JİTEM’ci albay ve Cumartesi Anneleri

 

Bir zamanlar devlet içindeki çeteler tarafından öldürülüp cesetleri yok edilen yakınlarını aramak ve feryatlarını duyurmak amacıyla Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydanı’nda toplanmalarının üzerinden tamı tamına 601 hafta geçmiş.

 

Bu vahşet,  90’lı yılların başında Çiller-Güreş-Ağar üçlüsünün PKK’ya karşı başlattıkları “Düşük Yoğunluklu Savaş” stratejisinin ürünüydü. Devlet içinde özel ve yasadışı bir örgütlenmeye gidilmişti. Bu örgütün öne çıkan faaliyet ise ölüm listeleri çıkarıp kuytularda bazı Kürtleri, solcuları ve Alevileri öldürerek cesetlerini yok etmekti.

 

Bu iş devletin polis, asker, jandarma ve MİT gibi güvenlik örgütlerinin içinde çeteleşmiş gruplara yaptırıldı. Aralarında, bir zamanların adı önemli cinayetlere karışmış ünlü ülkücüleri de bulunuyordu. Varlığı hep reddedilen, ama Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde oluşturulduğu yaygın olarak kabul edilen JİTEM isimli yasadışı yapılanma ise bu işlerin tam göbeğindeydi. 

 

Evet, nisyan toplumsal bir sorunumuz ama…

 

Binlerce insan bir biçimde kaybedildi. Kuytularda, kuyularda cesetleri bulundu nice zamanlar sonra.

 

Susurluk Skandalı olarak tarihimize geçen bir kazayla birçok şey ortalığa saçıldı.

 

“PKK ve bölücülüğe karşı milli mücadele yürütüyoruz” diyerek, haraç ve uyuşturucu ticaretine dayanan silahlı menfaat ve ölüm şebekeleri oluşturulmuştu.

 

Devletin resmi güvenlik güçlerinin bazı mensupları ile aşiret, mafya ve siyaset alanından kişiler de bu yapılanmanın içindeydi. Katliam suçlusu oldukları için aranan kimi ultra-milliyetçiler de tetikçi olarak görev yapmak üzere bu illegal örgütlenmede yer almıştı.

 

Sonuç binlerce insanın ölümü ve kaybolmasıydı.  Bir zamanlar Latin Amerika ülkelerinde yaşanan, inanılması güç olaylar, Türkiye’de de başlamıştı.

 

Devlet korumalı çetelerin yaptıklarınınTürkiye’ye bedeli çok ağır oldu. 

 

Cumartesi Anneleri ne unuttu, ne de unutturdu

 

Cumartesi Anneleri kaybedilen yakınlarını aramaya, Türkiye ise bedel ödemeye halen devam ediyor.

 

Aradan bunca yıl geçti, devlet niçin bu insanların arayışlarına tatmin edici bir cevap bulamadı diye hayıflanırken,  sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi, o dönemin aktörlerinden bazılarının yeniden sahneye çıkıp, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası doğan boşlukta rol kapma heveslerine şahit oluyoruz. 

 

Halbuki bunların çoğunun 1993-1996 arasına damgasını vuran Kürtlere karşı “düşük yoğunluklu savaş”ta neler yaptığını da; 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelen AKP’nin tedirginlik  yıllarında onu devirmek için hangi darbe hesapları ve kumpaslara giriştiğini de, bilmeyen ve duymayan kalmadı.

 

Ergenekon dâvâlarının FETÖ’cü polis, savcı ve yargıçlar eliyle çığrından çıkarılarak duvara toslaması ve nihayetinde sonuçsuz kalmış olması, bu otoriter-vesayetçi zihniyete dair somut ve tarihî gerçeği fazla değiştirmiyor.

 

Dönüp dolaşıp aynı noktaya mı geliyoruz?

 

25 Eylül 2016 tarihli Yeni Şafak gazetesi, o dönemde kritik bölgelerde görev alan ve JİTEM’i kuranlardan biri olarak bilinen emekli albay Hasan Atilla Uğur’la yaptığı röportajı manşetten vermek suretiyle, bu otoriter ve vesayetçi zihniyetin aklanma ve bu yeni dönemde rol kapma hesaplarına âlet olmadı mı diye sormaktan kendimi alamıyorum.

