HDP’nin teklifi ve KCK’nin açıklaması

 

Kürt Sorunu etrafında dikkat çeken gelişmeler var.

 

HDP “Demokratikleşme için Yol Haritası” yapalım derken, KCK müzakerelerin yeniden başlaması için hükümetin dört önşartı yerine getirmesini istedi ve bir ayda sorunun çözülebileceğini iddia etti.

 

Bu konunun yeniden konuşulmaya başlaması elbette hayra alamet.

 

Peki ama, adım atılması o kadar kolay olacak mı?

 

HDP’den cumhurbaşkanına: “Önümüze geç”

 

HDP, 15 Temmuz darbesine karşı, aslında tepkisini zamanla zayıflatmasına rağmen “Her türlü darbeye karşıyız” formülünü kullanarak da olsa tavır aldı ve bunu sürdürdü. Medya yer vermedi ama yedi ilde miting yaparak darbe karşıtı pozisyonunu pekiştirmeye devam etti.

 

Parti Meclisi ise iktidar ve iki muhalefet partisinin oluşturduğu ulusal mutabakat platformundan dışlanmalarının yanlışlığına ve bundan kaynaklanan eksikliğe dikkat çekip, kendilerinin de orada yer alması gerektiğini açıkladı.

 

Hattâ, dönemin ruhuna uygun olarak, dört partinin ortak bir “ Demokratikleşme İçin Yol Haritası” oluşturmasını ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önderliğinde dünyaya birlikte açıklanmasını savundu. Bu tavrın ve bu çizginin devamı olarak, en son, IŞİD’in Gaziantep’teki o korkunç canlı bombalı katliamında yaşamını kaybeden yurttaşlar için birlikte taziyeye gitmeyi ve acıları paylaşmayı samimi bir dille teklif etti.

 

Kürt sorununu çözmeye bir ay yeter mi?

 

KCK ise dört ön şart içeren bir teklif açıklayarak, kabul görürse Kürt Sorunu’nun bir ay gibi kısa bir zamanda çözülebileceğini iddia etti.

 

15 Temmuz darbesinin yarattığı uzlaşma iklimindeyiz madem,  birçok soruna yeniden ve farklı bir gözle bakmayı deneyebiliriz. Yeni bir başlangıç yapmak üzere, ülkenin birçok kurumu ve sorun alanının demokratik ve çoğulcu bir anlayışla ele alınıp yeniden inşa edileceği vadediliyorsa, Kürt Sorunu’na da neden o pencereden bakılmasın!

 

Bakalım bakmasına da, bu o kadar kolay olur mu?

 

Memleketin ruh halini görmek istemeyince

 

Önce PKK’dan başlayalım.

 

Malûm kanlı bir darbe girişimi yaşadık. Çok sayıda yurttaş hayatını kaybetti. Binleri aşan yaralı var. Ordu, polis, yargı ve birçok devlet kurumu kuşatılmış ve içten çökme noktasına gelmiş. Fethullahçı Çete’nin mağdur etmediği asker, polis, öğretmen, işadamı, kendi halinde vatandaş neredeyse kalmamış.  Toplum, hem ilk kez bir darbeyi püskürtmenin coşkusunu, hem de kaybettiklerinin ve ülkenin bu duruma düşmesinin derin üzüntüsü ve endişesini yaşıyor.

  

Durum böyleyken, PKK Türkiye’de oluşan infiali ve ortak direnişin yarattığı yeni ruh halini gördüğüne ve anladığına dair pek bir işaret vermedi. Çok sayıda asker, polis, korucu ve sivil yurttaşın ölümüne neden olan bombalama ve saldırı eylemlerini artırarak sürdürdü.  

 

Bazen, eş zamanlı eylemleriyle FETÖ ve IŞİD’le aynı hatta olduğu şeklindeki toplumsal algının yerleşmesi ve güçlenmesini umursamaz gibi davrandı. Geçen yazdan beri devam eden hendek ve kent savaşları politikasının, uğranan ağır kayıp ve yıkımların sorumluluğunu neredeyse tamamen AKP iktidarına bağlayan izahatların da pek kimseyi tatmin etmediği biliniyordu. 20 Ağustos tarihli son açıklamasına kadar durumda değişen, farklı bir şey yoktu.

 

“Hem bomba patlatırım, hem masada otururum” olabilir mi?

 

15 Temmuz’la birlikte devlet kadrolarında dağılma, kontrol dışına çıkma, paralize olma hali görüldü.  Ardından gelen ise iktidarın Fethullahçılara dönük sert bir tasfiyesiydi ve bu halen devam ediyor. Bu dönemde PKK tarafından bombalı araçlarla düzenlenen ağır saldırılar ise HDP dahil herkes tarafından ağır eleştirilere uğradı.  Ülkenin darbe girişimiyle içine düştüğü zafiyetten örgütün fırsatçı bir şekilde yararlanmaya çalıştığı şeklindeki yorumlara karşı, en sıkı taraftarları bile söyleyecek fazla söz bulamaz noktaya geldi. 

