Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Devlet Ne Zaman Unutmaya Karar Verir?

Devlet Ne Zaman Unutmaya Karar Verir?

Osmanlı’nın Celâlîlerle ve zeybeklerle, Cumhuriyet’in eski muhalifleriyle ve modern devletlerin iç çatışmalardan çıkan insanlarla tekrar tekrar karşılaştığı asıl soru silâhlar sustuktan sonra başlıyor.

Türkiye’de silâhlı örgütün tasfiyesi sonrasında ortaya çıkacak hukukî statü sorunlarını çözmek üzere hazırlanan Çerçeve Yasa’nın kabul edilmesiyle birlikte tartışma doğal olarak düzenlemenin ayrıntılarına yoğunlaşıyor. Kimler yararlanacak, kimler kapsam dışında kalacak, örgüt mensupları hangi şartlarla normal hayata dönecek? Fakat bütün bu soruların arkasında çok daha eski ve belki daha ilginç bir devlet meselesi var: Bir devlet, kendisine karşı yıllarca mücadele etmiş veya bir dönem kendisi için tehdit saydığı insanlarla, çatışma sona erdiğinde ne yapar?

İlk akla gelen cevap basit: Suç işleyenleri cezalandırır, tehdit oluşturanları etkisiz hâle getirir. Tarihe baktığımızda ise devletlerin siyasî sorunları hiçbir zaman yalnız cezalandırarak çözmediğini görüyoruz. İsyanları bastırdılar, liderlerini idam ettiler, insanları hapsettiler veya sürgüne gönderdiler; ama başka zamanlarda silâh bırakanlara eman verdiler, siyasî suçları affettiler, sürgündekileri geri çağırdılar, eski isyancıları devlet hizmetine aldılar, dün tehlikeli gördükleri siyasî rakiplerini yıllar sonra sistemin merkezine taşıdılar, hatta kendilerine karşı savaşmış insanları eski arkadaşlarına karşı kullandılar. Çünkü bir siyasî çatışmada cezalandırmanın amacı ile siyasî sorunu sona erdirmenin amacı her zaman aynı değil. Ceza esas olarak geçmişe bakıyor: Kim ne yaptı ve bunun karşılığında neyi hak ediyor? Siyaset ise geleceğe de bakmak zorunda: Dün devletin karşısında bulunan insanlar yarın kurulacak düzenin neresinde duracak ve aynı çatışmanın yeniden başlamaması nasıl sağlanacak?

Çatışma çözümleri literatüründe geçiş dönemi adaleti adıyla yaygınlık kazanmış bir kavram var. İngilizce karşılığı transitional justice olan bu başlık altında çatışma çözümleri kapsamında veya rejim değişiklikleri sonrasında yaşanan “geçmişle hesaplaşma”nın hukukî ve siyasî yöntemleri ele alınıyor. Ruti Teitel’den Priscilla Hayner’a uzanan çalışmalar, iç savaşlardan veya büyük siyasî çatışmalardan çıkan toplumların önündeki seçeneklerin “ceza veya af” kadar basit olmadığını gösteriyor. Ceza, af, hakikatin açıklanması, tazminat, siyasî hakların iadesi ve toplumsal uzlaşma farklı biçimlerde bir araya gelebiliyor. Çünkü çözülmesi gereken mesele yalnız geçmişte işlenen suçların karşılığını vermek değil; eski çatışmanın insanlarını yeni düzenin içine nasıl yerleştireceğine de karar vermek.

Osmanlı tecrübesine baktığımızda bu açıdan epey ilginç örneklerle karşılaşıyoruz. Osmanlı örneği bize devletin bazen eski düşmanını yalnız affetmediğini, “düşman”ı yeniden kendi sisteminin içine alıp kullanabildiğini de gösteriyor.

