Eşik

Kadınların yemek pişirme saati, güne gidip gitmeyeceklerine göre değişir bu sokakta. Kimi sabah adamlar işe gider gitmez başlar, mevsimine göre karışık dolma bir de çorba mutlaka. Yaz ise kızartma kokusu sarar sokakları. Kuru köfte yanında. Oğlanların eli mutlaka uzanır patatese ve köfteye, anneler bir tane patlatır o ele. Akşama kalsın, bir elleme, derler sonra dayanamayıp bir tabağa ayırıp önlerine koyarlar.

Tabaklar mahallesi, Zeynep Kâmil’den Tunusbağı’na kadar uzayan, yayılan kocaman bir mahalle, bir semt neredeyse. Hafif yokuşlar, dik yokuşlar, birbirini paralel kesen sokaklar, hepsi burada, Tabaklar’da. Bir yanı Karacaahmet’e dayanıyor üstelik. Sessizlerin barınağına.

Dönme dolap sokaktan gir, ilk sağa dön. Yol kıvrılarak ilerler. Sen hep sağdan ilerle, yürürken sağda bir yatır göreceksin onu da geç. Az daha ilerlediğinde sol tarafta üç sıra ahşap ev, yıkılacaklar sanırsın, yıkılmazlar. İçinde yaşayan Erzincanlı aile kalabalık. Üç eve birden sığamıyorlar öyle kalabalıklar, kadınlar çarşaflı, adamlar normal. Çocuklarından sadece ikisi bizim lisede. Biri kız, biri oğlan. Geç orayı da, o dar yolu geçip bitirince yol üçe ayrılacak, sen tam ortadakinden devam et. Divitçiler sokağı orası. Sokağa girdiğin zaman yetmişli yıllarda deniz kumuyla harçları karılmış apartmanlar göreceksin. Birkaçının duvarı ürkütücü mozaiklerle süslenmiş.

Balkonlardan balkonlara çamaşırlar gerilmiş.  Arada kalan birkaç ahşap evde hayat devam ediyor. İçe dönük evler bunlar. Kahverengiden siyaha dönmüş cephelerinde yarı açık pencerelerinde perdeler uçuşur. Kapısının önüne sandalyeler atılmıştır ve komşu hatunlar iki şekerli çaylarını şıngır şıngır karıştırarak az biraz soğuturlar. Pötibör bisküvilerin yanında ortası kaymaklı bisküviler, bir de kısır olur mutlaka. Kısır hep Antepli ya da Adanalı komşudan. Köşedeki bakkalın en sevilen ürünleri bu kaymaklılar. Bakkaldan içeri gir, loş bir dükkân. Deterjanlar, yağlar, kola kutuları, bakliyatlar, unlar, çaylar raflarda. Fazla da bir çeşit yok zaten, camlı dolapta ekmekler, tezgâhın üstünde kocaman balon bir cam kavanoz. İçi sakız dolu, seç, beğen al. Daldır elini içine. Top sakızların sarılı, kırmızılı, yeşilli olanları en sevdiğim. Alırsan onlardan al, unutma. Soğutuculu bir dolap var içerde, ara ara durdurur bakkal, tasarruf tasarruftur, der. Dolabın içinde sanayağı, beyaz peynir, tulum peynir ki memleketten gelmiştir. Tereyağı olmaz, o zamanlar tereyağı ve zeytinyağı bakkallarda satılmaz. Pek de aranmaz, mis gibi sanayağı varken. Canım sanayağı yemeğe kat, pastaya böreğe, ekmeğine sür, bolca toz şeker ekele üstüne. Şahane tatlı sana.  Bakkaldan bir külah çekirdek almayı unutma. Soran gözlerle bakacak sana tezgâhın arkasından. Senin yabancı olduğunu şıp diye anlar, radarları yabancıları görünce anında çalışır. Kapağı düşmüş gözleriyle sana bakacak, telaş etme. Bir yerden gözüm ısırıyor, diye düşünecek ama çıkartamayacak. O da yaşlandı çünkü, hesabı hâlâ kuvvetli ama yüzleri bir de isimleri az biraz karıştırıyor. Tezgâhın arkasındaki küçük tüpte menemen yapıyordur mutlaka, kokusu karnını acıktırır, davet bekleme, etmez. Her bakkala gireni yemeğe çağırsam iki güne kalmaz batar der, hep aynı şey dudaklarında. Sen gene de afiyet olsun, hayırlı günler de çıkarken, buraların adetidir. Hayrolsun hepimize, diyecek sana. Elini göğsüne vur hafifçe, birkaç kere. Çık bakkaldan. Arkanda menemen kokuları.