 

Bütün bunlara bakınca, KCK’nın bir yandan bombalamalara devam edip, öte yandan dört maddelik ön şart sürmesinin bir rasyonalitesinin olduğu çok şüpheli görünüyor. Türkiye’de hayat ağır can kayıpları ve yıkımlarla akıp giderken, herhangi bir iktidarın KCK’nın ileri sürdüğü o şartları kabul edip görüşme masasına oturmasının kolay gerçekleşecek bir şey olmadığı kabul edilmelidir.

 

Buna karşılık, kestirip atmak da doğru olmaz. Çünkü sorun çok ağır ve yıllar geçtikçe karmaşıklaşıyor, onarılması zor ve derine işleyen yaralar açıyor.  

 

Darbe girişiminden birkaç gün sonra Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik “Eğer darbe başarılı olsaydı, Kobani’den sınıra gelen silâhlı güçler Ceylanpınar civarında sınırdan içeri gireceklerdi”  dedi ve bunu Suriyeli bazı kaynaklara dayandırdı. Benzer haberler halen çıkıyor. Hattâ, Fethullahçılar ile bazı PKK’lıların darbe öncesi ve sonrasında Kuzey Irak’ta görüştükleri ve işbirliği içinde oldukları bile ileri sürüldü. Bunlar da kafaları iyice karıştırdı, yanıtlanması gereken soruları artırdı. IŞİD’ın Gaziantep’deki Kına Gecesi’ne canlı bombayla saldırıp 51 vatandaşımızı katletmesinden sonra, PKK’yı FETÖ ve IŞİD’le birlikte değerlendirme eğilimi güçlendi; birbirleriyle belirli ölçüde irtibatlı olduklarına dair söylemler daha da çoğaldı; hava iyiden iyiye bulandı. Yani iddialar ve güvensizlik artık tavan yapmış durumda.

 

PKK’nın açıklama yaptığı günlere denk gelen başka noktalar da var.

 

Dengeler değişiyor

 

Türkiye’nin Rusya ve İran’la şimdiye kadar olandan biraz daha farklı ilişkiler geliştirmeye başlaması, buna bağlı olarak karşılıklı gidip gelmeler, yeni bir dönemin işaretini veriyor.  Ankara’nın Suriye Sorunu’na ve Esad’a bakışında da değişiklikler olabileceğine dair, ihmal edilemeyecek işaretler var. Tam bu sırada Haseke bölgesinde rejim güçleriyle YPG arasında başlayan çatışmalar, bölgede yeni siyasal dizilişlerin habercisi gibi.

 

FETÖ’nün başı ve darbe girişiminin asıl sorumlusu sıfatıyla suçlanarak Türkiye’ye teslimi istenen Gülen konusu, Türkiye ile ABD arasında ciddi problem ve galiba bir süre daha böyle olmaya devam edecek. Ama daha kritik olanı, Suriye konusunda halen süren anlaşmazlık alanları. Bunların başında da ABD’nin PYD kantonlarına nihai yaklaşımının ne olacağı geliyor. Türkiye için asıl kriter bu. PKK, Türkiye’ye yaptığı 20 Ağustos tarihli teklifinde ön şartlar kabul edildiğinde sorunun çözüleceğini ifade ediyor — ama tarafların mevcut ve uzun süredir uyguladığı politikaları tayin eden olguların hemen değişebileceğine dair belirtiler yetersiz veya hiç yok gibi. Değişim belirtilerinin yetersizliği bir yana; güvensizliği ve karşıtlığı inşa eden ne varsa hepsi yerli yerinde duruyor.

 

İnandırıcılık sorunu olduğunu bilelim

 

Hiç şüphesiz, PKK’nın tekrar demokratik diyalog ve müzakere zemini oluşmasını istemesi ve bazı konuları tartışma zeminine getirmesi olumlu bir gelişmedir. Ama üstesinden gelinmesi epey zor bir inandırıcılık sorunuyla birlikte, yukarıda işaret etmeye çalıştığım, Suriye’deki ilişkiler ağının yarattığı kuşku ve caydırıcılık da var.

 

Ayrıca, özellikle 23 Temmuz 2015’ten sonra yaşanan kanlı olayların, PKK/KCK’ye karşı toplumda iyice pekiştirdiği sert yargıları hiç unutmayalım. Bu bakımdan, hazır toplumsal iklim özellikle kutuplaşmanın zayıflaması yönünden epeyi değişmiş ve toplumsal uzlaşma ruhu doğmuşken, PKK’nın da buna katkı sunması isabetli olurdu. Örneğin, güven verici bir adım olarak bir ayda çözülebileceğini ileri sürdüğü Kürt Sorunu için, çok can yaktığını yıllardır döne döne gördüğümüz silahlı mücadeleyi, artık Türkiye’de sürdürmeyeceğini ilan etse olmaz mıydı?  Belli ki, en azından şimdilik öyle düşünmüyor.