 

Eğer ardında şimdilik göremediğimiz başka bir neden, örneğin bazı alanlarda FETÖ’cülerden boşalan yeri, en azından bir süre için, eski vesayet rejiminin Yakup Cemilleriyle doldurulmasına zemin hazırlamak gibi bir hesap yoksa, bu yayını en hafifinden bir siyasi sorumsuzluk örneği olarak değerlendiriyorum.

 

Medya da bu tuhaf röportajı gördü ve tepkisini verdi. Serbestiyet’ten Oral Çalışlar ve Alper Görmüş, Habertürk’ten Nihal Bengisu Karaca ileri sürülen iddiaları ele alıp eleştirdiler. Emekli albayın temsil ettiği, herkesi düşman gören, çıkışı daha da otoriterleşmede bulan zihniyeti reddettiler ve böyle bir röportaja yer verilmesinin yersizliğini ortaya koydular.

 

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un yaptığı açıklama ve hükümet adına ifade ettiği eleştiri de, o röportajı gündemin biraz alt sıralarına itti. Kurtulmuş konuşmasında,  ikinci bir darbe girişiminin olacağı yönünde bir bilgiye sahip olmadıklarını, toplumda korku ve endişe yaratacak mesnetsiz sözleri tasvip etmediklerini belirterek panik tacirlerine sınır çekti.

 

TBMM’deki muhalefetten ise kimse bu iddialara fazla yüz vermedi.

 

Sansasyon tamam da, sonrası…

 

Türkiye’yi çok sarsan ve artçı şokları halen devam eden 15 Temmuz darbe girişiminin ikincisinin de yolda olduğunun söylendiği böyle bir röportaj, tabii belirli bir sansasyon yarattı. Bazı tv programları da konunun üzerine atlayıp emekli albaya mikrofonlarını uzattılar ve onu ağırladılar.

 

Ne yani, “bağıra bağıra ikinci bir darbe geliyor ama hükümet bunu seyrediyor” mu demek istiyordu bu medya organları?  Emekli albayın “kesin bilgi” dediği o tuhaf şeylere çok mu inanmışlardı? Hiç sanmıyorum.

 

Ancak, Oral Çalışlar ve Alper Görmüş’ün ifade ettikleri gibi, bu acayip fikirlere böylesine kucak açmanın bir anlamı olmalı. Bu durumdan, kendilerini iktidar çemberinin içinde gören bazı çevrelerin, eski vesayet rejiminden arta kalan otoriter ve çatışmacı ulusalcı kesimlere doğru yeni bir ilgi ve yaklaşım içerisinde oldukları şeklinde bir sonuç çıkarmak, pek hatalı olmayacak.

 

Zaten devletin kritik kurumlarında yeniden yapılanma ve yeni personel arayışının yaşandığı günlerdeyiz. Boşalan alanlara doğru muhtelif kesimlerden bir koşuşturma olduğu duyuluyordu. Malum ulusalcı asker ve sivil bürokratların da buna dahil olmak istediği; bunun gerçekleşmesi için de iktidar merkezine yakın olduğunu düşünen kimilerince “içeriden” bir gayret sergilendiği düşünülebilir.

 

Yakın geçmişe şöyle bir dönüp bakınca, eski vesayet güçlerinin daha da sertleşme yanlısı olduklarını; öyle bir-iki dönemlik OHAL’le filan yetinmek istemeyeceklerini kestirebiliriz.  PKK’ya karşıyız diyerek Kürt nüfusun bulunduğu illerden silindir gibi geçilmesi istedikleri; demokrasiyi tamamen boşlayıp mümkünse Batı’yla ipleri hepten koparma niyetini taşıdıkları da kimsenin meçhulü değil.

 

Demek ki, son dönemde ortaya konulan demokrasi bazlı bir dizi uyarı ve tepkiye rağmen, kendini iktidar çemberi içinde gören bazı kesimlerde, siyaseten bütün bunları tolere edecek ısrarlı bir yönelim var. Haydi hayırlısı…

 

Emekli albay bir kez daha dikkat çekmeyi başardı

 

Emekli albaya gelince; asıl niyeti bir yana, doğrusunu söylemek gerekirse “tasarlayarak adam öldürmek”ten, “insan hakları ihlalleri”nden, “silahlı örgüt kurmak”tan yargılandığı dâvâlar kadar (ya da o dâvâlar sürerken!), bu açıklamasıyla da kamuoyunun dikkatini çekmeyi başardı. Üstelik bunu fevkalâde sorumlu bir vatan evladı edasıyla yaptı.