İsyanı bastırmak başka, isyanı bitirmek başka

Osmanlı yönetim geleneğindeki eman, af ve istîmâlet birbirinin tamamen aynı olmayan ama aynı siyasî repertuvar içinde kullanılabilen araçlardı. İstîmâlet doğrudan af demek değildi; daha geniş anlamıyla gönül alma, güven verme ve insanları devlet düzenine kazanma siyasetini ifade ediyordu. Yeni fethedilen bölgelerde yerel hakların korunmasından vergi kolaylıklarına kadar farklı biçimler alabiliyordu. İsyan ve itaatsizlik durumlarındaki tatbikata gelince; devlet yeniden itaati mümkün kılacaksa cezalandırma hakkını sonuna kadar kullanmamayı tercih edebiliyordu.

Celâlî isyanları bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Özellikle 16. yüzyılın sonlarından itibaren Anadolu’yu sarsan Celâlî hareketleri birkaç eşkıya grubunun faaliyetinden ibaret değildi. Binlerce silâhlı insanın dolaştığı, şehirlerin kuşatıldığı, devlet kuvvetlerinin mağlûp edildiği ve Anadolu’da büyük nüfus hareketlerine yol açan uzun süreli bir güvenlik ve yönetim krizinden söz ediyoruz. Celâlî liderlerinden birisi olan Karayazıcı Abdülhalim’in 1602 başlarında ölümünden sonra yerine geçen kardeşi Deli Hasan, aynı yıl Ankara’yı kuşatacak kadar güçlenmişti. Osmanlı yönetimi Deli Hasan’ı sonuna kadar takip edip ortadan kaldırmak yerine onunla anlaşmayı tercih etti. Kendisine Bosna Beylerbeyliği verildi ve Deli Hasan artık bir paşa olarak Nisan 1603’te yaklaşık 10 bin adamıyla Anadolu’dan Rumeli’ye geçti. Birkaç ay önce Osmanlı kuvvetleriyle savaşan Celâlî lideri artık Osmanlı beylerbeyiydi ve yanındaki binlerce sekbanla devletin Avusturya cephesindeki savaş gücünün bir parçasına dönüşmüştü.

Bugünün hukuk anlayışıyla bakıldığında bunun epey tuhaf bir dönüşüm olduğunu ifade etmemiz gerekir. Bir insan binlerce silâhlı adamıyla devlete isyan ediyor; devlet onu yakalayıp cezalandırmak yerine yüksek bir resmî makama getiriyor ve askerleriyle birlikte başka bir cephede kullanıyor. Fakat Osmanlı merkezinin perspektifinde bakıldığında soru yalnız “Deli Hasan geçmişte ne yaptı?” değildi; “Deli Hasan’ın elindeki 10 bin silâhlı adam bundan sonra kimin adına savaşacak?” sorusu da en az onun kadar önemliydi. Burada olan şey yalnız af değildi; Osmanlı Devleti karşısındaki askerî gücün bir bölümünü yok etmek yerine kendi hizmetine alıyordu. Devletin gözünde “âsi” değişmez bir kimlik olmaktan çok devletle kurulan ilişkinin belirli bir andaki adı olabiliyordu.

Deli Hasan istisna değildi. Karayazıcı’nın eski kumandanlarından Tavil Halil, üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetlerini mağlûp ederek ciddi bir askerî güç hâline geldikten sonra 1605’te kendisine teklif edilen Bağdat Beylerbeyliğini kabul etti. Daha önce Karayazıcı ile birlikte hareket etmiş, ardından affedilip devlet hizmetine alınmış Kalenderoğlu Mehmed ise yeniden isyan ettiğinde Kuyucu Murad Paşa tarafından önce Ankara sancak beyliği verilerek sisteme çekilmeye çalışıldı; bu girişim sonuç vermeyince 1608’de askerî olarak tasfiye edildi. Yalnız birkaç yıllık bu dönem bile Osmanlı’nın Celâlî sorununa tek bir yöntemle yaklaşmadığını göstermeye yetiyor. Af, eman, makam, devlet hizmetine alma ve askerî tenkil birbirini dışlayan politikalar değildi. Aynı devlet şartlara göre bunların birkaçını peş peşe kullanabiliyordu. Kuyucu Murad Paşa’nın sert Celâlî tenkiliyle Deli Hasan’ın beylerbeyi yapılması bu açıdan birbirinin zıddı değil, aynı soruya verilmiş iki farklı cevaptı: “Hangi yöntem düzeni yeniden kurmakta daha çok fayda sağlar?”

