Berlin halkı 20 Eylül’de sandık başına gidiyor. Almanya’nın başkenti ve aynı zamanda 16 federal eyaletinden biri olan Berlin’de eyalet parlamento seçimleri yapılacak. Almanya, resmi adında da geçtiği üzere federal bir cumhuriyet. Ülkede 13 bölgesel eyaletin yanı sıra üç şehir-eyalet (Stadtstaat) var: Berlin, Hamburg ve Bremen. Bu üç şehir, etraflarındaki coğrafyadan ayrı birer eyalet konumunda. Eyaletler egemen devletçikler değil; ancak iç güvenlikten eğitime, üniversitelerden sağlık ve konut politikalarına, kültürden yerel yönetime kadar geniş yetkilere sahipler.
Berlin’in özel statüsü nedeniyle 20 Eylül seçimlerinden sonra oluşacak parlamento tarafından seçilecek hükümet başkanı, hem Berlin eyaletinin başbakanı hem de şehrin belediye başkanı olacak; anketlere bakılırsa bugün bu makamların en güçlü adaylarından biri Türkiye kökenli bir kadın siyasetçi: Elif Eralp.
Kamuoyu yoklamaları Berlin seçimlerinde Sol Parti’nin (Die Linke) sürpriz bir yükseliş kaydettiğini gösteriyor. İtibarlı kamuoyu araştırma şirketi Infratest Dimap tarafından yürütülen BerlinTrend serisine göre federal hükümete duyulan tepki koalisyon ortakları CDU ve SPD’yi aşağı çekerken Die Linke büyük bir ivme yakaladı. 29 Nisan’da yüzde 18 olan Die Linke desteği 1 Temmuz’da yüzde 20’ye, 16 Temmuz’da yüzde 22’ye yükseldi. Aynı dönemde AfD yüzde 18’den 16’ya, SPD yüzde 14’ten 12’ye gerilerken Yeşiller yüzde 18’den 17’ye düştü.
Berlin’de ölçüm yapan diğer araştırma şirketlerinin sonuçları da hesaba katıldığında kabaca şöyle bir tablo ortaya çıkıyor:
Die Linke: %18–22
CDU: %18–20
AfD: %16–19
Yeşiller: %16–17
SPD: %12–13
Tek başına anketlerle hüküm vermek elbette doğru olmaz. Üstelik Almanya’da halk doğrudan eyalet başbakanını seçmiyor; parlamento üyelerini seçiyor ve hükümet seçim sonrasındaki koalisyon matematiğine göre kuruluyor; ancak mevcut tablo Die Linke’nin Berlin’de birinci parti olmasının artık hiç de uç bir ihtimal olmadığını gösteriyor. Böyle bir sonuç partinin Spitzenkandidatin’i, yani seçim lideri Elif Eralp’i Berlin başbakanlığının en güçlü adaylarından biri haline getirebilir. Özellikle Die Linke, SPD ve Yeşiller arasında kurulabilecek bir koalisyon parlamentoda çoğunluğu yakalarsa Türkiye kökenli bir kadının Almanya’nın başkentinin hükümet başkanı olması mümkün.
Sol Parti nasıl bir parti?
Die Linke’yi Türkiye’deki partilerle bire bir eşleştirmek zor. Almanya’nın parlamenter sistem içindeki demokratik sosyalist/radikal sol partisi demek daha doğru. SPD’nin belirgin biçimde, Yeşillerin ise özellikle ekonomik konularda solunda. Komünist bir parti değil; parlamenter demokrasi içinde çalışan, piyasayı tümüyle reddetmeyen fakat kapitalizmin yapısal biçimde dönüştürülmesini savunan bir parti.
Die Linke’nin iki ayrı tarihsel kökü var. Birincisi Doğu Almanya’yı yöneten komünist SED. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra SED, PDS’ye dönüşerek demokratik parlamenter sisteme adapte oldu. İkinci damar Batı Almanya’dan geldi. Gerhard Schröder döneminde SPD’nin Hartz reformlarına karşı çıkan sol sosyal demokratlar ve sendikacılar WASG adlı hareketi kurdular. PDS ve WASG 2007’de birleşerek Die Linke’yi oluşturdu. Dolayısıyla parti bünyesinde eski Doğu Alman sosyalistlerinden sendikacı sosyal demokratlara, demokratik sosyalistlerden Marksistlere, feminist ve çevreci soldan göçmen ve ırkçılık karşıtı hareketlere kadar farklı gelenekler bulunuyor.