 

Bu röportajı veren ve JİTEM’in kurucularından olan emekli albayın, Mardin Kızıltepe’de görev yaptığı dönemde 22 sivilin öldürülmesine ilişkin dâvâlar hakkında bir şey söyleyemem. Çünkü hem bu yazının konusu değil, hem de galiba bazı dâvâları henüz temyizde.

 

Üç vakte kadar daha beteri geliyor…

 

İddialar içinde en dikkat çekici olanı, hiç şüphesiz “Kasım ayı sonuna kalmaz daha kanlı ikinci bir darbe girişiminin olacağı.” Üstelik bu bilgi kesinmiş!  Kim vermiş, belli değil. Belgesi ve tanığı var mı, belli değil. Devlet bu bilgiyi teyit eden özel bir hazırlık içinde mi? Yok, deniyor. Öyleyse medya bu bilginin nesine güvendi, teyidini nasıl gerçekleştirdi, bir türlü anlayamadım.

 

Günlerdir hep beraber koltuklara gömülüp televizyon haberlerinde izliyoruz. Orduda, poliste, MİT’te, yargıda, vakıflarda, iş dünyasında, kamuda, eğitimde, üniversitelerde, yarı özerk kurumlarda,  daha akla gelmedik sayısız alanda onbinlerce tasfiye var.  Operasyonlardan başımız döndü. Her taraf hallaç pamuğu gibi havaya savruluyor.

 

Darbeye gerçekten niyeti olanın bile ortalıktan sıvışıp, şöyle uzun bir zaman gözlerden ırak kalacağı günler, bu günler.

 

Bu kez darbeyi kim yapacak?

 

Hükümet çok kararlı ve ağı geniş atıyor; kim içine düşerse, suçlu suçsuz farketmez,  ya kapının önüne koyuyor, ya cezaevine yolluyor. “Ben suçsuzum, ben FETÖ’cü değilim” diyen diyene. Hapishaneler doldu taşıyor.

 

Henüz açığa çıkmamış hakiki FETÖ’cülere gelince, tut ki bulasın. Kaçan kaçana. Yakalayabilene aşk olsun. Bavuluna dövizleri dolduran kendini sınırın öte tarafına atmaya çalışıyor.

 

Solcular, sosyal demokratlar FETÖ’cü damgası yerken, FETÖ’cülerin kendileri ise laik takılırken, bu ikinci darbe işini kim yapacak diye merak etmem çok mu abes?

 

Ayrıca, ilkinde verdiği o kadar şehit, binlerce de yaralısı olan halk başta olmak üzere, bütün siyasi partiler ve kamu mensupları, velhasıl herkes kızgınlık içinde ve teyakkuz halindeyken, hangi akıl küpü böyle bir işe bir daha girişir!

 

Bir kere, yaşananlardan çok etkilenen ve epey yara bere alan ordu, kendini temize çıkarmak ve itibarını yeniden kazanmak, arınmak ve yeni döneme adapte olabilmek için fevkalâde üstün bir gayret içinde görünüyor. Eskisinden farklı olarak ordu, herhangi bir itiraz sergilemeden girdiği Suriye’de beklenenin üzerinde bir etkinlikle varlığını, gücünü ve bütün komuta heyetiyle siyasi iradeye sadakatini gösterirken, darbe hangi organize silahlı güçle yapılacak?

 

Birlikler, zırhlılar, tanklar, toplar şehir dışına gönderildi. Kritik yerleri kim kuşatacak?  TRT’nin önüne gidecek bir bisiklet bile yok. Hele belediyeler geçen darbe girişimi sırasında bir hayli taktik beceri edinmişken, yolların aşılması, kavşakların dönülmesi, kışlalardan çıkılması, köprülerin kapatılması nasıl olacak? Ne olacak bu müstakbel darbecilerin hali, diye sorası geliyor insanın. Emekli albay bu teknik ve taktik sorunların üzerinde hiç duruyor mu acaba?

