Sen ne zaman öldün baba?

İlaç veriyorlar adı Cogito... Ama Cogito tabletleri, cümlesini tamamlayıp “Cogito ergo sum (Düşünüyorum, öyleyse varım)”a ulaştıramıyor onu. Yoksa... Yok mu artık o?

29.11.2019 08:44
Yaşar -Sökmensüer

aysokmensuer@gmail.com

 

“Ver elini öpeyim” diyor.

Yattığı yataktan hafifçe doğrulup sevdiği bir insana uzanma/ulaşma çabasının bile yaman mesele olduğu belli, hep yarım kalan hareketlerinde.

Az biraz doğrultacağı beden onun değil gibi.

Kalkma teşebbüsü sadece bakışlarından, bazen en yorgun bedende bile son nefesini erteleyen o hevesten seziliyor.

 

“Ver elini öpeyim” diyor; uzattığı elinde kahverengi benekler, esmer lekeler, eriyen teninin saklayamadığı damarlar…

Önce eller yaşlanıyor belki de.

Ve en geç onlar ölüyor, boşlukta nafile çırpınarak, can çekişerek...

Eller konuşkandır ya, tükenince onlar da susuyor.

 

Her kıpırtısı titrek, mütereddit.

Bir kelebek konsa başıboş ellerine, o teması bile iyice hazırlanmadan taşıyamayacak.

Elleri yamacındaki boş sehpada -gördüğü- bir şeyleri arıyor.

Almaya çalışıyor, yönetemediği parmaklarıyla...

Ne aradığını, o bomboş sehpada ne(ler) gördüğünü anlatamıyor.

Her şey eksik, her yer flu.

Kelimeleri, kuramadığı cümleleri, ona artık yabancı, “çat-pat” gelen bir dilin bulanık haznesinde karıştırıyor. Bulamıyor.

İsteyemiyor. İsteyemiyor… bile.

Durmadan küçük bir şeyleri tutup almaya çalışıyor boş sehpada.

Sanki ayıklıyor, bir muammanın arasından.

 

Yatağının yanına çömelen adamın ellerine uzanmaya çabalayarak, yineliyor:

“Ver elini öpeyim...”

“Olur mu hiç baba” diyor 50’sini süren adam, “Ver, asıl ben senin ellerini öpeyim...”

Sonra... Yanak yanağa veriyorlar.

Dışavuran, tenini yitiren elmacık kemikleri, sadece böyle anlarda bir yumuşaklık, bir yanak hissediyor belki.

Belkilerin, sankilerin, acabaların yağmurunda birlikte ıslanıyorlar.

Çevresindekiler artık olağan gelen tuhaf cümleler kuruyorlar onun yanında:

“Kimbilir belki de anlamıştır. Bak, sanki hissetti… Acaba duyuyor mu ki?”

O, kaybettiğini ulaşabildiği tek yerde, yanındaki boş sehpada arıyor.

Onu arayanlar gözlerine bakmayı ihmal ediyor.

 

Yaşlı adamın, bu hayatta yaşadığı yahut çoğu şeyi yaşayamayıp da öyle ömrünü sürdüğü 90 yıl, artık bir “yaş”la, bir ölçüyle tanımlanamaz gibi...

Sanki 70 yaşındaydı geçen hafta, dün 80, bugün de 90 oldu.

Yarın, teşhis konduğundan beri yok.

Andığımızda, “90’ına kadar yaşadı” demek mümkün müdür… 

 

Önce “Alzheimer başlangıcı” demişti doktorlar, meğer başlangıç ile son arasındaki süreç bir kısa öyküymüş.

Okuyup sayfayı çevirdiğinde karşında bir yarım sayfa. İlk sayfası bir, sonrası buçuk…

Başlangıç, giriş, gelişme, sonuç… Sanki hepsi birer paragraf bu hikâyede.

O anları yaşarken uzun da, anlatırken, okurken kısa… Kısacık.

 

İlaç veriyorlar adı Cogito...

Ama Cogito tabletleri, cümlesini tamamlayıp “Cogito ergo sum (Düşünüyorum, öyleyse varım)”a ulaştıramıyor onu.

Yoksa... Yok mu artık o?

Ardı arkası kesilmeyen akınlarla insanın geçmişini alıyor önce... Parça parça, bölüm bölüm...

Sonra en sıradanına kadar becerilerini:

“Bunu (çatal) nasıl tutacağım?”

 

“Hayallenme”ler, halüsinasyonlarla geliyor, o koyu, karanlık kalabalıklarla...

Kötü, korkunç insanlar, kara politikacılar, hırsızlar, katiller, tetikçiler, arada iyi insanlar, “hızır”lar ve hep ölüleri, yitirdikleri.

