Erdoğan’ın gerçek yumuşak karnı olarak ekonomi: Eriyen döviz rezervleri

Merkez Bankası’nın kasasında/hesaplarında şu an gerçekten de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi 95 milyar dolarlık bir rezerv mevcut. Fakat yükümlülüklerinin (borçlarının) toplamı da 142 milyar dolar. Hal böyle iken “Merkez Bankası’nda 95 milyar dolarlık rezervimiz var” açıklamasının bir anlamı yok.

Türkiye siyasi ve ekonomik olarak çok çalkantılı bir dönemden geçiyor. Son birkaç senede olup biten gelişmeleri takip etmek bile artık insanın başını döndürüyor. İktidar, 2017 referandumunda “başkanlık sistemi”nin ekonomiye istikrar getireceği ve Türkiye’yi uçuracağı iddialarıyla halktan destek istedi. Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Erdoğan “Siz bize yetkiyi verin; faizle, şunla-bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” dedi. Referandum kılpayı da olsa geçti, 2018 seçimlerini de Erdoğan kazandı. Ancak o tarihten bugüne Erdoğan’ın ve iktidar çevrelerinin bahsettiği ekonomik uçuş bir türlü gerçekleşemedi. Tam tersine, ekonomik veriler -AK Parti iktidarları ortalamasını geçelim- bütün Cumhuriyet tarihi ortalamalarının dahi altında kalan bir performansa işaret ediyor. Bütün dünyayı etkileyen pandeminin de bunda etkisi olduğunu atlamak hakkaniyete uygun olmaz; ancak Türkiye’nin sorunları pandemiyle başlamadı, pandemi var olan sıkıntıları sadece derinleştirdi.

Kısacası, ekonomide işler iyi gitmiyor. Erdoğan da bu gerçeğin farkında tabii ki, bu sebepledir ki Erdoğan’ın Türkiye’nin fiilen en güçlü ikinci kişisi haline gelmiş olan damadı Berat Albayrak -detaylarını hâlâ bilmediğimiz bir şekilde- bir anda siyasi denklemlerin dışında kalıverdi. O dönemde ortalıkta ilginç rivayetler dolaştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin eridiğinden habersiz olduğu söylendi, Erdoğan’ın bu durumu Kasım başında Naci Ağbal’dan öğrendiği ve gerçeği öğrenir öğrenmez bir önceki Merkez Bankası başkanı Murat Uysal’ı re’sen görevden alıp Naci Ağbal’ı atadığı iddia edildi. Arkasından Berat Albayrak’ın yerine ekonominin patronluğuna Lütfi Elvan atandı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan o tarihlerden beri Merkez Bankası’nın eriyen rezervleri hakkında hiç konuşmamıştı. Fakat son dönemde ilk önce Ali Babacan’ın, sonra da bazı CHP’lilerin Merkez Bankası’nın döviz rezevlerini gündeme getirmesi anlaşılan Erdoğan’ın sinirlerini bozmuşa benziyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin İzmir il kongresinde önceki gün yaptığı konuşmada Berat Albayrak’ın bakanlığı dönemini ilk defa gündeme getiren Erdoğan, bugün de (24 Şubat) partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada “Rezervler kurdaki dalgalanmayı önlemek için kullanıldı” diyerek geçmiş uygulamaları savundu. Erdoğan grup toplantısındaki konuşmasında “Bir süredir maruz kaldığımız ekonomik tuzaklarla mücadele ederken salgın bahanesiyle yeni bir finansal dalgalanma oluşturmak isteyenlere elimizdeki tüm araçları kullanarak fırsat vermedik. Kılıçdaroğlu’nun sürekli sorup durduğu dövizlerin önemli bir bölümü işte bu mücadelede kullanılmıştır” dedi.