 

Halkın tufaya gelmesi bu kadar kolay mı?

 

Efendim, eş zamanlı olarak, belirlenmiş bazı kişilere yönelik suikastler yapılacak; özellikle Güneydoğu’daki bazı il ve ilçelerde HDP halkı sokakta protesto eylemlerine çağıracak; o sırada kimliğini gizlemeyi başarmış bazı FETÖ’cü polisler de gaz sıkmak yerine doğrudan halka ateş açarak olayları başlatacaklarmış. Böylece birçok yerde halk sokağa dökülecek, iç savaş başlayacak, komşu komşuyu vuracak ve yağmalar olacakmış.

 

HDP’nin hemen kitlesini sokağa çağıracağı ne malum! Protesto eylemi düzenlemezse ne olacak? O zaman ikinci darbe de, iç savaş da fiyasko olmayacak mı? Emin misiniz — kaderini HDP’nin sokağa çıkıp çıkmamasına ve protesto eylemi yapmasına bağlamış bir darbe planıyla mı karşı karşıyayız?

 

Malum, Kürt yurttaşlarımızın yoğun olduğu o bölgeler, iller ve ilçeler, zaten bir yılı aşkın bir nevi savaş hali yaşadı. Bazı il ve ilçeler yerle yeksan oldu. Binlerce insan yaşamını kaybetti. Ekonomi çöktü. Çatışmaları gören halk taşınabilir nesi var, nesi yoksa sırtlayıp bir yakınına sığındı. Yıllardır bunca acıyı ve perişanlığı yaşamış insanlar, İmamın örgütü öyle istedi diye kolayca böyle maceraların mı peşinde koşacak! Huzur, barış ve güvenlik ihtiyacı, iş ve aş talebi tavan yapmışken, gerilim ve çatışma yorgunu halkı sokağa dökecek provokasyon üzerine kafa yormak, galiba JİTEM’cilerin mesleki bir deformasyonu olmalı.

 

İddialar arasında sırıtan Kürt düşmanlığı

 

Kabul edelim ki bu kurguda komplocu zihniyet, kendini tuhaf bir cesaret ve güncellenmiş bir özgüvenle ele veriyor. Halkı durumu değerlendirme yetisi olmayan ve her düdük öttürenin ardına düşecek bir şuursuz kalabalık olarak görüyor. Hattâ kendini öyle kaptırmış ki, bir önceki darbenin Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir halk direnişiyle püskürtülmüş olmasından bile ders çıkaramıyor.

 

Hele bu ikinci darbe iddiasında olayların ateşleneceği bölgenin Güneydoğu olarak işaret edilmesi, ilk sokağa çıkacak partinin ise HDP olarak gösterilmesi ayrıca dikkate değer.  Kürt sorununu bütün sertliğiyle yaşamış olmamıza, bundan sayısız ailenin halen ağır acılar çekiyor olmasına rağmen, ikinci darbe girişiminin en kritik rolü ne yapılıp edilip onlara verilmiş.  Senaryonun kötü adamı Kürtler. İddianın bütününde bariz bir Kürt düşmanlığı sırıtıyor. Mutlaka olaylar oradan başlayacak ve mutlaka sokağa dökülen halk illa Kürtler olacak, öyle mi!  Sormazlar mı, birinci darbe girişiminin icra alanı asıl Ankara, İstanbul ve Marmaris değil miydi diye?  

 

Bu topraklar kaç kere iç savaş gördü?

 

Tabii ki büyük emperyal güçler ve menfaatleri icabı onlarla aynı doğrultuda hareket eden işbirlikçileri, şartları kollayarak bazı girişimlerde bulunup, ülkede iç savaş algısı yaratacak ve nihayetinde ona doğru evrilecek gelişmeleri başlatmak isteyebilirler.  Ama bunların gerçekleşmesi hiçbir zaman sadece onların niyetlerine bağlı olamaz.