Dağdan in, bu defa benim için çalış

Aynı mantığın daha kurumsallaşmış bir biçimini Osmanlı’nın son döneminde Batı Anadolu’daki kır serdarlığı uygulamasında görüyoruz. Dağdaki zeybek çeteleri takip müfrezeleriyle ortadan kaldırılamadığında devlet zaman zaman onları affederek dağdan indiriyordu. Zeybek kültüründe buna “yüze çıkma” veya “düze inme” deniyordu. Fakat hikâye her zaman afla bitmiyordu. Yüze çıkan bazı zeybeklere maaş ve resmî statü veriliyor; bunlar kır serdarı sıfatıyla eşkıya ve asker kaçaklarını takip etmek, hırsızları yakalamak ve belirli bölgelerde asayişi sağlamak gibi görevlerde kullanılıyordu. Ercan Uyanık ve Ali Özçelik, kır serdarlığı üzerine yaptıkları çalışmada bu uygulamayı Osmanlı yönetiminin isyancıları kendi hizmetine çekme yöntemlerinden biri olarak değerlendiriyor (Ercan Uyanık – Ali Özçelik, “Zeybek Kültüründe Yüze Çıkma ve Kır Serdarlığı”, Acta Turcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, Sayı 2, Temmuz 2014, s. 1-25).

İşin ilginç tarafı, kır serdarı olarak işe en çok yarayan insanların ekseriyâ devletin bir süre önce yakalamaya çalıştığı kişiler olmasıydı. Dağları, geçitleri, köyleri, eşkıyanın saklanabileceği yerleri, kimden yardım alacağını ve nasıl hareket edeceğini onlar biliyordu. Devlet eski eşkıyanın geçmişini ortadan kaldıramıyordu ama o geçmişin ürettiği bilgiyi kendi hesabına çevirebiliyordu. Çakırcalı Ahmet Efe, üçüncü affının ardından 1881’de kır serdarı yapılarak Bozdağ-Gölcük yaylalarının güvenliğini sağlamakla görevlendirildi. Birkaç yıl önce devletin peşinde olduğu eşkıya artık devlet adına asayiş sağlıyordu.

Daha çarpıcı örnek Çakırcalı Mehmet Efe. Devlet Çakırcalı’yı etkisiz hâle getirmekte zorlanırken 1902’de onun düşmanı olan bazı çeteleri affedip kır serdarı yaparak Çakırcalı’nın üzerine göndermeye çalıştı. Yalnız iki yıl sonra tablo tersine döndü; bu defa Çakırcalı’nın kendisi affedildi ve kır serdarı yapıldı. Aynı yıl başka çetelerin takibine çıktı; fakat resmî görevli ve maaşlı olmasına rağmen başına buyruk davranmaya ve kişisel düşmanlıklarını görevine taşımaya devam edince maaşı kesildi ve 1905’te yeniden dağa çıktı. Bölgede eşkıyalık arttığında ise 1906’da bir kez daha affedildi. Böylece birkaç yıl içinde üzerine kır serdarları gönderilen eşkıya kendisi kır serdarı olmuş, yeniden eşkıya sayılmış ve tekrar affedilmişti. “Eşkıya”, “affedilmiş zeybek” ve “devlet görevlisi” kategorileri aynı insan üzerinde yer değiştirebiliyordu.

Kır serdarlığı bu yüzden basit bir af uygulaması değildi. Devlet eski eşkıyaya kabaca şunu söylüyordu: Dağdan in, silâhını bana çevirme ve bildiğin dünyayı bundan sonra benim hesabıma kullan.