Sokakta ilerledikçe evlerden taşan müzik sesini duyacaksın. Ballı lokma tatlısı, aman hadi hayırlısı, emin ol ya kapının önünde ya içerde birkaç küçük kız bu şarkıyla dans ediyordur. Bıkmadan dinliyorlar, şarkı ağzına dolanıyor insanın, takılıp kalıyor. Küçük kızlar grup halinde dans etmeyi keşfettiler sonunda. Şu sözleri ipe sapa gelmez şarkı, şarkıyı söyleyen minyon kızın büyüsüyle kasıp kavuruyor Tabaklar’ı. Hiç bitmeyecek gibi duran şarkı kız çocuklarının aklını başından aldı. Sorsan büyüyünce ne olacaksın diye hepsi ballı lokma tatlısı diyecek sana. Şarkıcı kızın adını bu sanıyorlar zira. Takıldın şarkıya biliyorum, söyle içinden, yokuşu kolay çıkarsın. Bir hatıra kalır sana, bir ses.

Kadınların yemek pişirme saati, güne gidip gitmeyeceklerine göre değişir bu sokakta. Kimi sabah adamlar işe gider gitmez başlar, mevsimine göre karışık dolma bir de çorba mutlaka. Yaz ise kızartma kokusu sarar sokakları. Kuru köfte yanında. Oğlanların eli mutlaka uzanır patatese ve köfteye, anneler bir tane patlatır o ele. Akşama kalsın, bir elleme, derler sonra dayanamayıp bir tabağa ayırıp önlerine koyarlar. Bazısı yenilmez çocukların aç bakan gözlerine, ekmek arası salça sürer verir eline, sonra yallah sokağa, der. Evler temiz kalmalı. Yere serdikleri örgü paspaslar silkelenir pencerelerden, altına işeyen evlatların yatakları güneşe atılır. Ara ara balkonlara atılmış halıları görürsün, evin yeni yetişen kızlarının eline verilmiş halı dövme sopalarının sesi yankılanır mahallede. O sopaların ucunda nedense yaşam çiçeğine benzeyen demirden bir desen. Yeni yetme kızlar cam silmek ve toz almak zorundadır. Utanırlar cama çıkmaya çünkü köşe başlarında oğlanlar birikir öbek öbek. O oğlanlardan biriyle bakışıyordur illaki ve çıkma teklif etmesini bekliyordur gizli gizli. Evi ben süpüreyim sen camları sil n’olur, derler annelerine. Anne kurnaz, bilir kızının hesabını, o oğlanla çıkmasını engellemenin en iyi yolu evde iş yığmaktır önüne, öyle sanır. Kızlar daha kurnaz. Her bakkala çıktıklarında ya da okul çıkışı oğlanlar bekler onları. Anneler gündeyken kaçamak çay bahçeleri, okul yolları nefes aldırır kızlara.

Sen bunları bilmezsin. Sen burada yaşamadın hiç, annen çalışan bir kadındı eminim. Gün nedir bilmemiştir. Her yağmurlu günde evde olmayı, ya da komşuyla kakaolu kekli kahve içmeyi özlemiştir. Sen o zaman da bunu anlamamışsındır. Annen evde yokken dolaplarını, çekmecelerini karıştırırken en gerilere saklanmış pembe seksi geceliğini bulduğunda da şaşırmışsındır. Yakıştırmamışsındır, annenin gençliğinden kaldığına emin olmuşsundur. Belki giymişsindir birkaç kere. Eline bir saç fırçası alıp, aynanın karşısında şarkı bile söylemişsindir. Yapmışsındır eminim.

Tabaklar’ı kesen ikinci paraleli gördün, bu yollardan sağa gideni seçersen Cemevi’ne çıkarsın, Karacaahmet’e komşudur orası. Mahallenin kimi kadınları her gün yemek pişirir götürür Cemevi’ne. Fakir fukarayla paylaşsın nasibini diye. Bu kadınlar sıfırdan yaptılar o Cemevi’ni. Adamları işe koştular. Yardım topladılar. Dört duvarı çıkınca boyasını, badanasını hep onlar yaptı. Sandalye bulamayınca duvarlara bitişik sıralar yaptırdılar. Cemevi’ne bitişik mübarek yatırın yanından açılan daracık kapıdan girince iç avluya çıkarsın önce. Çay ocağında iri memeli, yaz kış aynı yün süveteri giyen kadınlar görürsün. Ellerini gökyüzüne açar, çok şükür, diye dua ederler gelen gidenin karnı doyunca. Ortalığı temizler, bulaşıkları yıkar evlerine öyle dönerler. Sen o sokağa sapma şimdi. Geç orayı, merak ettinse hâlâ orada duruyor ve artık masaları, sandalyeleri ve kocaman bir yemek salonu var. Aşevi hiç durmadan çalışıyor.