 

O ülkenin (ülkemizin) mevcut siyasal şartları ve sosyolojik yapılanması da önemlidir. Etnik, dini, siyasi, sınıfsal ve bölgesel fay hatları, kırıkları varsa, bunlar tetikleyici olabilir. Benzer olayların ülke tarihindeki oluşum biçimleri ve halkın bu tür olaylara yaklaşım tarzı hesaba katılmalıdır. Bunlara ilâve olarak, ülkeyi yönetenlerin o zaman dilimindeki durumları ve tutumları da önemli belirleyenler arasındadır.

 

Bu pencereden bakıldığında, evet, bizde bazı çatışma dinamikleri var. Kimi zaman çok ciddi siyasal kaosa da yol açıyor. Türk-Kürt, Alevi-Sünni, laik-muhafazakar/dindar, ülkücü-solcu gibi erilim alanları söz konusu. Lâkin bütün ülkeyi kapsayacak ve öyle hemen iç savaşa kendini hop diye atıverecek bir toplumsal yapılanmanın da, buna cevaz verecek bir halk zihniyetinin bu topraklarda güçlü olduğunu söylemek pek mümkün gözükmüyor.

 

O bakımdan, birilerinin karar vermesiyle iç savaş mekanizmasının tıkır tıkır işleyeceğini varsayan emekli albayın, bu iddia ve kehanetlerini toplumumuzun sağlam bir sosyolojik analizi ve tarih bilgisi üzerine bina ettiği çok şüpheli gözüküyor.

 

Bu denli gaddar bir darbe girişimini altetmiş halkın biraz kendinden gurur duymasının ve toplumda en azından bu hususta bir güven ikliminin gelişmesinin, “ikinci darbe geliyor kendinize gelin” sedalarıyla söndürülmeye çalışılması akıllara seza.  “İkincisi çok kanlı ve acayip berbat bir şey olacak” diyerek korkular yaratanlar,  galiba mengene gibi açtıkları kollarına “çaresiz ve zavallı” sandıkları halkın koşacağını sanıyorlar.   

 

Bari bir tek dayanağı olsa…

 

İkinci darbe iddiasında bulunurken emekli albay, kendisini doğrulayacak hiçbir kanıt göstermeden iki şey söylüyor.  Birincisi, İngiliz konsolosluğundan birilerinin bazı Kürt aşiretleriyle görüşme yaptığı, onların iç savaşa katılmaları karşılığında bankalara olan hayli büyük kredi borçlarını ödediği iddiası. İkincisi ise Daily Express gazetesinin meydana gelecek kaos döneminde İngiliz vatandaşlarının can güvenliği bahane ederek İngiltere’nin Kıbrıs’taki üssünden 10 bin deniz piyadesini Türkiye’ye sokup bir işgal başlatacağı hikâyesi. Buna ilave olarak, ABD’nin de vatandaşlarımı hava yoluyla tahliye edeceğim deyip sürece dahil olacağını ve kaos nedeniyle Türkiye’nin kendisini ülkeye dâvet ettiğini iddia ederek işgale dahil olacağını ileri sürüyor.

 

Bu röportajdan bir gün sonra İngiltere Dışişleri Bakanı Türkiye’deydi; iyi mi! Adam bu minvaldeki sorulara cevap bile vermedi. İşbirliği konularını görüşüyoruz demekle yetindi.

 

Birleşik Krallık ve ABD kafa kafaya vermiş …

 

Şimdi sorsalar NATO’yu nasıl bilirsiniz diye, samimiyetime inanın, hiç de iyi şeyler söylemem.

 

Ama bu dünya ahvali içinde, Suriye’ye bir manga asker göndermekten sakınan ABD ile onun şemsiyesi altında orada burada dolanan İngiltere gibi iki NATO üyesi, hüsranla sonuçlanmış bir darbe girişiminin ardından “ortakları” Türkiye’yi 15-20 bin askerle işgal etmeye kalkışacaklar, öyle mi!

 

Zaten yukarıda adını verdiğim gazeteciler de bunları araştırıp ciddiye alınır hiçbir yanı olmadığını ortaya koydular.  Adı geçen İngiliz gazetesinde 15 Temmuz’dan yaklaşık iki hafta sonra bir yazı çıkmış. Şayet darbeden dolayı Türkiye’de bir kaos olursa burada yaşayan İngilizler nasıl tahliye edilir diye, teknik karakterli bir yazıymış.

