Sizin pencereniz kaç m(m)²

“Sonra pencereler bozuldu” diyorum, yazımın nağmesine, ritmine, nostaljisine güzel uyduğu için. Doğaya, havaya, insana, ‘dışa’ açılırdı pencere bir zamanlar. Eve mevsimi, sokaktaki hayatı önce o taşırdı... Manzarası kıpır kıpır olunca; dışında da, içinde de geniş pervazları olurdu eski pencerelerin. Pencere çiçeklerine, kedilere, dirseği nasırlı pencere insanlarına mahsus seyirlik pervazlar...

Mektuplar, tek penceresiydi bir dönem “insancıklar”ın… Yüz yüze gel(e)meyen yahut bir türlü seslendirilemeyen kelimeler, orada buluşurdu yekdiğeriyle. Pencereden bir an görünen siluete duyulan ürkek görücü aşkı, o “pencere”den içeriye atılan cesur bir mektupla ulaşırdı sevdiceğine… Zaten zarfın ön yüzü de “pencere sembolü”ydü sanki. Açtığında Antik Yunan’dan bir üçgen alınlık… 

Misal… Baştan aşağı mektup, baştan aşağı “pencere”ydi, Dostoyevski’nin 1846’da yayınlanan ilk romanındaki Türkçeleştirilen adıyla İnsancıklar. Yani yaşlı kâtip Makar Alekseyevich ile yaşını hiç yaşayamamış gencecik Varvara (Varenka) Alekseyevna’nın mektuplara, pencerelere sığ(ın)an hikâyesi…

Romanın adı da iki “insan”ın “yoksul ve yalnız” hayatlarına “cık” ekliyordu ki,  okurlar meseleyi kendi penceresinden daha iyi anlasın, biraz uzaktan, mesafeli hissetsin. En insan hâlleriyle bile nihayetinde fâni tarihe hep insancıklar diye geçenlerin türlü hikâyeleri işte. Seviyorduk romanlardaki insancıkların hikâyesini, okuyup da şükrediyorduk.  O usulca iç geçirmeler, iç çekmeler sayılmazsa…

“Saf” bir aşk mıydı o mektuplarda/pencerelerde gezinen, kuvvetli bir sevginin, dostluğun birbirine karışmış kalabalık, vitrini loş duyguları mı? Penceresinde kaçamak bakışlar, mektubunda kaçamak kelimeler… Cüretli miydi nadiren, çokça ürkek miydi? Pek önemli değil bu örnekte. Edebiyatın hası, sahip çıkma ile bağlanma, diğerkâmlık ile “bir olma”, “o olma” ile “onun olma” arasındaki sert, ani gelgitte, netlik ayarının peşine düşmez bazen. Bırakır ortaya… Alan alır, aldığı kadarını…

Romanda Varvara yoksul, manzarası puslu-paslı penceresini, Makar’ın gönderdiği pencere çiçekleriyle canlandırır, renklendirir. Harcıâlem Kınaçiçeği “neyse”dir de, bir mektubunda “boş bulunup ağzından kaçırdığı” sardunya tutkusunun ardından gelen saksıyı görünce kanatlanır: “Hele sardunya? Kına çiçeği tamam da, sardunya ne oluyor? Eminim çok pahalıdır.” Sıralar penceresinin önüne: “Oradan daha güzel görünürler”. Çiçekler penceresini, manzarasını/hayallerini onarır, kokuları o yoksul odasını bir avuç cennete çevirir.

Perdesi çengelli iğneli pencereler

Yoksulluğun, “yok”un altını her yönüyle, olanca zalimliğiyle çizdiği koşullarda, “pencere”nin varsıllığa dair tek metafor, bir başka dünya gibi iliştirildiği satırlar. “Yoksul ve yalnız”ın hayatına sızan dünya dolusu kelimeler. Pencereli kelimeler… Mutaassıp haneler o yüzden de ürker pencerelerden. Perdelerini çengelli iğneyle tutturur bazısı; bakışlar sızmasın dışarıya-içeriye… Tehlikelidir pencereler, uygundur ardına kadar açılmaya.

Makar bir başka mektubunda, “Bugün sizi pencerede gördüm, perdeleri kapatıyordunuz” der; kelimeleri Varvara’nın Fedora’yla paylaştığı o odaya ilk başlarda sadece öyle girer. Bir başkasında o pencerenin yağan yağmurla yıkanışını seyreder. Pencerenin gözyaşları. Lâkin… Dışa açılan pencere evi, ruhu aydınlatırken, dışarıdan, pencereden eve sızan bakışlar bazen karartır da hayatı.

Penceresi cam cama dedikoduları başlar, mahallelinin: “Sizin pencerenizi işaret edip duruyorlar, bunun farkındayım. Dün size yemeğe gelirken de hepsi kafalarını pencerelerden uzatıp bakıyorlardı. Ev sahibimiz, ‘Baksanıza şeytan bir bebeğe dadanmış’ dedi.”