İsyanın liderleri ile isyana katılanlar aynı şey değil

1821 Yunan İsyanı sırasında Selânik bölgesindeki uygulamalar aynı repertuvarın başka bir yönünü gösteriyor. Osmanlı yönetimi bir taraftan silâhlı isyanın liderlerine karşı askerî kuvvet kullanırken, diğer taraftan isyana karışmış fakat pişmanlık gösteren veya olaylar sırasında kaçmış Rum reayanın geri dönmesini teşvik eden istîmâlet politikaları uyguladı. Amaç bütün bir topluluğu kalıcı biçimde düşmanlaştırmak yerine silâhlı isyanın çekirdeği ile onun çevresindeki daha geniş nüfusu birbirinden ayırmaktı.

Bu ayrım, isyanlarla mücadele eden devletlerin tarih boyunca karşılaştığı temel problemlerden biri. Bir isyanı yalnız askerî problem olarak görürseniz yapılacak şey isyancıları bulup etkisiz hâle getirmektir. Fakat isyanı siyasî bir problem olarak görmeye başladığınız anda önünüze başka bir soru gelir: İsyana katılmış, destek vermiş veya onun çevresinde bulunmuş insanlara geri dönüş yolu bırakmazsanız çatışmayı nasıl sona erdireceksiniz? Her katılımcıyı lider kadroyla aynı kategoriye koymak kısa vadede sertlik göstergesi olabilir; fakat aynı zamanda isyanın çevresindeki insanlara devlete dönmek için hiçbir sebep bırakmayabilir. Bu nedenle Osmanlı’daki af ve istîmâleti yalnız “padişahın merhameti” olarak okumak eksik kalır. Bunları aynı zamanda isyancıyı isyandan ayırmanın araçları olarak görmek gerekir.

Cumhuriyet: Düşmanlık da ebedî bir statü değil

Türkiye Osmanlı’dan pekçok şeyin yanısıra bu zihniyeti de tevarüs etti. Cumhuriyet, kuruluş döneminden kalan hesaplarla ne yapacağına karar vermek zorundaydı. Millî Mücadele karşıtı faaliyetleri nedeniyle yeni Cumhuriyet’in gözünde kuruluş mücadelesinin karşı tarafını temsil eden 150’liklerin Türkiye’ye dönmeleri yasaklandı. Fakat 1938’de çıkarılan af kanunuyla dönüşlerinin önü açıldı. 1920’lerin başında yeni rejim açısından tehlike olarak görülen insanlar, aradan yaklaşık on beş yıl geçtikten sonra aynı ölçüde tehdit sayılmıyordu. Cumhuriyet kurumsallaşmış, rejim kendisini daha güvende hissetmeye başlamıştı.

Cumhuriyet’in kuruluş dönemine ait daha incelikli bir örnek olarak Kâzım Karabekir verilebilir. Millî Mücadele’nin en önemli kumandanlarından ve yeni devletin kuruluşunda büyük rol oynamış isimlerden olan Karabekir, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Mustafa Kemal’le siyaseten ayrıştı ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın genel başkanı oldu. Parti 1925’te kapatıldı; Karabekir ertesi yıl İzmir Suikastı davasında yargılandı ve beraat etti. Buna rağmen uzun yıllar siyasetin dışında kaldı ve hayatını bir nevi ev hapsinde ve polis gözetiminde sürdürdü. Şartlar değiştiğinde devletin Karabekir’e yüklediği siyasî anlam da değişti: 31 Aralık 1938’de yeniden milletvekili oldu, 5 Ağustos 1946’da TBMM Başkanlığına getirildi.

Karabekir örneğinde affedilmiş bir isyancı veya affedilmesi gereken bir mahkûmiyet yoktu. Burada devreye giren mekanizma siyasî rehabilitasyon. Bir dönem rejimin güvenlik kaygılarının yöneldiği siyasî figür, şartlar değiştiğinde yeniden sistemin merkezine alınıyordu. Elbette Deli Hasan ile Karabekir’i aynı kategoriye koyamayız; birincisi silâhlı bir Celâlî lideri, ikincisi Cumhuriyet’in kurucularından ve meşru siyasî muhalefetin önde gelen isimlerinden biri. Ortak nokta insanların kimliği değil, devletin davranışı: Devletin “karşı tarafta” gördüğü insanlara yüklediği siyasî anlam şartlar değiştikçe değişebiliyor.

