlarında YPG’nın Menbiç’i boşaltıp Fırat’ın doğusuna geçtiği  haberleri, bir uzlaşmanın önemli işareti gibi görüldü. Ama sonrasında durumun farklı olduğunun anlaşılması ve çatışmalar yaşandığının duyulması ümit kırıcı oldu.

 

Bununla beraber, Fırat Kalkanı harekâtının batı yönünde Azez’e ulaşması, Türkiye için sınır güvenliği sorununun noktalandığını gösterir. Ancak, bununla yetinilmeyip güneydeki Al Bab’a kadar inileceği ve IŞİD’in oradan da çıkarılacağı söyleniyor.

Bu bölgede çok sayıda Kürt köyü bulunmasına karşın, ABD ve PYD’nin buna da bir itirazının olmaması sürpriz sayılmayacak. Ama Menbiç’in bu harekâtın kapsamına dahil edilmesi halinde şartların değişebileceği ve çatışmaların yaşanabileceği ileri sürülüyor.

 

Türkiye sınırı IŞİD’den arındırıldıktan sonra, epey güneydeki Menbiç’te YPG  ile ÖSO ve TSK’nın çatışmaya girmesi, ABD’nin konuya daha fazla dalmasına ve işlerin iyice içinden çıkılmaz hale gelmesine yol açabilir. Bundan sakınılır umarım.   

 

Şartlar uzlaşmayı zorluyor

 

Suriye sınırında bunlar yaşanırken, Türkiye’de PKK eylemleri genişleme eğilimi gösteriyor. Yaşanan çatışmalar, güvenlik güçlerinin merkez ve lojmanlarını hedef alan bombalamalar çok kanlı bir hal aldı. TSK’nın mukabelesinde de alanı genişletme ve uçakla bombalama dahil bariz sertleşme görülüyor. 

 

Hele Hükümetin, bölgede görev yapan 14,000 öğretmene PKK’ya destek verdikleri iddiasıyla işten el çektirilmesi gibi inanılmaz, hukuksuz ve kabul edilemez bir  hazırlığının olduğunu açıklaması, son derece can sıkıcı.

 

Yani hem Suriye’de, hem de Türkiye’de zor günler yaşanıyor.

 

İşte DTK, DBP, KJA, HDK ve HDP’nin ortak açıklaması bu siyasal ortamda yapıldı ve “süresiz dönüşümsüz açlık grevi” başlatıldı.

 

Karamsar olmak için çok sebep var, ama bu doğru mu?

 

Hükümet’in Öcalan’la görüşmelere getirdiği engellemeyi sürdürmekten vaz geçmesi olmayacak şey mi? Niçin böyle bir adım atılmasın?

 

Uygun bir iki kişinin Öcalan’la görüşüp, hakkındaki bilgileri ailesine ve avukatlarına iletmesi birçok şeyi değiştirebilir.

 

Dün itibariyle açlık grevi başladı. .

 

Açlık grevi başlarsa neler olabilir?

 

Neler olabileceğine yönelik kısa bir projeksiyonda bulunacak olursak, cezaevlerine, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illere ve özellikle büyük şehirlere doğru giderek genişleyen bir eylem dalgası olarak yayılması muhtemeldir.

 

PKK’lı mahkum ve tutukluları barındıran cezaevlerinin bulunduğu her il ve ilçe bir eylem alanı haline gelir. Kürt nüfusun yoğun olduğu iller ve büyük şehirleri de buna ilave ettiğinizde, işte size yeni gerilim bölgeleri. OHAL’in önleyici olacağı beklentisi de, açlık grevi türü bir eylemlilik için gerçekçi değildir.

 

Hal böyleyken, görüşmeye kapı aralayıp, gelmekte olan krizi baştan önlemek gerekmez mi? 15 Temmuz’un yarattığı sarsıntı ülkeyi yeterince ülkeyi salladı. Buna başka şeylerin ilave olmasına hiç gerek yok.

 

Bırakın, Öcalan avukatı ve yakınları ile görüşsün!

 

Eğri oturup doğru konuşalım. Avukatları, yakınları filan olmuyorsa, hiç olmazsa uygun bir-iki kişinin görüşüp, ailesini, HDP’yi ve açlık grevine yatanları bilgilendirmesi, bu sorunu nasıl daha fazla açmaza sokabilir?

 

Hendek ve kent savaşları nedeniyle özellikle PKK ve HDP’den uzaklaşmanın boyutlarını ölçmek, Öcalan’ın hali hazırda Kürtleri etkileme gücünü de test etmek amacıyla, Hükümetin açlık grevlerine ve sonrasında yaşanacaklara seyirci kalacağı şeklindeki değerlendirme ve varsayımlara doğrusu hiç inanmak istemem. Çünkü bunlar iktidarların asla başvurmaması gereken son derece tehlikeli denemelerdir. 

 

Öcalan’ın Kürtlerin önemli bir bölümü üzerindeki etkisi konjonktürel bazı dalgalanmalar geçirmiş olsa bile, onun yerine ikame edilebilecek başka bir aktörün olmadığı açık.

 

Adalet Bakanı’nın bazı açıklamalarda bulunması olumlu, ama bu noktadan sonra bir etkisi olmuyor. Bu nedenle, Hükümet mensubu olmayan bazı kişilerin doğrudan gözlemi ve temasına dayalı bir bilgilendirme daha etkili olacak ve yeni gerilimlerin doğmasını önleyecektir.

 

Gecikmenin haklılığı ve anlamı yok.

 

“Silahlar sussun, siyaset konuşsun” deyip, yüzde 13’lük bir destekten sonra kendimizi “devrimci halk savaşı”nda bulduğumuz; “özyönetimler ilan ediyoruz” derken, hendekli barikatlı kent savaşlarının ortasında kaldığımız gerçeğine, Öcalan fırsat bulur da konuşursa nasıl bir izahat getirecek, merak edenlerdenim.

 

AK Parti hükümeti’nin barış ve çözüm sürecinde verdiği kimi sözlerini yerine getirmemesini, kimi anti-demokratik tavırlarını ve baskılarını, başkanlık projesini, Suriye’deki hesaplarını ve daha binbir türlü şeyini, hattâ, biraz abartayım, ”Kürt Hareketini savaşa zorlamasını” gerekçe gösterip, barış sürecinin bitirilmesi ve  “mecburen” savaşa yönelinmesini nasıl değerlendirecek, öğrenmek isteyenlerdenim.

 

Bırakın, Abdullah Öcalan görüşme hakkını kullansın ve konuşsun! 

Önceki İçerikÇukurca’nın perde arkası ortaya çıktı
Sonraki İçerik‘Avrupa kendi değerlerine ihanet ediyor’