Vagon pencerelerinin üstadı

“Budala”da trenlerin pencerelerine de bakar Dostoyevski; üçüncü mevki vagonların pencerelerine… Ama olmazsa olmaz bir parantez açmalıyım burada. Pencerelerden pencere beğen deseler, vagon pencerelerine bakmanın üstadı bence Nâzım Hikmet’tir: “Ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım /peronda benden başka da kimseler yoktu /durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri /perdesi aralıktı /genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada /saçları saman sarısı kirpikleri mavi”…

Dostoyevski’nin penceresinden görünen yolculardan bazısı “amaçsızca dışarı bakar”; boş bakışların gizli yükü, derindeki gömü dünyası… Kimi de hep rasat bakışlı: “Yaşamda ilgi duydukları daha önemli şeyler ve görüşleri olmadığından, zekâlarının, yeteneklerinin tüm ilgisi tek bir yöndedir. Gelgelelim, ‘her şeyi bilirler’: Falanca nerede çalışıyor, kimleri tanır, malı mülkü ne kadardır, nerelerde görev yapmıştır, karısı kimlerdendir, ne kadar drahoma getirmiştir, kuzeni kimdir, uzak akrabaları kimlerdir, vb. vb… Hep bu çeşit şeylerle ilgilenirler.” Pencereden dışarıya böyle de, sadece o arızalı merakla da bakar insancıklar.

Aynı romanda, cezaevinde dar pencereli hücresinde 12 yıl geçiren birisinden söz eder. “O ömür” boyunca tek gördüğü, “tek tanıdığı” canlı, bir örümcekle, pencerenin önündeki bir ağaçtır. Anne Frank’ın Nazi Almanyası’nda ailesiyle sığındığı gizli odadaki tek manzarası olan kestane ağacı gibi… 

Biricik manzarası kestane ağacı

Hani Gestapo’nun yakalayıp da Auschwitz’e “toplu imha”ya yollayıncaya kadar 25 ay saklandığı odanın küçük penceresindeki biricik manzara: “Peter ile güneşte dallarında gümüş gibi parlayan yağmur damlalarının, serçelerin oynaştığı kestane ağacını seyrettik. O kadar duygulandık ki konuşamadık. Kestanemiz çiçek açtı… En üst dalından en alt dalına kadar yapraklarla kaplı ve geçen yıla göre çok daha güzel.” 15 yaşındadır imha edildiğinde; kısacık ömründe ilk aşkını, belki tek değerli hatırasını o pencerede(n), küçücük yaşar.

O küçük pencerenin önünü “manzara” kılan 170 yaşındaki at kestanesi, 2007’de hastalanır, çürümeye başlar gövdesi. Amsterdam Belediyesi ve müze yönetimi çare bulamaz, kesilmesine karar verir. Ancak çevre örgütleri, kentliler ayaklanır, noktayı koyar: “Asla kesemezsiniz!” Ağacın filizleri yeşertilir, dünyanın dört köşesine, okullara, müzelere, parklara dağıtılır. Üç yıl sonra bir fırtınada yıkılıp, ayakta ölene kadar korur varlığını.

“Göğsümde bir pencere hızla çarpar”

Bizim penceremizden orman orman kesilip, yanıp, seyredilerek yok edilen ağaçlara bakınca, o yönüyle de hazindir hikâyesi… Manzarası karanlık olan insanın bazen dışa bakan penceresi de, gönül penceresi de kararır. Metin Altıok’tan mülhem, bir rüzgâr (bir fırtına) dolar içine ve göğsünde bir pencere hızla çarpar.

Penceresinin önü divanlı odaların yanında, berbat, kapkara odaların, berbat pencereleri de vardır “Budala”da… Hep karanlıktır, penceresi ışık sızdırmayan beton bir avluya bakar. Sadece darağacı kurmaya müsaittir sanki. Kiminin pencereleri de karanlığa -aslında davet ettiği- kâbusları, paranoyalarıyla teslim olur: “Mahkemede dolandırıcıları savunur, geceleriyse her köşede hırsızları görür, ikide bir fırlar yatağından pencerelerin iyice kapalı olup olmadığını kontrol eder.” Pencere öyle de korkutur insanı.

Dostoyevski’nin penceresini kapatırken, pencerelerin kendi mazimdeki yeri düşüyor aklıma. Ki bu bir pencere yazısı… “Sonra pencereler bozuldu” diyorum, yazımın nağmesine, ritmine, nostaljisine güzel uyduğu için. Yani “iç mekâna doğal ışığın girmesini, dışarının görünmesini ve gereğinde havalandırmayı sağlayan camlı açıklık”… Bozuldu.

Seyirlik pervazlardaki uzak kadınlar

Doğaya, havaya, insana, ‘dışa’ açılırdı pencere bir zamanlar. Eve mevsimi önce o taşırdı… Mevsimlerin farklı kokusunu, ışığını, mevsimli-mevsimsiz kuşları, onların sokakta oynayan çocukların karışan cıvıltılarını… Manzarası kıpır kıpır olunca; dışında da, içinde de geniş pervazları olurdu eski pencerelerin. Pencere çiçeklerine, kedilere, dirseği nasırlı pencere insanlarına mahsus seyirlik pervazlar

Tablolarda, fotoğraflarda kolları, dirsekleri pervaza dayalı kadınlar olurdu çoğunlukla. Orada olurdu; “Uzak Bakışlı Kadınlar”… Cemal Süreya’nın dizelerini de getirirdi bakışları: “O eski kadınları bilirsiniz / Keder basınca bilhassa hatırlanan…” Resimler öyle hatırlardı çoğu kez kadınları, öyle hatırlatırdı.