Erdoğan’ın iktidara ait başarıları kişisel olarak sahiplendiğini biliyoruz. İktidarın başarısızlıklarını ise, kendisi pek bir sorumluluk üstlenmeden birtakım “günah keçileri”ne yüklemeyi başarıyor –bu konuda en azından AK Parti seçmen tabanını ikna edebiliyor. Berat Albayrak’ın bakanlıktan ayrılmasından sonra da aynısı oldu; AK Parti’nin propaganda çarkı, ekonomiyle ilgili sorunları epey bir süre kısmen örtük şekilde Berat Albayrak’a yıkmaya çalıştı. “Adam daha ne yapsın kardeşim, etrafında doğru dürüst adam yok, ekonomiyi çok güvendiği damadına emanet etti, onun da yaptıklarını gördük işte. Adam elinden geleni yapmaya çalışıyor, kendini parçalıyor ama daha ne yapsın?” gibi yorumlar ve propaganda metinleri AK Partili kitle arasında, arkadaş ve aile whatsapp gruplarında yoğun biçimde dolaştı.

Ne var ki, alım gücü hızla düşen ortalama vatandaş açısından ekonomik sorunlar artmaya devam ediyor. Daha öncesinde iktidar tabanında ismi başarılarla eşit görülen Tayyip Erdoğan figürü, artık sorunların altında ezilen ve çare bulmak için çırpınan bir figüre dönüşmeye başladı. AK Parti tabanında hatta teşkilatları arasında homurdanmalar başladı. Hatta parti yetkilileri arasındaki pek çok kişinin -açıktan ifadeye cesaret edemese de- kapalı kapalı kapılar arkasında politika tercihleri sebebiyle Erdoğan’ı sert biçimde eleştirmeye başladıklarını duyuyoruz.

Berat Albayrak “günah keçisi” olmaktan çıktı mı?

Ekonomik sorunların artık seçmen tabanı nezdinde direkt kendisini yıpratmaya başladığını fark eden Erdoğan, sorumluluğu zımnen üstlenerek vites yükseltmeyi tercih etti. Erdoğan’ın kritik anlarda hep böyle davrandığını görüyoruz: sorunu konuşmak ve bu sorunun gereğini yapmak yerine kendini ortaya koyuyor, aynı anda tabanı açısından “karşıt kimlik” ile güçlü bir kutuplaşma algısı da oluşturarak tabanını kendisi ile ilgili bir tercih yapmaya zorluyor. Söz konusu somut problem hakkındaki eleştirileri devam ediyor da olsa, AK Parti tabanı -Türkiye’de her kesimde yaygın olan güçlü negatif kimliklenmenin de etkisiyle- kendini Erdoğan’ın yanında buluyor -daha doğrusu buluyordu. Bu taktiğin bugün işe yarayıp yaramayacağını bilmiyoruz; ancak Erdoğan aynı taktiğe yeniden müracaat etti, kendisini öne çıkardı ve AK Parti propagandistlerinin biraz kısık bir sesle “günah keçisi” ilan ettiği Berat Albayrak’ı savunmaya başladı. Partisinin geçen günkü İzmir il kongresinde “CHP ve şürekâsı Berat Albayrak’ı ve onun nezdinde tüm ailemle birlikte şahsımı hedef alan bir kampanya yürütüyor” dedi, “Berat Bey’in önce enerjide ardından ekonomide ifa ettiği görevlerdeki en büyük talihsizliği damat sıfatının bu alanlardaki birikimi, gayreti ve başarısının önüne geçirilmiş olmasıdır” diye ekledi. Damadı ve eski bakanı Berat Albayrak’ı açıkça savunan Erdoğan, ayrıca, “Eğer herhangi bir siyasetçi olarak bu işleri yapmış olsaydı kendisiyle ilgili değerlendirmeler daha objektif yapılabilirdi diye düşünüyorum. Türkiye’nin son dönemde enerji alanında yaptığı atılımların temelinde Berat Bey’in bakanlığı döneminde geliştirdiği strateji ve yaptığı hazırlıklar bulunuyor. Ülkemizdeki pek çok yeni kazanımının altında Berat Bey’in imzası vardır. Bunun adı nedir? Finansı yönetmektir. Bunu başardığı için kuduruyorlar. Bunu başardığı için çıldırıyorlar” diyerek sözlerine devam etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin İzmir il kongresinde yaptığı konuşmada Merkez Bankası’nın eriyen rezervleri hakkında ise net bir açıklama yapmadı. Konu hakkında genel konuşan Erdoğan “göreve geldiğimizde 27,5 milyar dolar döviz rezervi vardı MB’nin şimdi 95 milyar dolar döviz rezervimiz var. Ama bir rakam daha söyleyeceğim. Başbakanlığım döneminde bu döviz rezervi (2013) 132 milyar dolara kadar çıktı. Ondan sonra bir düşüşle 95’e indik. Bu ne demektir biz yeniden 132’ye de çıkarız, 200’e de çıkarız. Çünkü biz bu işi biliyoruz. Bizim akıl hocalarımız Batı değil. CHP’nin akıl hocaları orada, IMF. Biz birbirimizle dayanışma halindeyiz. Kendi işimizi kendimiz görürüz” dedi.