Sen sola da dönme. Orada benim ilkokulum var, yolun sonunda. Mandolin çaldığım okulum. Neden mandolin, diye sorma ben de bilmiyorum. Oysa okuldan az aşağıya yürüyünce saz yapan bir amcanın dükkânı vardı, içerisi talaş kokan. Divan’dan cüra’ya. Cuma pazarının kenarına denk gelir, sen hiç bilmezsin oraları. Hayran bakardım o sazlara. Mandolin yerine onlara heves ederdim. Nedense arabeskle bir tutulurdu o zamanlar. Ne yazık.

Sen o sokağa da girme. Dosdoğru yürü, sapma. Yokuş biraz daha dikleşecek. Ucunu göremeyeceksin. Simit fırınını geç, ya da geçme, kendine çıtır bir simit al. Tadına doyamazsın. Artık sayısı iyice azalan anam babam usulü o fırının simidini bir kez tadınca başka yerden yiyemezsin. Mis gibi kokar ortalık. Yürümeye devam et. Sen sağında kalan apartmanların isimlerine bakmaya başla artık. Sırasıyla İyimser apartmanı, Huzur apartmanı, Çile apartmanı, Gün apartmanı, Danış apartmanı sırayla say. İsimleri iyi, evler kötü. Kapıları yarı açık, merdivenler daracık. Çoğunun yıkılma zamanı gelmiş de geçiyor. Kentsel dönüşüm bir türlü giremiyor buralara, para yok kimsede. Belki emekliliğine saklamış birkaç kişi. Birkaç tanesi de yazlık almış Ayvalık, Akçay ama en çok Silivri’den. Silivri Selimpaşa’dan. O zamanlar denizi de kendisi de güzeldi Selimpaşa’nın. O yılların en popüler yeri. Annemin bankasının kampı vardı oralarda. On beş gün boyunca en mutlu ve en mutsuz olduğumuz yer. Kız kardeşim Gülçin’le annemin otoritesi altında tatil yaptığımız yer. Ders çalış, küçük kardeşin Hünkar’a bak, akşam dokuzda odada ol. Çalışma kampı bir nevi. Balkonda çekirdek çitleyerek sahilde eğlenen yaşıtlarımızı seyrederdik. Bir fotoğrafımız var o günlerden Gülçin’le. Saçlarımız iyice açılmış güneşten, başak sarısına dönmüş, tenimiz ışıl ışıl. Mayolarımız üstümüzde kumsalda gülümsemişiz fotoda. Öyle güzeldik. Bir bakan bir daha bakardı. İkiz sanırlardı çoğu zaman. Ben on üç ay büyüktüm kardeşimden, o benden daha uzundu. Sarışın, uzun boylu, iyimser iki kızdık. Birbirimize çok düşkündük biliyor musun, nereye gitsek beraber. Oğlan kardeşim kucağımızda değilse eğer annemin dizinin dibinde. Onu ayrı sever, babamı çok. Biz birbirimize kalmıştık anlayacağın.

Sen şimdi bırak Selimpaşa’yı. Apartmanlara bak. Bizimkini görmen lazım artık, en güzeli o. Katta iki daire. Biri sokağa diğeri arka bahçeye bakıyor. Annem arka bahçeye bakanı seçmiş alırken. Hem sessiz hem mahrem olur diye. Arka balkon camla kaplanmış, çoluk çocuk sarkar, düşer diye. Apartmanın adını düşündüm bir an, gözlerimi kapattım. Baktığım yerde bir karanlık var. Adı gelmiyor aklıma. Sen okusana sırayla isimleri, ben sana tamam diyeyim. Kanaat, Aile, Yonca değil, Eşik apartmanı. İşte o Eşik apartmanı. Kapıya gel. Kapalıdır. Ağır demir kapı hep kapalıdır. Sekiz zil say, üçüncünün sokak tarafındakine bas uzun uzun. Zilde isim yok biliyorum, aldırma. Ordadır o. Tek başına. Dışarı çıkmaz hiç, yürümekten ama en çok merdiven inip çıkmaktan hoşlanmıyor. Nereye gideceğini unutuyor daha kapıdan çıkarken. Eve geri dönüyor uzun yoldan geldiğini sanıp, yorgunum, diyor kendi kendine, çok yorgunum.