Ve peşisıra, “Karım nerede?”:

“O... Ölmüştü, baba...”

Ardından o keskin soru:

“Neredeyim? O nerede?”

Ölmüş karısının, ölmüş kardeşinin, ölmüş arkadaşının yanında.

Onlarla daha yakından, daha kolay konuşuyor.

 

Yanına giden oğlu, gelini, torunu, o tanıdık yüzler bir an gülümsetiyor çehresini...

Sonra tanıyamamaya başlıyor onları da.

“Alzheimer başlangıcı”nda çaba gösteriyor tanımak için.

Karıştırıyor yine sis basan belleğini, aranıyor. Nadiren bulunca, tanıyınca seviniyor.

Bilmiyor(uz) ki o evrede, hepsi bir dakika.

 

Bir insan, sevecen, gülümseyen tavırlarıyla tanıdığını bildiği/sezdiği yakınlarını, karşısında “Dede, benim” diye seslenen, usulca başını okşayan delikanlıyı tanıyamadığını fark ettiğinde neler hisseder?

Önce unutup sonra tanır gibi olunca, mahcup mu olur… Neresi, nasıl sızlar acaba?

O hüznü, o karmakarışık zihninde nereye koyar.

Unutmak öyle sızılardan arındırır mı insanı… Yoksa dolusu-boşuyla gezindiği zihninde mi kilitlenir o hüzün, o ad koyamadığı sızı?

O dinmek bilmeyen endişe, her şeyin kayıp gittiği o yıldızları uzak karanlıkta nasıl katmerlenir.

“Ah…” dediğinde ağrıyan zihni midir, sabıkalı dizleri mi?

Alzheimer’ın unutup da unuttuğunu fark ettiğin o kısacık upuzun evresi nasıl atlatılır…

 

Hatırla(t)mak mı yoracaktır, iyice solduracak, ağrıtacaktır artık onu?

O bitkin, nafile uğraşı mı...

Yoksa… “Her şeyi unut baba, sadece şu an, bu dakika kalsın” mıdır günahkâr temennimiz?

Sahi sen ne zaman öldün baba?

 

BİR FİLM/BİR REPLİK  

 

ŞAHSİYET DE UNUTULUR

 

Şahsiyet’teki rolüyle “En İyi Erkek Oyuncu” dalında Uluslararası Emmy Ödülü alan Haluk Bilginer, dizinin teması “unutma”yı şöyle özetliyor:

“Şahsiyet dizisi adaleti ve hafıza kaybını konu alıyor, ama bir kişinin hafıza kaybını değil, daha tehlikeli ve zararlı olan toplumun hafıza kaybını konu alıyor. İçinde yaşadığınız toplumun hafıza kaybı yaşamadığından emin olun”.

Ah… İçinde yaşadığımız toplumun hafızası bir değişik, enteresan. Hafızası hükümlü.

Dizi yapsan adını “Şahsiyet” koyamazdın mesela.

 

Toplumsal unutma-hatırlama mekanizması sanki “şahsiyet”ten uzak cereyan ediyor.

Unutulması/unutturulması gerekenlerin unutulduğu, hatırlanması gereken, öyle dikte ettirilenlerin ebediyen unutulmadığı bir sufle cemiyeti burası.

Tek farkı sufle kürsüsü sahnenin üstünde. Denk geldiğinde ekrandan bana da bağırıyor.

Nitekim Bilginer ödül alınca, “sağdan sola, soldan sağa salla bayrağı düşman üstüne” herkes eteğindeki “unutma beni”leri döktü ortalığa…

Solcusuyla sağcısının nefrette buluştuğu ülke burası.

Onları unutmamışlar da, şunu-bunu, bugünü unutmuşlar.

“Şahsiyet” işte.

Bazen varlığıyla, bazen yokluğuyla kayda değerdir. 

 

Diziden iki replik:

“Ama er geç ben de unutacağım değil mi? Bütün hatıralarım yaşadıklarım silinip gidecek. Ben ne olacağım? Yani telefon numaraları bir şey değil de benim şahsiyetim ne olacak? O da silinip gitmeyecek mi? Nasıl bir adam olduğumu unutacağım. Yaşıyorsun ama yoksun. İnsan nasıl dayanır buna?”

“Sen zannediyor musun ki bir tek Alzheimer olan sensin? Herkes hasta, hepsi hasta. Bu millet neleri unuttu, seni mi unutmayacak, sen kimsin ki, alt tarafı bir katil, alt tarafı bir cinayet haberi.”

 

YAZI RESMİ: Ressam William Utermohlen'a 1995’de Alzheimer hastalığı teşhisi kondu. Utermohlen teşhisin ardından beş yıllık dönemde, hatırladığı kadarıyla portresini yeniden çizdi.

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.