Eski PKK’lıyı PKK’ya karşı kullanmak

Bu devlet davranışının uzak bir yankısına modern Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde rastlıyoruz. Kır serdarlığıyla modern güvenlik ve istihbarat yapılanmalarını aynı şey saymak elbette mümkün değil. Fakat arkasındaki basit mantık tanıdık: Bir silâhlı örgütlenmenin içinden gelen insan, tam da o dünyayı bildiği için eski arkadaşlarına karşı devlet açısından değerli hâle gelebiliyor.

Özellikle 1980’lerin sonlarından ve 1990’lardan itibaren örgütten ayrılan veya yakalandıktan sonra devletle işbirliği yapmayı kabul eden bazı PKK mensupları istihbarat kaynağı, kılavuz veya operasyonel unsur olarak kullanıldı. Kamuoyunda “itirafçı” olarak bilinen bu insanların devlet açısından taşıdığı değer açıktı: Örgütün kadrolarını, bağlantılarını, barınma alanlarını, geçiş güzergâhlarını ve çalışma yöntemlerini biliyorlardı. Bunun en bilinen örneklerinden biri Abdülkadir Aygan. PKK saflarında bulunduktan sonra örgütten ayrılan Aygan, daha sonra JİTEM olarak bilinen yapılanmada çalıştığını ve operasyonlara katıldığını anlattı. JİTEM’in hukukî statüsü, faaliyetleri ve faili meçhul cinayetlerle bağlantısına ilişkin iddialar ayrı ve son derece ağır bir tartışma; burada bizi ilgilendiren nokta, devletin düne kadar kendisine karşı savaşan örgütün mensubunun bilgisini ve tecrübesini eski örgütüne karşı kullanabilmesiydi.

Kır serdarıyla PKK itirafçısı arasında bir asır, bambaşka devlet yapıları ve hukuk düzenleri var. Fakat ikisini devlet açısından değerli kılan unsurlardan biri aynı: İçinden geldikleri dünyayı biliyorlar. Devletler bazen düşmanlarının sahip olduğu bilgi ve kapasiteyi yok etmeye çalışmak yerine kendi hesaplarına çevirmeyi tercih ederler.

İngilizler kanunun adına “unutma” yazdı

Bu siyasî mantığın belki de en güzel isimlendirmesini İngilizler yaptı. İngiliz İç Savaşı, I. Charles’ın idamı ve cumhuriyet döneminin ardından monarşi 1660’ta yeniden kurulduğunda II. Charles yönetiminin önünde zor bir problem vardı. Cumhuriyet yönetimine katılmış geniş bir kesim bulunuyordu ve bunların tamamıyla hesaplaşmak yeni rejimin istikrarını tehlikeye atabilirdi. Çözüm aynı yıl kabul edilen Indemnity and Oblivion Act (Tazmin ve Unutma Kanunu) oldu. Kanun belirli istisnalar dışında İç Savaş ve cumhuriyet dönemindeki çok sayıda fiil için af getiriyordu. Fakat kanunun isminde kullanılan oblivion (yani unutma) kelimesi en az affın kendisi kadar önemliydi. Devlet yalnız “Sizi cezalandırmıyorum” demekle kalmıyor, aynı zamanda “Bu hesapları yeni siyasî düzenin içine taşımayacağız” diyordu.

Amerikan İç Savaşı sonrasında da benzer bir problem yaşandı. Konfederasyonu askerî olarak mağlûp etmek başka bir şeydi; milyonlarca eski Konfederasyon taraftarını (hatta askerlerini) “suçlu” olarak tanımlayıp cezalandırmaya kalkmak başka şey. Lincoln ile başlayıp Andrew Johnson döneminde genişleyen af politikaları ile Amerikan sistemi konfederasyon yanlısı kitleyi rehabilite etmeye, sistemle bütünleştirmeye çalıştı. Bu politikaların bir sonucu olarak eski beyaz elitlerin Güney’de hızla siyasete geri dönmesi ve yeniden nüfuz kazanmaları kölelikten yeni kurtulmuş siyah Amerikalıların haklarının korunmasını zorlaştırdı. Buradan şu sonucu çıkarırsak çok yanlış olmaz: “Uzlaşma ile adalet her zaman aynı yönde ilerlemeyebilir; bazen biri diğerinin bedeli olur.”