Ekonomik açıdan Almanya’nın en soldaki büyük partisi. Yüksek servetlere daha ağır vergi, servet vergisi, güçlü sendikalar, yüksek asgari ücret, kamu yatırımları ve temel hizmetlerde güçlü kamu mülkiyetini savunuyor. Özellikle konut politikası radikal: büyük gayrimenkul şirketlerinin belirli koşullarda kamulaştırılması, kira artışlarının sert biçimde sınırlandırılması ve büyük ölçekli kamu konutu üretimi temel politikaları arasında. Bununla birlikte özel mülkiyetin tümüyle kaldırılmasını veya Sovyet tipi planlı ekonomi kurulmasını savunmuyor. Daha ziyade güçlü sosyal devlet, stratejik alanlarda kamu mülkiyeti, sıkı piyasa düzenlemeleri ve servetin yeniden dağıtılması üzerine kurulu demokratik sosyalist bir programı var.
Sosyal konularda da Almanya’nın en ilerici partilerinden. Göç ve sığınmacı hakları, çifte vatandaşlık, göçmenlerin siyasi katılımı, LGBT hakları, feminist politikalar ve ayrımcılıkla mücadele konularında oldukça liberal. Bu yönüyle AfD’nin adeta ayna görüntüsü. İki parti de mevcut düzene yönelik protesto oylarından beslenebiliyor ama soruna tamamen farklı teşhisler koyuyor. AfD’ye göre sorun göç, liberal elitler ve mevcut siyasi düzen; Die Linke’ye göre ise servet eşitsizliği, yüksek kiralar, büyük şirketler ve neoliberal ekonomi.
Ölümün eşiğinden yeniden yükselişe
Die Linke’nin bugünkü yükselişini ilginç hale getiren şey, partinin yalnızca birkaç yıl önce neredeyse tasfiye olacak gibi görünmesiydi. 2021 federal seçimlerinde yüzde 4,90’a kadar düşen parti, 2025 seçimlerinde yüzde 8,80 oy alarak 64 milletvekili çıkardı. 2026 yazındaki anketlerde ise yaklaşık yüzde 10–12 bandında dolaşıyor. Üye sayısı da 2023’te yaklaşık 50 binden 2025 sonunda 123 binin üzerine çıktı.
Daha çarpıcı dönüşüm ise seçmen profilinde. Eski Die Linke’nin kalbinde Doğu Almanya’nın daha yaşlı, eski DDR seçmeni bulunuyordu. Yeni Die Linke giderek daha genç, şehirli, üniversiteli, kiracı, kadın, göçmen kökenli ve sosyal olarak ilerici bir seçmen koalisyonuna dönüşüyor. 2025 federal seçimlerinde 18–24 yaş grubunda yaklaşık yüzde 25 oyla birinci parti olması bu dönüşümün en çarpıcı göstergelerinden biri. Partinin popüler siyasetçilerinden Heidi Reichinnek’in sosyal medyadaki olağanüstü yükselişi bu dönüşümün bir yüzü; Elif Eralp ise başka bir yüzü.
Partinin 2025 seçim kampanyasında Türkiye okuruna 1990’lardaki Refah Partisi’ni hatırlatabilecek şekilde kapı kapı dolaşarak seçmenle doğrudan temas kurmaya dayanan örgütlenme modeli de yeniden aktivist bir taban oluşturdu. Bu yüzden Elif Eralp’in yükselişi münferit bir olay değil. Die Linke’de meydana gelen kuşak ve seçmen tabanı değişiminin içinde değerlendirildiğinde çok daha anlamlı hale geliyor.
Berlin ise bambaşka
Berlin, bu yeni Die Linke’nin gelişebileceği en uygun siyasi ve sosyolojik ortamlardan biri. Büyük kiracı nüfusu, yüksek konut fiyatları, öğrenciler, göçmenler, alternatif şehir kültürü ve eski Doğu Berlin seçmenleri aynı şehirde birleşiyor. Almanya genelinde yüzde 10 civarında seyreden bir parti bu nedenle Berlin’de yüzde 20’nin üzerine çıkabiliyor.
Die Linke zaten eyalet düzeyinde iktidara yabancı bir parti değil. Geçmişte çeşitli eyalet hükümetlerine katıldı; Bodo Ramelow 2014–2024 arasında Thüringen eyaletinin başbakanlığını yaptı. Dolayısıyla Almanya’da “Die Linke’den başbakan olmaz” şeklinde kurumsal bir tabu yok. Berlin’de Eralp’in başbakan olması da artık uç bir senaryo değil.