Erdoğan partisinin bugün grup toplantısında yaptığı konuşmasında biraz daha detaya girdi, Berat Albayrak dönemindeki uygulamaları ve Merkez Bankası’nın rezervlerinin eritilmiş olmasını savunarak kabullendi.

Merkez Bankası’nın Döviz Rezervleri:
Bu işin gerçeği nedir? Brüt ve net rezerv ne demek?

İktidar çevreleri Merkez Bankası’nın döviz rezervleri konusunu epey süre siyasi gündemin dışında tutmaya çalıştı. Ancak ekonomik sıkıntılar sürdükçe ve halk arasında olumsuz beklentiler yaygınlaştıkça Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuyu gündeme getirdi, “İddialar yalan ve iftiradır, Merkez Bankası’nda şu an 95 milyar dolar rezervimiz mevcuttur” açıklamasıyla kendini savunmak zorunda kaldı. Peki, bu işin gerçeği nedir? Rezervler gerçekten eridi mi? Merkez Bankası’nın şu anki döviz rezervi ne kadardır? En başta söyleyeyim: Cumhurbaşkanı Erdoğan net değil, brüt rezerv rakamlarını ifade ederek sorunu gizlemeye çalışıyor.

Brüt ve net rezerv ne demek, kısaca açıklamaya çalışayım: Merkez Bankası’nın kendine ait döviz rezervleri olduğu kadar, borç aldığı veya kendisine emanet edilmiş dövizler de var. Alacak-vereceğe bakmadan Merkez Bankası’nın hesaplarındaki toplam döviz rakamına “Brüt Rezerv” deniyor. Merkez Bankası’nın döviz yükümlülüklerini -yani borç aldığı, başka kişi ve kurumlara ait olan dövizleri- hesaptan düştüğümüzde ortaya çıkan rakama da “Net Rezerv” diyoruz.

Merkez Bankası verilerine bakıldığı zaman, şu an gerçekten de yaklaşık 95 milyar dolarlık bir rezerv mevcut. Ancak, Tayyip Erdoğan’ın ve iktidar çevrelerinin saklamaya çalıştığı gerçek şu: bu para, Merkez Bankası’nın kendi parası değil, Merkez Bankası’nın döviz yükümlülükleri yani borçları da var ve “net rezerv” rakamını tespit etmek için bu 95 milyar dolardan Merkez Bankası’nın yükümlülüklerini düşmek gerekir.