 

İngiliz ne söylemiş, emekli albay ne anlamış!

 

Az kalsın aşiretler ayaklanacaktı!

 

Aşiretler konusunda ise emekli albay iyice çuvalladı. İkinci darbe girişimi değil ama asıl albayın açıklamaları o aşiretlerin neredeyse ayaklanmasına yol açacaktı. Diyarbakır, Ankara, Şanlıurfa ve İstanbul’da aşiret liderleri ve temsilcileri toplantılar yaptı. Açıklamalar ve emekli albayı kınamalar birbirini izledi. Tanınmış isimler tepkilerini medyaya yansıtıp, iddiaları reddetti. Söylenenleri kendilerine yapılan bir hakaret olarak gördüklerini açıkladılar. Galiba dâvâ açma yönünde girişimleri de olacakmış.

 

Tabii bu arada gazeteci arkadaşlar da para meselesinin peşini bırakmamışlar. Özellikle bankalar ve kredilerle ilgili devlet yetkililerine doğrudan sormuşlar. Verilen cevap ne aşiretlerin öyle büyük kredi borçlarının olduğu, ne de o borçları bugüne kadar ödeyen birilerinin görüldüğü şeklinde olmuş.

 

Bayram değil, seyran değil…

 

Hani bir söz vardır, “bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü” diye. JİTEM’ci bu emekli albay, bu her biri diğerlerini yadsıyan görüş, analiz, kehanet, niyet ve iddialarını niçin ortaya attı. Doğru, iddiaların hepsi dökülüyor. Tamam, ciddiye alınır bir yönü yok, Ama mutlaka bu lâf kalabalığının arasında asıl amacını ele veren başka bir şey söylemiş olmalı. Bu röportajın bazı kesimlere yönelik bir mesajı, bir teklifi olmalı.

 

Medya, yirmi yıl önceki görevi nedeniyle hakkında açılmış ağır dâvâlarla boğuşan bu emekli albayı sayfalarına ve ekranlarına taşırken, onun iler tutar yanı olmayan  iddia ve görüşlerine inandığı ve değer verdiğinden çok, temsil ettiği topluluğun mesajı veya teklifini iktidar çemberi içinde olduğunu düşünen bir takım çevrelere taşımayı önemli görmüş olmalı.

 

Bakın, o çok iddialı lafların arasında emekli albay asıl neyi vurguluyor: “…süratle milli bürokrasiyi oluşturmamız. Hem askeri hem sivil anlamda milli bürokrasiyi mutlaka oluşturmamız lazım. MİT, TSK vb. Buralarda milli, mandacı olmayan, şucu bucu olmayan, liyakatli insanları istihdam edilmeli.” (Yeni Şafak, 25 Eylül 2016)

 

Yani demek istiyor ki “FETÖ’cülerden boşalan yerlere bizim gibileri yerleştirin. Yeni dönemin devlet yapılanmasını ve kurumların oluşumunu birlikte gerçekleştirelim. Biz biraz ulusalcıyız. Biraz da Avrasyacıyız.  Siz de Rusya’ya olumlu bakıyorsunuz,  biz de! Batı konusunda, yani ABD, AB, NATO konusunda, gelinen nokta itibariyle hükümetle anlaşabileceğimizi düşünüyoruz. Kürt meselesinde ise, geçmişimize bakın, ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız. Gelin, şu devletin yeniden inşası  birlikte yapalım.”

 

O böyle ifade etmese bile,  söylenenlere bakınca ben bunları anlıyorum. 

 

Eğer hükümet de eski otoriter, vesayetçi ulusalcıların açmak istediği yola onlarla birlikte girmeyi makul ve gerekli görürse, Türkiye’nin pek hayırlı bir yere varmayacağını söylemek herhalde kehanet olmaz.

 

Sonuç olarak, gördüğüm kadarıyla Cumartesi Anneleri kayıplarını aramaya daha uzun süre devam edecek.

 

Aşiretlerin tepkisini bakınca da emekli albayın uğraşacağı dâvâların sayısı artacak gibi.

 

 

  

 

 

 

 

Önceki İçerikAziz Sancar: Barış için Nobel’den vazgeçerdim
Sonraki İçerikSavaş iradesi, barış iradesi