Elif Eralp kimdir?
Elif Eralp 1981 Münih doğumlu bir hukukçu. Evli ve iki çocuk annesi. Almanca, Türkçe, İngilizce ve İspanyolca biliyor. Ailesi Türkiye kökenli ve 1980 askeri darbesinin ardından siyasi nedenlerle Almanya’ya iltica etmiş. Babası Selçuk Eralp Türkiye’de sosyalist mücadele geçmişi olan bir hekim; Almanya’ya iltica ettikten sonra doktorluk yaparken siyasi faaliyetlerini de sürdürmüş.
Dolayısıyla Eralp’in hikâyesi klasik bir “göçmen işçi ailesinin ikinci kuşak çocuğu” hikâyesinden biraz farklı. Türkiye’den Almanya’ya uzanan siyasi sürgün geleneğinin ikinci kuşağını temsil ediyor. 2001–2007 arasında Hamburg Üniversitesi’nde hukuk okudu. Almanya’da çeşitli kamu kurumlarının yanı sıra BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) bünyesinde çalıştı. Göçmen aktivizmi ve azınlık haklarının korunması hem ailesinden devraldığı siyasi mirasın hem de profesyonel kariyerinin önemli bir parçası.
2018’den beri Die Linke Berlin yönetiminde bulunuyor. Parlamento çalışmalarında entegrasyon, kadın ve eşitlik, çeşitlilik ve ayrımcılıkla mücadele alanlarında çalışıyor. Antisemitizm, ırkçılık, Müslüman karşıtlığı ve diğer ayrımcılık biçimleriyle ilgili parlamento komisyonunda da görev yapıyor. Siyasi merkezi ise Berlin’de Türk nüfusunun en yoğun olduğu bölgelerin başında gelen Kreuzberg.
Konut, göç ve eşitlik
Eralp ekonomik açıdan Die Linke’nin belirgin biçimde solunda yer alan, müdahaleci bir çizgide. En önemli siyasi meselelerinden biri konut. Berlin’deki yüksek kiraları şehrin temel sosyal problemlerinden biri olarak görüyor; büyük gayrimenkul şirketlerinin konut stoklarının kamulaştırılması (Vergesellschaftung) fikrini açıkça destekliyor. Ayrıca on yılda 75 bin uygun fiyatlı konut üretme hedefini savunuyor. Dolayısıyla piyasacı-liberal bir solcu değil. Servet vergisi, güçlü kamu sektörü, kira kontrolleri ve yeniden dağıtımcı sosyal politikaları savunan demokratik sosyalist çizgide.
İkinci önemli siyasi ekseni göç ve entegrasyon. Berlin’i bir “Dayanışma Şehri” olarak tanımlıyor; göçmenlerin kamu kurumlarında temsilinin artırılması, ayrımcı polis kontrollerinin azaltılması, siyasi katılımın genişletilmesi ve mültecilerin korunması gibi politikaları destekliyor. Bu açıdan Kreuzberg ve Neukölln gibi çok kültürlü bölgelerde Die Linke’nin geliştirdiği yeni seçmen koalisyonunun tipik temsilcilerinden biri.
İsrail–Filistin meselesinde nerede duruyor?
Elif Eralp’in siyasi profilinin en ilginç taraflarından biri İsrail–Filistin meselesindeki konumu.
Almanya’da İsrail’in güvenliği, Holokost’tan kaynaklanan tarihsel sorumluluk nedeniyle Staatsräson’un, yani devletin temel siyasi sorumluluğunun bir parçası olarak görülüyor. CDU/CSU bu anlayışı en kuvvetli biçimde temsil ediyor; SPD ve Yeşillerde ton farkları bulunsa da Alman ana akım siyaseti uzun yıllar bu çerçevede şekillendi. Die Linke ise bu konuda Alman siyasi merkezinden belirgin biçimde ayrışıyor. Parti artık açıkça İsrail hükümetini otoriter, milliyetçi ve yayılmacı olarak tanımlıyor; işgal ve yerleşim politikasını sert biçimde eleştiriyor; Almanya’nın İsrail’le askeri işbirliğinin sona ermesini ve silah sevkiyatlarının durmasını istiyor. Bununla birlikte Hamas’ı antisemitik ideolojiye sahip İslamcı terör örgütü olarak nitelendiriyor ve İsrail’in varlık hakkını açıkça kabul ederken Filistin’in varlık hakkını da aynı şekilde savunuyor. Partinin 2026 kararı daha da ileri giderek Nakba’yı Filistin tarihinin merkezi unsuru olarak tanıyor, işgal altındaki bölgelerde İsrail’in Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını ihlal ettiğini söylüyor ve klasik iki devletli çözümün yerleşimler nedeniyle giderek zorlaştığını kabul ediyor. Buna rağmen nihai hedef olarak demokratik İsrail ve bağımsız Filistin veya iki halkın eşit haklarına dayanan konfederal modelleri tartışıyor.