Merkez Bankası’nın internet sitesinde her türlü veriler yayınlanıyor: https://www.tcmb.gov.tr/ Merak eden herkes buradan verileri takip edebilir, biz de Merkez Bankası’nın döviz yükümlülüklerini buradan izleyebiliyoruz, sırayla gideyim: Mevzuat gereği, Türkiye’deki bütün bankaların mevduatlarının belli bir kısmını “zorunlu karşılık” olarak Merkez Bankası’na yatırma mecburiyeti var. İşte Merkez Bankası’na depo edilmiş olan bu zorunlu karşılıkların altın ve dövizden oluşan toplamı şu an yaklaşık 71 milyar dolar. Ayrıca, yine bankaların Merkez Bankası’na SWAP yoluyla emanet ettiği 40 milyar dolar kadar bir para daha var. SWAP kelime anlamıyla takas demek, SWAP işlemini bilmeyenler için kısaca izah etmeye çalışayım: Türkiye’de şu an döviz mevduatları çok yüksek, döviz kredisi müşterisi bulamayan bankalar bu dövizleri Merkez Bankası’na teminat olarak yatırıp karşılığında TL kredi alıyor ve bu TL’yi kredi olarak kendi müşterilerine kullandırıyorlar. Ayrıca, Merkez Bankası’nın Çin ve Katar ile yaptığı yaklaşık 16 milyar dolarlık SWAP işlemi var. Yabancı merkez bankaları ile SWAP işleminde bizim Merkez Bankası yabancı merkez bankalarına çoğunlukla TL teminatı vererek onlardan döviz kredisi kullanıyor; işte bu yolla Çin’den ve Katar’dan gelmiş olan yaklaşık 16 milyar dolar var Merkez Bankası’nda. Merkez Bankası verilerine bakıldığında, ayrıca Hazine’ye ait olan yaklaşık 15 milyar doların da Merkez Bankası’nda depo edildiğini görüyoruz. Altını çizmek gerekir ki, bunların hepsi Merkez Bankası’ndaki emanet paralar, hiçbirisi Merkez Bankası’na ait değil. Bu emanetleri topladığımız zaman 142 milyar dolar gibi bir rakama ulaşıyoruz. Kısacası, 142 milyar dolar döviz yükümlülüğü (yani borcu) olan Merkez Bankası’nın kasasında/hesaplarında şu an yalnızca 95 milyar dolarlık bir rezerv mevcut. Yani Merkez Bankası kendisine ait döviz rezervlerini tamamen bitirmekle yetinmeyip kasasındaki 142 milyar dolarlık emanetin de 47 milyar dolarlık kısmını yemiş durumdadır. Hal böyle iken “Merkez Bankası’nda 95 milyar dolarlık rezervimiz var” açıklamasının ve “Ne yapıldı ise kayıtlıdır” demenin pek de bir marifet olmadığı ortada. Nitekim bu tartışmanın ilk fitilini ateşleyen Ali Babacan da “Döviz satışı için ‘hepsi kayıtlı’ diyor. Yok bir de kayıt dışı yapsaydınız” şeklinde bir eleştiri getirdi.

Merkez Bankası’nın döviz rezervleri nasıl eridi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Merkez Bankası’nın döviz rezervleri konusuyla ilgili olarak “Ne dövizin buharlaşması ne haksız kazanç söz konusudur. Bu döviz işlemleri sayesinde ülkemiz uluslararası alanda, hedeflerine bağlı kalmayı başardı” ifadelerini kullandı. Aynı anda, iktidara yakın çevreler de ısrarla, rezervlerin usulüne uygun olarak kullanıldığı iddiasını yüksek bir volümle seslendirmeye başladılar. Meselâ, Merkez Bankası rezervlerinin hebâ olmadığının, Türkiye’nin ihtiyaçları için kullanıldığının iddia edildiği bir twitte, bu rezervlerle 99 milyar dolarlık dış ticaret açığının finanse edildiği savunuldu: https://twitter.com/NejatOzonay/status/1363553239564759041
Gerçekten öyle mi?

Konu, iktidarın uzunca süre, temelde siyasi amaçlarla “döviz kuru”nu baskılamaya çalışmasından kaynaklanıyor. Döviz kurunun yükselmesi ihraç ürünlerinin uluslararası rekabet gücünü arttırarak ihracatı teşvik eder, ihracata yönelik sanayi üretimini de destekler. Ancak ithal malların maliyetini yükselterek ülkedeki genel refahı da düşürecektir. Bu durumu siyaseten elverişli görmeyen siyasi iktidar, özellikle 2016 sonundan beri döviz kurunu baskılamak için her türlü imkânı kullanıyor. Aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faizi enflasyonun temel sebebi saydığını ve faizleri düşürerek enflasyonu indirme gibi fantastik düşünceleri olduğunu da biliyoruz (https://bigpara.hurriyet.com.tr/haberler/ekonomi-haberleri/cumhurbaskani-erdogan-faiz-sebep-enflasyon-neticedir_ID1446136/). Hatta, Erdoğan bu düşüncelerini 2018 seçimleri öncesinde Londra’da finans sektörü üst düzey yöneticileriyle yaptığı bir toplantıda da açıkça ifade etmiş, adamları şaşkına çevirmişti (https://www.reuters.com/article/us-turkey-markets-investors/disbelief-investors-in-turkey-stunned-by-erdogans-fight-with-markets-idUSKCN1IG2Y1).