Madam Bovary, her sabah pencereden uğurlardı eşini, o el sallayınca kapatırdı perdelerini… Sonra geceleri ayışığını seyretmeye başladı, dirsekleri pervaza dayalı… Bazen başı cama yaslı. Canına kıydığında cenazesine pencerelerden, uzaktan baktı insanlar. Penceresiz yazılamazdı öyle romanlar.

Adı üstünde: Fransız kaldığımız balkon

“Kır dizini, otur evinde” diyordu zaten penceredeki kadınlara, ajans haberleri… Yüzyıl değişse de, hep duyulan, hâlâ duyulan, bağıran o ajans haberleri… Açın TV’yi karşınızda onların basbariton sesi. Ki yersiz yurtsuz pencere çiçekleri de ‘melankolya’ydı artık. Camgüzelleri, vaktinden evvel kocadı, gitti.

Erkekler ayakta dururdu pencerelerin önünde. Bir an gelmiş, kolaçan edip hemen gidecekmiş gibi… Eğilir arabasına bakardı mesela. Belinde birleştirdiği kolları, meydan okurdu cürmünce. Penceredeki kadın roman, film olurdu da, penceredeki erkek ya yaşlı, ya huysuz ya da tekerlekli sandalyede.

Önce “dışarısı” bozuldu. İyice bozuldu… “Dışarı”nın gürültüsü, havası, kokusu, dokusu değişti. Sonra balkonlar… Fındık kabuğu kadar oldu. Artık balkona çoktan Fransız kalan insanlara satacakları eve -yine de- balkonsuz diyemedikleri için, o eklentilere Fransız balkon adını verdiler.

Enis Batur’un “Balkon: Cesur Körfez” denemesinde yazdığı gibi: “İnsanlar, balkonu salona, yatak ya da oturma odasına dâhil ederken metrekare kazandığına sevindi de, her evden bir düş odası eksildiğini bilmedi, bilmek istemedi.”

Batık gemilerin yosunlu lombozları

Sonra pencereler bozuldu. Dışa dönük pencereler ‘içe döndü’. Olabildiğince küçük, olabildiğince yalıtımlı… Küresel ısınma vardı tabii, ne yapacaksın. Pencerenin küçülen m²’sinden öte, camın mm²’si önemliydi artık. Ne kadar kalın o kadar iyi… Ne mevsim geçirsin, ne ses… ‘Isınmak’ için küçültüldü. ‘Soğutmak’ için yalıtıldı. Karelere bölündü, dar çemberlere… Bir de öyle, oradan bakmalı, geçirimsiz/yalıtımlı -insanoğluna müstahak- pencerelere.

Batık gemilerin yosunlu lombozlarına dönüştü. Niye silesin ki artık o bakışsız/menzilsiz “pencere”yi? Bakılmayan, dışarıya içeriye açılmayan pencereler kararır ya zamanla. Varlığı bile unutulur, evi duman, koku filan basmazsa… Eski hastanelerin kirli beyaza boyalı camları gibi kör olur ya… Öyle oldu.

Batur, “Pencere Kimdir?” başlıklı denemesinde anlatır.  “Her şeyden önce işlevdir pencere” der:  “İçeriyi dışarıya, ışığa ve ısıya göre ayarlar”… Pencerenin yan uzuvlarını da sayar: “Kulp, vasisdas, perde, jaluzi, parmaklık, sinek teli, onun nerede ve nasıl’ına sıkı sıkıya bağlıdır. Londra’nın pencereleri yalnızlıktır. Küçük İtalyan şehirlerinde mutlak aralıktır: Sesi, soluğu, ezgiyi paylaştırırlar.” Ve kendince tanımlar sonunda pencereyi: “Parantezdir pencere.” Değişen pencereler, balkonu-pencereyi parantez içinde bıraktı giderek, tırnak içinde… Kapandı pencereler dışa. İçe döndü…

Pencere; evdeki, kentteki, düşüncedeki, bakış açısındaki… Ne denli dar, ne denli kapalı, kalın olursa, o denli karanlık, kör, sağır… Gönül evinin de penceresi var.  Belki bilirsiniz… O eski anneler sıkılan, bunalan çocuklarına “Göğsüne pencere aç yavrum” derlerdi. Sizinki… Sizin pencereniz kaç metrekare?

Devam edeceğim, pencerelere… Açık kalsın.

Önceki İçerikMetropoll’ün ağustos anketinde Erdoğan’ın görev onayı 10 puan düştü: Yüzde 38
Sonraki İçerik“Komutan askerlerine bizi nehre atma emri verdi, arkamızdan video çekerek ‘güle güle!’ dedi”