Eralp bu genel çerçevenin içinde olmakla birlikte partinin radikal anti-Siyonist kanadıyla arasına belirgin bir mesafe koyuyor. Mart 2026’da Die Linke’nin Aşağı Saksonya teşkilatının aldığı “mevcut Siyonizmin reddi” başlıklı kararı açıkça yanlış buldu. Kararın Hamas’ın “7 Ekim 2023 katliamı”nı yeterince hesaba katmadığını söyledi; Siyonizmin birçok Yahudi açısından tarihsel olarak bir güvenlik ve kendi kaderini tayin projesi olduğunu vurguladı. İsrail’in varlık hakkı ve Yahudilerin kendi kaderini tayin hakkının tartışmaya açık olmadığını söylerken Filistinlilerin de kendi devletlerine ve güvenli bir yaşama hakkı bulunduğunun altını çizdi.
Öte yandan Eralp, Almanya’daki klasik “İsrail ile dayanışma önce gelir” yaklaşımını da benimsemiyor. Aralık 2025’te CDU’nun anti-semitizm eleştirilerine cevaben, kendi hayatı boyunca anti-semitizmle mücadele ettiğini ve “Yahudi yaşamının korunmasının zorunlu” olduğunu söyledi. Ama hemen ardından Berlin yönetimini Filistinlilerin yaşadıklarına karşı duyarsız olmakla suçladı ve şöyle bir yaklaşım tarif etti: Berlin’in hem Yahudi hem de Filistinli sakinlerinin acısını gören bir “umarmende Politik” — kucaklayıcı siyaset gereklidir.
Daha ileri bir somut örnek, Gazze’den mülteci kabulü. Eralp’in kendi parlamento çalışmalarında 17 Haziran 2025 tarihli Die Linke önerisi bulunuyor: Elif Eralp Berlin eyaletinin Gazze ve Lübnan’dan tehdit altındaki insanlara yönelik özel bir Landesaufnahmeprogramm oluşturması yönündeki öneriyi Berlin parlamentosunda savunan konuşmacılardan biriydi. Dolayısıyla Filistin meselesi onun açısından sadece retorik bir dayanışma konusu değil; somut göç ve insani koruma politikasına dönüştürmeye çalıştığı bir mesele olduğu söylenebilir.
Bir başka dikkat çekici örnek Berlin–Ramallah ilişkisi. 2025 sonunda Eralp, belediye başkanı olması halinde Berlin ile Ramallah arasında kardeş şehir ilişkisi kurulmasını destekleyeceğini açıkladı. Fakat bunu Berlin’in mevcut Tel Aviv kardeş şehir ilişkisinin yerine değil, yanına koymaktaydı. Yani Filistinlilerin görünürlüğünü ve siyasi meşruiyetini yükseltmeye çalışırken bunu İsrail’i dışlayarak yapmamaya özen gösterdiğini görebiliriz. Eralp’in konumunu belki en doğru şöyle tarif etmek mümkün: Alman siyasi merkezine göre belirgin biçimde Filistin yanlısı; Die Linke’nin radikal anti-Siyonist kanadına göre ise daha ihtiyatlı ve dengeci.