Yakın tarihte Kuzey İrlanda, Güney Afrika ve Kolombiya aynı soruya farklı cevaplar verdi. 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması sonrasında Kuzey İrlanda’da paramiliter örgütlerle bağlantılı mahkûmlar için erken tahliye mekanizması oluşturuldu. Güney Afrika’daki Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu bazı siyasî suçlarda hakikatin açıklanmasını af sürecinin merkezine koydu. Kolombiya’nın FARC ile 2016’da vardığı anlaşma ise silâhsızlanma, mağdurların hakları, özel yargılama mekanizmaları ve eski gerillaların siyasî sisteme dönüşünü birlikte ele aldı. Modeller birbirinden farklıydı ama cevaplamaya çalıştıkları soru aynıydı: Dün birbirini öldüren insanlar yarın aynı siyasî düzenin içinde nasıl yaşayacak?

Tehdit değişince düşman da değişir

Buraya kadar uzanan tarihî örnekler devlet davranışının önemli bir özelliğini gösteriyor: “Tehdit” değişmez bir kategori değil. Elbette siyaseti bütünüyle çıkar hesabına indirgemek de doğru olmaz. Siyasetçiler zaman zaman kendilerine siyasî menfaat sağlamadığı, hatta zarar verdiği hâlde ahlâken doğru buldukları tercihlerde bulunabiliyor; Angela Merkel’in siyasî maliyetine rağmen mültecilere Almanya’nın kapılarını açması bunun yakın dönem örneklerinden biri. Fakat bunlar siyasetin olağan işleyişini açıklamak bakımından daha çok istisna niteliğinde. Devletler ve siyasetçiler çoğu zaman önlerindeki seçeneklerin maliyetlerini, sağlayacağı faydaları, doğuracağı tehditleri ve açacağı imkânları hesaplıyor. Bir insanın veya grubun devlet açısından taşıdığı anlam da bu hesap değiştiğinde değişebiliyor.

Deli Hasan örneğini ilginç kılan tam da buydu. Osmanlı yönetiminin Deli Hasan’ı Bosna Beylerbeyi yapması onun geçmişteki isyanı hakkında ahlâkî kanaatini değiştirdiği anlamına gelmiyordu. Değişen, Deli Hasan’ın devlet açısından stratejik değeriydi. Birkaç ay önce kendisine karşı savaşan 10 bin silâhlı adamı yok etmeye çalışmak yerine onları Avusturya cephesinde kullanmak artık daha faydalı görünüyordu. Deli Hasan aynı Deli Hasan’dı; fakat Osmanlı açısından artık cevaplanması gereken asıl soru onun geçmişte ne yaptığı kadar, elindeki 10 bin silâhlı adamın bundan sonra kimin adına savaşacağıydı.

Bugün Türkiye’de başlayan yeni sürece de bu açıdan bakmak mümkün olabilir. Kürt meselesi Cumhuriyet tarihinin büyük bölümünde esas olarak ulus-devletin bütünlüğü ve iç güvenlik perspektifinden okundu. Özellikle PKK’nın silâhlı mücadeleye başlamasından sonra Türkiye’deki Kürt siyasî mobilizasyonu ile Irak ve Suriye’de ortaya çıkabilecek Kürt siyasî yapıları, birbirini besleyebilecek bir güvenlik tehdidinin parçaları olarak görüldü. Fakat Ortadoğu’nun geçirdiği büyük dönüşüm aynı Kürt coğrafyasına başka bir stratejik anlam kazandırıyor. Irak, Suriye, İran ve Türkiye’ye yayılan Kürt nüfus artık yalnız Türkiye’nin iç güvenlik meselesinin çevresi değil; bölgesel güç mücadelesinin önemli unsurlarından biri haline geldi. Irak’ta kurumsallaşmış bir Kürt siyasî yapısı var; Suriye iç savaşının ardından ülkenin kuzeydoğusunda Kürt ağırlıklı yeni bir siyasî ve askerî alan ortaya çıktı. İran’daki Kürt nüfus da hesaba katıldığında Ankara açısından giderek daha önemli hâle gelen soru yalnız Kürt siyasî hareketlerinin ne kadar güçleneceği değil, bu siyasî alanın kiminle birlikte hareket edeceği.