Son dönemlerde, özellikle 2018 seçimleri sonrasında bütün siyasi gücü kendinde toplayan Erdoğan bu düşüncelerini tatbikat sahasına koyma şansına sahip oldu. Özellikle 2019 başlarından itibaren TL faizleri hızla düşürüldü, hatta faiz hadleri enflasyonun da altına inerek reel negatif faiz seviyelerine geldi. Lakin faizlerin düşmesi TL’yi kırılganlaştırdı, beklenmedik bir gelişme olması durumunda döviz kurunun yeniden patlayabileceği endişeleri yaygınlaştı ve mevduat getirisi açısından hiç elverişli olmamasına rağmen döviz mevduat hesapları toplamı TL mevduatları aştı. Yani ekonomiye ve Türk lirasına güven sağlanamadığı için tasarruf sahipleri TL’den kaçtı, güvenli gördüğü “dolar limanı”na demirlemeyi tercih etti. Döviz talebinin yüksek seyretmesinin döviz kurlarını yükseltmesi kaçınılmazdı, ancak ekonomi yönetimi dövizin yükselmesini Merkez Bankası’nın dövizlerini satarak engellemeyi tercih etti. Ne kadar döviz talebi olursa olsun Merkez Bankası taleplerin tamamını karşıladı, böylelikle kamuoyu nezdinde “döviz kontrol altına alındı, artık yükselmiyor” algı ve kanaati oluşturulmak istendi. Bu arada, Merkez Bankası’nın döviz satışları açık ve şeffaf yöntemlerle değil, kamuoyundan gizli şekilde kamu bankaları üzerinden yapıldı. Merkez bankalarının gerekli gördükleri durumlarda, şartlara ve konjonktüre bağlı olarak döviz alması veya döviz satması normaldir; ancak bunların (dövizi ihaleyle almak veya satmak gibi) şeffaf şekilde ve kamuoyuna açıklanarak yapılması gerekir. Dövizin zapt-ü-rapt altına alınmasının piyasa şartları çerçevesinde değil, Merkez Bankası’nın döviz satışlarıyla mümkün olduğu anlaşılmasın diye işlemler Merkez Bankası üzerinden değil kamu bankaları üzerinden yapıldı. Sonuçta, Merkez Bankası’nın milyarca dolarlık rezervi, kamu bankaları üzerinden suni şekilde baskılanmış kurlarla (yani düşük bedellerle) döviz talep edenlere satıldı.

İmkânsız Üçleme: Faizlerin ve kurun aynı anda kontrol edilmesi mümkün mü?

Merkez Bankası ve kamu bankaları büyük gayretlerle faizi indirmeye çalışırken, ekonomi yönetimi de aynı anda -detaylarını yukarıda izah etmeye çalıştığım şekliyle- döviz kurunu sabit tutmaya çalıştı. Türkiye sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkedir; ülkeye her türlü sermaye girişi ve ülkeden sermaye çıkışı serbesttir. Sermaye hareketlerinin serbest olması, ekonomik politika tercihleri açısından imkânsız üçleme veya üçlü açmaz olarak bilinen durumu gündeme getirir. İngilizcede impossible trinity veya trilemma olarak bilinen bu ilkeye (veya hipoteze) göre, sermaye hareketleri serbest ise aynı anda döviz kurunu kontrol edip bağımsız bir para politikası uygulamak mümkün olamaz. Döviz ve faizle ilgili her politika tercihinin ayrı ayrı sonuçları vardır; faizler baskılanırsa dövize talep artar. Faizler ve kur aynı anda baskılanır ise bu durumda da para (sermaye hareketleri serbest olduğu için) ülke dışına kaçar; bir müddet sonra kamu kontrolleri etkisizleşir ve aynı anda hem faizler hem de kurlar patlar. Varsayılan piyasa mekanizmasına göre, faizler baskılanarak piyasa dengesinin altında belirlenmişse -döviz ve sermaye hareketlerinin serbest olması şartıyla- mevduat sahipleri dövize dönmeyi veya ülke dışına çıkmayı tercih eder; yani düşük faiz ortamında dışarıya sermaye akışı olur. Eğer herhangi bir sebeple ülke döviz darboğazına girmiş ve döviz kuru çok yükselmişse; bu durumda ülkenin varlıkları ve dış ticarete konu olan mallarının fiyatı döviz bazında ucuzlar ve bunlara yönelik global talep artar. Yani yüksek kur ortamı ülkeye yurtdışından sermaye/döviz girişini teşvik eder, döviz kurunun yükselmesiyle “döviz darboğazı” sorunu da çözülmüş olur. Döviz kurunun “serbest piyasada belirlenmesi”nin anlamı budur. Ancak bütün çözümlerin bir bedeli vardır ve hükümetler kendileri açısından siyasi maliyetlerini düşünerek çözümleri olabildiğince erteleme eğiliminde olurlar. Bu ertelemeler, genellikle, ödenmesi gereken maliyeti daha da büyütür. Türkiye’nin özellikle son 4-5 yıldır yaşadığı ekonomik sorunlar, siyasi iktidarın gerçeklerle yüzleşmeme ısrarının, uluslararası standartlara pek uymayan ve şeffaflıkla bağdaşmayan uygulamalarının kaçınılmaz bir sonucu olarak karşımızdadır. Bu arada 1994 Çiller krizi de aynı şekilde döviz kurunu ve faizleri aynı anda kontrol etmeye çalışmanın sonucu olarak ortaya çıkmıştır, bu vesileyle bu hususu da hatırlatmak isterim.

Kur seviyesi dış ticaret dengesini nasıl etkiler?

Merkez Bankası rezervlerinin erimesi konusuyla ilgili olarak iktidar yanlısı çevrelerde bir propaganda çalışmasına girişildiğini gündemi takip eden herkes görebiliyor. Meselâ yukarıda twitine işaret ettiğim Nejat Özonay, (https://twitter.com/NejatOzonay/status/1363553239564759041) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarına paralel olarak rezervlerin Türkiye’nin ihtiyaçları için kullanıldığını iddia etmekte, bu rezervlerle meselâ 99 milyar dolarlık dış ticaret açığının finanse edildiğini savunmaktadır. “Bu paralar çöpe gitmedi, heba olmadı, yakılmadı” anlamında böyle bir savunma yapılmış ama burada ciddi bir mantık hatası var. Şöyle ki: dış ticaret açığı ile kur seviyesi arasında ciddi bir nedensellik olduğunu ekonomiyle birazcık ilgili olan herkes bilir. Kurun düşük olması ithalatı teşvik ederken ihracatı baskılar, düşük kur seviyelerinde dış ticaret açığı artar. Merkez Bankası 2019 başından başlayarak, ekonomi yönetiminin döviz kurunu kontrol altında tutma amacı doğrultusunda 1.5 ila 2 sene zarfında tamamen siyasi talimat ve yönlendirmelerle döviz rezervlerini satmış, hatta net rezervleri eksiye düşürmüş durumdadır. Bu satış şeffaf olmayan yöntemlerle, kamuoyuna hiçbir bilgi vermeden, tabiri caizse arka kapı yöntemleri ile ve kamu bankaları üzerinden yapıldığından, satış fiyatları serbestçe oluşmuş piyasa fiyatları değildir, rezervler siyasi iradenin dövizi tutmak istediği kur seviyesinde -yani baskılanarak oluşmuş, olması gereken seviyenin altında- bir fiyatla satılmıştır. Hal böyle olunca, yani kur düşük kalınca, dış ticaret açığının patlaması kaçınılmazdır; çünkü düşük kur zaten dış ticaret açığını önemli ölçüde körüklemektedir.