Bu noktada şu hususu hatırlamak gerekir ki Almanya’nın İsrail-siyonizm konusundaki geleneksel çizgisi ile Alman kamuoyunun bugünkü çizgisi artık aynı şey değil. İsrail’in güvenliğini Almanya’nın tarihî sorumluluğunun bir parçası olarak gören müesses nizamın çizgisi ile Alman kamuoyunun, özellikle de gençlerin, bugünkü tutumu artık epey farklılaşmış durumda. Haziran 2025 ARD DeutschlandTrend’de Almanların %63’ü İsrail’in Gazze’deki askeri tepkisini aşırı buluyordu, %73’ü Filistinli sivillerin etkilenmesini meşru görmüyordu ve %73 daha sıkı silah ihracatı kontrolleri istiyordu. Ayrıca %74 “koşulsuz İsrail desteğini” reddediyordu. Bu nedenle Eralp’in “İsrail hükümetini eleştirmek gerekir, Gazze’deki siviller korunmalı” pozisyonu artık Alman toplumunda marjinal değil. Eralp Filistinlilerin kolektif siyasi taleplerini Alman ortalamasından daha güçlü sahipleniyor. Filistin devletinin tanınması, Ramallah kardeş şehirliği, Gazze’den mülteci kabul programı ve Alman siyasetinin Filistinli Berlinlileri görmezden geldiği eleştirisi onu kamuoyu ortalamasının soluna ve daha Filistin-merkezli bir noktaya yerleştiriyor. Elif Eralp Berlin’deki Filistin toplumunu siyasi olarak görünür kılmaya çok önem veriyor. 2025 Berlin kongresinde “Berlin’de Avrupa’nın en büyük Filistinli topluluğunun yaşamasından mutluyum” demesi Almanya’daki merkez siyasetçinin kolay kolay kurmayacağı kadar açık bir siyasi sahiplenme. Eralp Filistinlilere yönelik politikalar konusunda İsrail hükümetini ve Berlin CDU’sunu sert biçimde eleştirebiliyor ve Berlin’deki büyük Filistin toplumunun sesinin siyasi alanda bulunmasını savunuyor.
Filistin’i destekleme anlamında Almanya ortalamasından epey farklılaşan Die Linke’nin bu tutumu son dönemdeki yükselişinin arkasındaki faktörlerden biri olabilir. Zira İsrail’e ve politikalarına yönelik kamuoyu tepkisi belirgin şekilde yükselirken siyasi arenada bu tutumu benimseyen başka parti olmayınca bu konuyu çok önemseyen bir kısım seçmenler başka konulardaki fikir farklılıklarını bir kenara koyup Die Linke’yi desteklemeyi düşünmüş olabilirler. İlginç şekilde İsrail desteğinin geleneksel olarak güçlü olduğu başka bazı Kuzey Avrupa ülkelerinde de benzer süreçler yaşandı. Nitekim Hollanda’da 7 Ekim sonrasında neredeyse bütün partiler İsrail’e kayıtsız-şartsız destek verirken farklılaşan D66 2025 seçimlerinde Hollanda’nın en büyük partisi haline geldi ve D66 lideri Rob Jetten Hollanda başbakanı oldu.
Benzeri bir süreç İngiltere’de de yaşandı. İngiltere İşçi Partisi’nin İsrail yanlısı politikaları, partinin sol-ilerici kanadı ve özellikle Müslüman seçmen tabanında tarihi bir protestoya yol açarak kitlesel oy kayıplarını beraberinde getirdi. Keir Starmer liderliği döneminde İsrail’in Gazze operasyonlarına verilen koşulsuz destek, partinin geleneksel kalelerinde büyük bir kırılma oluşturdu. Nitekim bu hoşnutsuzluk Mayıs 2026 yerel seçimlerinde somut bir felakete dönüştü; İşçi Partisi BBC verilerine göre İngiltere genelinde yaklaşık 1.500 belediye meclis üyesi koltuğu ve 38 belediye yönetimini kaybetti. Bu sonuçların tamamen İsrail-Filistin meselesinden kaynaklandığı tabii ki söylenemez; ancak seçmen tabanında Starmer hükümetinin İsrail yanlısı tutumuna yönelik tepkinin de bu seçmen kopuşunu besleyen önemli faktörlerden biri olduğu görülüyor.
Özellikle Londra’da Newham, Brent ve Hackney gibi Müslüman ile sol seçmenlerin yoğun olduğu bölgelerde İşçi Partisi’nden kopan oylar, İsrail’e net bir şekilde silah ambargosu uygulanmasını savunan Yeşil Parti‘ye (Green Party) kaydı. Benzer şekilde, Şubat 2026’daki Gorton ve Denton ara seçiminde de Yeşil Parti, İşçi Partisi’nin çoğunluğunu eriterek tarihi bir zafer kazandı.
Seçim sandığına yansıyan bu ağır mağlubiyetler ve tabandaki çok büyük kırılma, Keir Starmer’ın liderliğini sarstı ve Haziran 2026’da başbakanlıktan istifa etmesiyle sonuçlanan derin bir siyasi krizi tetikledi. Temmuz 2026’da partinin liderliğini ve başbakanlık koltuğunu devralan Andy Burnham, partinin geçmişteki Gazze tutumu nedeniyle kamuoyu önünde açıkça özür diledi. İsrail’in saldırılarını sert bir dille eleştiren ve yaptırım sinyalleri veren Burnham yönetimi, 2026’daki bu büyük seçim hezimetinin ardından Yeşil Parti ve bağımsızlara kaptırılan sol ile Müslüman seçmen tabanını yeniden partiye kazandırmayı amaçlamaktadır.
Almanya’ya geri dönecek olursak; diğer partiler toplumdaki İsrail karşıtı tepkilere sağır kesilmiş iken Die Linke’nin Filistinlilerin siyasi taleplerini, Filistin devletini ve Berlin’deki Filistin toplumunun görünürlüğünü güçlü biçimde savunabilmesi bu partiyi temsilden mahrum kalmış bir kısım seçmenin sesi haline getirmiş olabilir. Hollanda ve İngiltere örnekleri, Avrupa’da geleneksel merkez partilerin İsrail konusunda seçmenlerinin bir bölümünden kopmasının temsil boşlukları yarattığını ve bu boşluklardan yeni siyasi kazananların çıkabildiğini düşündürüyor. Öte yandan Elif Eralp’in Filistin’i desteklerken İsrail ile dengeleri gözeten bir tutum benimsemesinin SPD ve Yeşiller koalisyonuna yönelik siyasi bir anlamı da olabilir. Die Linke’nin Berlin’de hükümetin lideri olabilmesi için İsrail-Filistin gibi hassas konularda diğer ana akım sol partilerin de kabul edebileceği bir ortak zemin oluşturması gerekiyor.
Din ve azınlıklar
Eralp’in 2026’da dikkat çeken önerilerinden biri Berlin’de önemli Müslüman ve Yahudi bayramlarının resmi tatil sistemi içinde tanınması oldu. Bunu Müslüman ve Yahudi toplumlarının şehir tarafından tanınmasının sembolik bir ifadesi olarak görüyor.
LGBT ve queer haklarında da Die Linke’nin genel çizgisinde. Berlin Die Linke yönetimiyle birlikte queer bireyleri korumaya yönelik beş maddelik bir plan açıklarken, queer bireylere yönelik saldırıların göçmenler hakkında genelleştirici siyasi söylemlere dönüştürülmesine karşı çıkıyor.
Berlin’i gerçekten yönetebilir mi?
Asıl soru bu.
Die Linke, Elif Eralp’i 2026 Berlin seçimlerinin Spitzenkandidatin’i yaptı. Anketler sandığa yakın biçimde yansırsa parti birinci çıkabilir. Lakin birinci parti olmak Eralp’in otomatik olarak başbakan olacağı anlamına gelmiyor. Berlin’in yeni hükümetini seçim sonrasında ortaya çıkacak parlamento aritmetiği ve koalisyon pazarlıkları belirleyecek. Die Linke’nin SPD ve Yeşillerle çoğunluk oluşturabilmesi halinde Eralp’in Berlin’in Regierender Bürgermeister’i, yani hem belediye başkanı hem de eyalet hükümetinin başkanı olması gerçekçi bir ihtimal.
Bu ihtimali ilginç kılan yalnızca Türkiye kökenli bir kadının Almanya’nın başkentini yönetebilecek olması değil. Elif Eralp’in siyasi profili, Die Linke’nin geçirdiği dönüşümün adeta özeti: Türkiye’den Almanya’ya siyasi mülteci olarak gelmiş bir ailenin Almanya’da yetişmiş hukukçu kızı; göçmen ve azınlık hakları konusunda aktivist, ekonomik açıdan sert solcu, gücünü Kreuzberg gibi büyükşehirli ve çok kültürlü bir tabandan alan yeni kuşak bir siyasetçi.
Birkaç yıl önce Federal Meclis’ten silinme tehlikesi yaşayan Die Linke bugün başka bir kuşak, başka bir seçmen tabanı ve başka yüzlerle yeniden ortaya çıkıyor. Elif Eralp bu dönüşümün Berlin’deki en görünür yüzlerinden biri. 20 Eylül’de Berlin yalnızca yeni hükümetini seçmeyecek. Sandık aynı zamanda Alman solundaki bu yeni hareketlenmenin ne kadar kalıcı ve ne kadar güçlü olduğunu da sınayacak.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