Sen çık üçüncü kata, anahtarın var nasılsa aç kapıyı. Kilit biraz oynak, birileri gelmiş yoklamış bir gece. İçerden televizyonun sesini duyunca kaçtılar muhtemelen. Tornavida izleri duruyor, korkma. Kapısı açılacak ev çok buralarda. Gelmezler bir daha. Sen içeri gir, ayakkabılarını girişte bırak, deri misafir terlikleri bekliyordur seni, giy onları da. Evin loşluğunda ilerle. Salon salomanje açılacak önünde. Büfenin üstündeki çerçevelere bakmayı ihmal etme. Benim ve Gülçin’in ama en çok Hünkar’ın fotoğrafları nizami bir şekilde dizilidir. Benim düğünümde çekilen birkaç fotoğraf arkalarda.

Daha liseyi bitirmemiştim. Mimarlık okumayı hayal ediyordum, Gülçin seneye ben de girerim, beraber çalışırız, diyordu. Bayılıyorduk kurduğumuz hayale. Evler çizecektik, aydınlık, ferah. Meydanlar, parklar. Annem saçma buluyordu hayalimizi, en güzeli öğretmenlik, diyordu. Kışın çalış, yazın tatil yap, mis gibi hayat diyordu. Tercih formunu doldurduğumda, gelip bakmış hiç eğitim fakültesi yazmadığımı görünce kıyameti koparmıştı. Yırtmış atmıştı formu. Ertesi gün ağlamaktan şişmiş gözlerimle okulun yolunu tutmuş, yeni bir form vermesi için müdür yardımcısına yalvarmıştım. Kardeşim yırttı demiştim, çok yaramaz. Ben görmeden karalamış önce sonra yırtmış. Ağır konuşmuştu müdür yardımcısı Sabiha Hanım. Senin için bu kadar önemli bir evraka sahip çıkamıyorsan hiç girme çocuğum o sınava, demişti. Karşısında ağladıkça gözlerim ve burnum iyice şişmişti. Çalışkanlığımın hatırına yeni bir tane bağışlamıştı bana. Eve dönmüş annemi beklemiştim akşama kadar. O gelince beraber doldurduk formu. O yazdı, ben bekledim. Sonra sınavdan birkaç hafta sonra annem bir adamın fotoğrafını getirdi eve. Bu, dedi senin evleneceğin adam. Bankanın mudilerinden, hatırı sayılır biri, Ordulu. Çok beğenmiş seni. Adam müteahhit, durmadan ev yapıyor. Sen de mimar olmak istiyordun işte. Al sana hayallerini gerçekleştirecek bir adam.

O hafta sonu geldiler biliyor musun, söz kesildi. İki hafta sonra nişan. İki ay sonra düğün. Kulüp Reşat vardı o zamanlar Plaj Yolu’nun sonunda, Suadiye’de. Düğünü orda istedi annem. Ferdi Özbeğen şarkı söyledi düğünümde. Kulüp Reşat’a bayılmıştım, kapanana kadar çok sık gittik oraya. Sen iyi bilirsin oraları. O sokakta yaşadın uzun yıllar.

Nişanlım Sait, benden on yaş büyük yakışıklı bir adamdı. Tatlı dilli, bana âşık. Ne istersem alıyor. Nereye istesem götürüyor. Hep sevdi beni. O kaza gününe kadar hep. Ordu’ya giderken kardeşleriyle takla attı araba, bir Sait’in boynu kırıldı, bir tek Sait öldü. Biz daha beş senelik evliydik. O zaman Gülçin öğretmen olmuş çalışıyordu. Benim yanımda kaldı bir süre. Evlendi sonra, gitti. Annemle babam gelip yerleştiler eve. Para lazımdı, Suadiye’deki evi satıp annemin evine taşındık yeniden. Ben yavaş yavaş unutmaya başlamıştım o sıralar. Dolaptaki okul formamı giyip evden okula gitmeye kalkıyordum. Babam sessizdi, annem sinirli. Geçer dediler, geçmedi. Odamdan çıkmamaya başladım. Belki sokağa çıksaydım o zamanlar, Tabaklar’da yürüseydim sık sık hatırlardım bazı şeyleri. Eşiği geçemedim ben.

Annemle babamın sararmış fotoları büyütülüp duvara asılmış. Kim yaptı hatırlamıyorum. Sen ayakta kalma, geç otur. Sarı saçların çok uzamış, tenin parlıyor. Selimpaşa’dan mı geldin Gülbincim. Geç kalma bir daha annem çok kızar.

Önceki İçerik35 yaşındaki Avusturya başbakanını “devlet kaynaklarıyla propaganda” götürdü
Sonraki İçerikPeki, “Yetmez Ama Evet” değil miydi?