 

Herşeye rağmen bu kapı yeniden açıldığına göre, HDP ve bütün toplum PKK’yı bu adımı atmaya davet edebilir.   

 

Suriye’de başlayan, Suriye’de biter!

 

Böyle bir adımın atılması halinde, PKK’nın açıklamasında sıraladığı dört ön şartın çok ötesine geçilip süreç olağanüstü hızlanabilir.

 

Ancak bu mümkün müdür; gelişmeler öyle bir noktaya gelmiş midir?

 

Suriye’de izlenecek politika hususunda Türkiye, PKK-PYD ve ABD ile ortak bir zemine ve anlayışa gelmeden, bizdeki Kürt Sorunu’nun çözümünde çok anlamlı bir gelişme olacağı şüphelidir. Barış ve çözüm sürecinin çökmesine esas oradaki anlaşmazlık neden olduğuna göre, o ortadan kalkmadan nasıl olacak?

 

HDP’ye vur ama öldürme!

 

İşte HDP’nin “ Demokratikleşme için Yol Haritası” teklifi ve yaklaşımı burada anlam taşıyor ve imkân sunuyor. Gerçi HDP kendisine yönelik eleştirilerin bazılarını hak ediyo. Buna rağmen,  Kürt Sorunu çözülmek isteniyorsa bu partinin demokratik siyasal zemindeki varlığının halen son derece önemli olduğunu görmeliyiz. O alandan yükselecek taleplerin önemli bir bölümünün bu parti tarafından dillendirileceği aşikâr. Atılacak her olumlu adımın bölge insanına taşınmasında ve anlatılmasında kıymetli bir rol oynayacağı da belli.

 

Onun yok sayılması, baskı uygulanması ve toplum indinde sürekli olarak ötekileştirilip, 59 milletvekiline rağmen parlamento zemininden bile dışlanması akıl kârı değildir. PKK kaynaklı saldırı ve eylemler karşısında diğer muhalefet partilerinin kurduğu cümleleri kurması beklenemez. Bu tavrı eleştiri konusu da olabilir, ama demokratik siyaset platformundan aşağı itilmesi suretiyle elde edilecek durumun, bugünkünden daha iyi olacağı şüphelidir.   

 

Son bir yıldır olan bitenin, bu partiyi ne kadar açmaza düşürdüğünü ve çaresizliğe mahkum ettiğini kendilerinin görmediği, anlamadığı ve farkında olmadığı varsayımı da gerçeği ifade etmez. PKK’ya “Madem meseleler bir ay içinde çözülebilecek kadar kolaydı, neden şehirlerin yıkımına ve insanların ölümüne yol açan bir savaş çizgisini sürdürmekte ısrar ettiniz?” diye soranları ve sorgulayanları  olacaktır.

 

Bu bakımdan, HDP binalarına yönelik çok denenmiş ve anlamı olamayan operasyonlar,  Özgür Gündem gazetesinin kapatılması ve çeşitli duygu ve düşüncelerle dayanışma içinde olmak üzere orada yazı yazan aydınların tutuklanması, demokrasiye ve geleceğe umudu kırdığı gibi, hiçbir şeyi de kolaylaştırmıyor. Buna karşılık belediyelerin kayyuma devri, Hakkari ve Şırnak’ın ilçe yapılması gibi gibi bölge seçmenlerini rencide edecek adımlardan vazgeçilmesi isabetli olmuş ve yüreklere su serpmiştir.

 

Hepimiz farkındayız, karşılıklı güvensizlikler zaten epey zamandır hayatımızı yeterince zorlaştırdı. Bu nedenle, 15 Temmuz sonrasında toplumumuzda görülen demokrasi, huzur ve güvenlik içinde birarada yaşama arzusu ve arayışının sunduğu fırsatı bu kez değerlendirmeliyiz.

 

Bundan yıllar önce, galiba 2000’lerin başıydı, Ahmet Türk ve bazı Kürt siyasetçiler, o zamanın ÖDP yöneticileri olarak bizleri bir sohbete davet etmişler ve partileri birleştirmeyi önermişlerdi. Gerekçeleri “Kürtlerin silahlı mücadeleden ve bağımsız ayrı devlet fikrinden artık vazgeçtikleri, bunu doğru ve gerçekçi bulmadıkları” şeklindeydi. Ortak bir parti içinde, demokrasi, eşitlik ve özgürlüğün şekillendirdiği Türkiye için birlikte mücadele etmeyi teklif etmişlerdi.

 

Bu konuda samimi bir mücadele içinde olanlara inanmaya devam etmenin, bu ülkeye bir zararı olacağı kanısında değilim.

 

Önceki İçerikSaldırılar ve PKK-HDP
Sonraki İçerik‘Türkiye AB için anahtar ülke’