Türkiye’yle çatışan veya başka bölgesel/küresel güçlerin nüfuz alanına giren bir Kürt siyasî kuşağı Ankara açısından ciddi bir stratejik problem oluşturabilir. Buna karşılık Türkiye’yle ekonomi, siyaset ve güvenlik açısından güçlü ilişkiler geliştiren bir Kürt dünyası, Türkiye’nin güney sınırı boyunca uzanan geniş bir coğrafyada Türkiye’nin nüfuzunu artıran bölgesel bir açılım kanalına dönüşebilir. Dolayısıyla aynı toplumsal ve siyasî güç, kurduğu ilişkiye göre Türkiye açısından tehdit de olabilir, stratejik değer de. Bu durumda mesele yalnız PKK’nın silâh bırakması veya örgüt mensuplarının hukukî statüsünün ne olacağı olmaktan çıkıyor; kırk yılı aşkın çatışmanın ürettiği Türkiye-Kürt karşıtlığının sürüp sürmeyeceği çok daha büyük bir stratejik mesele hâline geliyor. Eğer Türkiye önümüzdeki Ortadoğu düzeninde Kürtlerin önemli bir bölümünü karşısında değil yanında tutabilecekse, dün ağırlıklı olarak güvenlik problemi olarak gördüğü bir alan yarın bölgesel gücünün unsurlarından birine dönüşebilir.

Eski örgüt mensuplarının rehabilitasyonu da bu perspektiften yalnız hukukî veya insanî bir mesele olarak görülemez. Devletin geçmişte “terörist”, “bölücü” veya “düşman” kategorisine yerleştirdiği insanların bir bölümünü yeniden toplumsal ve siyasî düzenin içine almaya razı olması, geçmiş hakkındaki ahlâkî hükmünü değiştirmesinden çok geleceğe ilişkin stratejik hesabının değişmesiyle açıklanabilir. Dün esas soru “Bu tehdidi nasıl etkisiz hâle getiririz?” iken bugün buna “Bu insanları ve onların içinde bulunduğu daha geniş siyasî dünyayı nasıl Türkiye’nin yanında tutarız?” sorusu ekleniyor.

Yeni sürecin kapısını açan ve en güçlü şekilde savunan siyasetçinin MHP lideri Devlet Bahçeli olması da bu açıdan yalnız bir siyasî ironi olarak görülmemeli. İlk bakışta milliyetçi siyasetin Kürt meselesindeki geleneksel çizgisiyle bugünkü tutumu arasında büyük bir çelişki olduğu ortada. Fakat amaçlarla araçları birbirinden ayırdığımızda bu çelişki önemli ölçüde azalıyor. Bahçeli’nin temel önceliği güçlü, toprak bütünlüğünü koruyan ve bölgesinde etkili bir Türkiye ise, değişen şey amaçtan çok bu amaca hangi politikanın hizmet edeceğine ilişkin hesap olabilir. Bir dönem silâhlı Kürt hareketinin bastırılması bu amacın gereği olarak görülürken, yeniden şekillenen Ortadoğu’da Türkiye ile Kürtler arasındaki çatışmanın sona erdirilmesi, Kürt siyasî alanının Türkiye’nin bölgesel rakiplerinin doğal nüfuz sahası olmaktan çıkarılması ve mümkünse Türkiye’yle birlikte hareket eden bir kuvvete dönüştürülmesi aynı milliyetçi hesabın gereği hâline gelebilir. Bahçeli’nin tutumundaki değişimi geçmişteki tehdit değerlendirmesinden ahlâkî bir vazgeçiş olarak okumak yerine, tehdit-fırsat dengesinin değişmesiyle açıklamak bu nedenle daha anlamlı görünüyor.