Türkiye’nin son 3 yıllık dış ticaret açığı rakamlarına bakınca şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz:

2018: 55 milyar $

2019: 31 milyar $

2020: 50 milyar $

Konuyu takip eden herkes bilir, normalde Türkiye ekonomisi büyürken dış ticaret açığı verirdi. Ekonomi küçülürken dış ticaret açığı da küçülürdü. Son dönemlerde, ilk defa, ekonomi büyüyemez hatta küçülürken dış ticaret açığının arttığına şahit olduk. Bu tablonun temelde 3 sebebi var:

1. Kamu bankaları kanalıyla piyasaya bol ve ucuz (hatta negatif faizli) kredi pompalanması: 2018 dış ticaret açığı, 2017’de başlayan KGF kredileri furyasının, 2020 dış ticaret açığı ise 2019’da başlayan ve kamu bankaları eliyle yürütülen kredi çılgınlığının direkt sonucudur. Bu para iç piyasada talebi hızla büyüterek -tabiri caizse- hormonlu bir genişleme ve geçici bir rahatlama oluşturuyor ama tam da bu politikalar sebebiyle zaten bozuk olan makro dengeler daha da bozularak başka riskleri hızla büyütüyor. Özellikle son 4-5 yıldır döviz kurunda gerçekleşen dalgalanmalar ve yaşanan kur atakları, ekonomi yönetiminin şeffaflıkla ve uluslararası standartlarla bağdaşmayan uygulamalarının ekonomide oluşturduğu değişik basınçların bir yansımasıdır.  Bilhassa global konjonktürün olumsuz seyrettiği anlarda bu basıncı kontrol imkânı ortadan kalkmakta, sorunlar tabiri caizse bombalara dönüşüp birbiri peşisıra patlamaktadır. Yukarıda kısaca vurgulamaya çalıştığım imkânsız üçleme veya üçlü açmaz konusunu ve piyasanın işleyiş biçimini iyi anlamak gerekir. Bu arada, kredi artışının tam gaz devam ettiği dönemde bu konuyla ilgili olarak Serbestiyet’te bir yazı yazarak öngörülerimi paylaşmıştım. İlgilenenler bu yazıyı okuyabilirler: https://serbestiyet.com/featured/ekonomide-kredi-cilginligi-gidisat-nereye-37826/

2. Aynı anda Merkez Bankası’nın kuru muayyen bir seviyede tutabilmek için ısrarla ve şeffaf olmayan yöntemlerle (gizli kapaklı yollarla) düşük fiyatla döviz satması ve döviz kurunun böylelikle düşük kalması Türkiye’nin genel ekonomik kırılganlığını arttırdı ve ithalatı teşvik etti. Merkez Bankası’nın döviz satışları şeffaflıkla bağdaşmayacak şekilde gizli-kapaklı yapıldığı gibi, bu gizli satışları planlayan iktidar ülkeye “sermaye girişi” olduğu havası yaratmaya, böylece beklentileri iyileştirmeye çalıştı. Kamuoyu uzunca bir süre bu uygulamadan habersizdi, öğrenenler de iktidarın baskıları sebebiyle bunu kamuoyu gündemine getiremedi. Türkiye böyle bir uygulama olduğunu yerli medyadan değil, 2109 baharında Financial Times’dan duydu (https://www.ft.com/content/6dd17c50-59dc-11e9-939a-341f5ada9d40, Türkçesi için: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-47972191).

3. Tercih edilen politikalar Türkiye’de siyasi ve ekonomik öngörülebilirliği çok düşürdü. Yatırımcılar önlerini görebiliyorlarsa yatırım yaparlar; öngörülebilirlik düşük ise üretim artmaz. Üretim işi muayyen bir imalat altyapı, tezgâh ve ekibinin korunmasını gerektirir; bu da girişimcinin en azından orta vadeli olarak önünü görebilmesiyle mümkün olur. İmalat tezgâhı veya altyapısı dağıldığı zaman yeniden kurulması kolay değildir; siyasi ve ekonomik öngörü düşük olduğunda üretim altyapı ve ekibinin korunmasının maliyeti yükselir. Önünü göremeyen girişimci bu altyapıyı ya dağıtır veya ekibini/kapasitesini küçülterek oluşan talepleri ithalat yoluyla karşılama yoluna gider. Bu süreç temelde siyasi ve/ya ekonomik açıdan öngörülebilirliğin düşük olmasının doğrudan bir sonucudur. Dolayısıyla siyasi ve/ya ekonomik belirsizliklerin ise yüksek olduğu ortamlarda iç talep artışının üretimi değil ithalatı (dolayısıyla dış ticaret açığını) arttırması kaçınılmazdır. Konu önemli ölçüde siyasette ve siyasi belirsizliklere bağlı olarak ekonomik öngörülebilirliğin düşüklüğünde düğümlenmektedir. İmalat sanayii yatırımları uzun vadeli işlerdir. Siyasi ve ekonomik öngörülebilirlik azaldıkça yatırımlar da doğal olarak artmamakta, hatta bazen azalmaktadır. 

İktidarın tercih ettiği ekonomik politika tercihlerinin ayrıca “servet transferi”ne ilişkin sonuçları da var. TL’de negatif kredi faizleri düşük (baskılanmış) kurla bir araya gelince, TL kredilerine erişimi kolay olan ve muhtemelen ithal ürünleri daha fazla talep eden kesimler lehine bir servet transferi sözkonusu oldu. Gelecek Partisi’nden Kerim Rota özellikle TL kredileri bağlamında düşük hatta negatif faizli kredilerin sonuçlarıyla ilgili harika bir yazı yazmıştı, herkese tavsiye ediyorum: https://www.paraanaliz.com/2021/yazarlar/kerim-rota/kerim-rota-yazdi-maslak-subemize-bekleriz-55363/ Kendisi de mesleki olarak bankacı olan Kerim bey iktidarın tercihlerinin varlıklı kesimler lehine ve geniş halk kitleleri aleyhine nasıl etkileri olduğunu çok anlaşılır ve akıcı biçimde anlatmıştı.

Sonuç yerine

Detaylı olarak anlatmaya çalıştım, Merkez Bankası’nın döviz rezervleri şu an eksidedir, açık rakamı şu an 47 milyar dolar civarındadır. Bundan başka, kamu kurumlarının ve kamu bankalarının değişik muhasebe ve bilanço operasyonları ile gizlenmiş döviz açıkları olup olmadığını bilemiyoruz. Türkiye tarihinde benzerine az rastlanacak bir durumla karşı karşıyayız, Türkiye pandemi şartlarının bütün global dengeleri altüst ettiği bir ortamda eksi rezervlerle krizini yönetmeye çalışıyor. Naci Ağbal ve Lütfi Elvan ikilisi Berat Albayrak döneminin hatalarını düzeltme yolunda epey mesafe almış olsa da Türkiye’nin büyük riskleri sürüyor. Merkez Bankası’nın rezervlerinin ekside olması sebebiyle, gerek salt ekonomik, gerekse siyasi risklerden kaynaklanacak yeni şoklara karşı hazırlıksız durumdayız.

Gerçekleri inkâr ederek iyi bir yere varabilmek mümkün değil. İlk önce kendimize ve gerçeklere karşı dürüst olmak gerekir. Kanaatimce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi tercih ve tutumları Türkiye’nin karşı karşıya olduğu siyasi risklerin temel sebebidir. Türkiye’nin siyasi ve iktisadi kaderi tek bir şahsın iki dudağından çıkacak laflara bağlı olduğu sürece bu risklerin sürmesi bana kaçınılmaz geliyor. Siyasi denge-kontrol mekanizmalarının tesisini Türkiye için gerçek bir bekâ meselesi olarak görüyorum. Bütün gücün tek bir merkezde toplanması Türkiye’yi büyük kaoslara sürüklüyor. Türkiye müzakere esaslı, rıza-ikna süreçlerine dayalı bir siyaset biçimine geçmek zorundadır. Aksi takdirde, gücü kimin eline geçirdiğine bağlı olarak bir krizden diğerine, bir kaostan ötekine sürüklenip duracağız. Türkiye’nin bu gidişâta er veya geç dur diyeceğine inanıyorum.

Önceki İçerik“İt boğuşu”yla erkeklik düellosu
Sonraki İçerikRÖPORTAJ – Kerim Rota: ‘Berat Albayrak, Türkiye’nin açık ara en başarısız hazine ve maliye bakanıdır’