Deli Hasan’ın 1602’de âsi, 1603’te Bosna Beylerbeyi olmasını mümkün kılan mantık da nihayetinde buydu. Osmanlı’nın sorusu yalnız “Deli Hasan geçmişte ne yaptı?” değildi; “Elindeki 10 bin adam bundan sonra kimin için savaşacak?” sorusuydu. Dört yüzyıl sonra aktörler, hukuk düzeni ve mesele bütünüyle farklı olsa da devlet aklının önündeki stratejik soru şaşırtıcı biçimde benziyor: Ortadoğu’nun yeniden kurulan güç dengelerinde Kürtler kimin yanında duracak?

Devlet ne zaman unutmaya karar verir?

Bu açıdan Çerçeve Yasa’yı yalnız silâh bırakan örgüt mensuplarının hukukî statüsünü düzenleyecek teknik bir kanun olarak okumak eksik kalır; bu kanunun arkasında daha büyük bir siyasî değişim bulunduğunu söylemek yanlış olmaz: Devletin yalnız PKK ile çatışmayı bitirmesi değil, Kürt meselesini yerleştirdiği stratejik kategoriyi değiştirmesi. Bu, geçmişte işlenen suçların hiç işlenmemiş sayılması veya mağdurların unutulması anlamına gelmiyor. Geçiş dönemi adaletinin en zor meselesi zaten burada: Gelecekteki barış uğruna geçmişin hangi kısmından vazgeçilebilir, hangi suçların hesabı mutlaka sorulmalı, mağdurların adalet talebi ile çatışmayı sona erdirme ihtiyacı nasıl bağdaştırılabilir?

Fakat devlet yalnız geçmişi değil, gelecekte kurulacak siyasî düzeni de düşünüyor. Osmanlı bazen isyancıyı idam etti, bazen ona eman verdi; bazen üzerine ordu gönderdi, bazen beylerbeyi yaptı. Dağdaki eşkıyayı affedip başka eşkıyanın peşine gönderdi. Cumhuriyet bir dönem tehdit saydığı insanları daha sonra yeniden sistemin içine aldı. Yakın dönemde bazı eski PKK mensuplarının örgüte karşı bilgisinden yararlanıldı. Yöntemler, hukuk düzenleri ve tarihî şartlar birbirinden farklı olsa da devletin karşı karşıya olduğu temel problem aynı kaldı: Dün karşı tarafta bulunan insanı yarın kurulacak düzenin içine nasıl alacaksınız?

Devletler eski düşmanlıkları bazen artık o düşmandan korkmadıkları zaman unutuyorlar. Eski düşmanlara ihtiyaç duydukları zaman eski düşmanlıkları unuttukları da oluyor. 1603’te Osmanlı için mesele Deli Hasan’ın geçmişini sevmek değildi; onun 10 bin adamının gelecekte kimin için savaşacağıydı. Bugün Türkiye açısından da mesele yalnız silâh bırakacak PKK mensuplarının geçmişi olmayabilir. Daha büyük soru, Türkiye’den Irak’a, Suriye’ye ve İran’a uzanan geniş bir coğrafyada Kürtlerin gelecekte kurulacak bölgesel düzende nerede ve kimin yanında duracağı.

Belki barışın en zor sorusu da silâhların nasıl bırakılacağı meselesi değil. Osmanlı’nın Celâlîlerle ve zeybeklerle, Cumhuriyet’in eski muhalifleriyle ve modern devletlerin iç çatışmalardan çıkan insanlarla tekrar tekrar karşılaştığı asıl soru silâhlar sustuktan sonra başlıyor: Devlet kimi cezalandıracak, kimi geri alacak ve kimi artık düşman saymaktan vazgeçecek? Bugünün Ortadoğu’sunda buna bir soru daha eklemek gerekiyor: Dünün düşmanı, yarının müttefiki olabilir mi?

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın