Zamanla Kemalistler diyeceğimiz modernist-milliyetçi önderliğin 1919’dan başlayarak geliştirdiği siyasî söyleme, özellikle de devletçi boyutlarına ilişkin bazı gözlemlerden, şimdi, doğrudan doğruya ad sorununa, adlandırma, adını koyma sorununa geçiyorum: Tam ne diyorlar; genel lâfların ötesinde, nasıl bilinmesini istiyorlar verdikleri mücadelenin? Burada başlıca üç kalıp, üç etiket var, gerçekten etiket diyebileceğimiz: millî mücahede, millî mücadele ve istiklâl harbi. Fakat günümüzde yerleşmiş bulunan (şimdi MEB’in değiştirdiğini öğrendiğimiz) kurtuluş savaşı veya ulusal kurtuluş savaşı tanımı Atatürk’e dayandırılmak istendiği için, onu da dördüncü bir alternatif olarak bu incelemeye katmakta yarar var.
Kurtuluş Savaşı
Mustafa Kemal böyle mi koydu 1919-1922’nin adını? Tanımsal anlamda, bu bizim kurtuluş savaşımızdır gibi bir şey mi söyledi? Bir formül mü sundu ve tekrarladı, yerleştirmeye çalıştı?
Hayır, böyle bir şey göremiyoruz, o yıllarda kullandığı ifadelere baktığımızda. Kurtuluş sözcüğü bol bol geçiyor, ama spesifik değil jenerik bir yaklaşımla. 9 Ocak 1920’de Ankara’dan İstanbul’a, “Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri”ne çektiği telgrafta, “Gaye, milletin selameti ve vatanın kurtuluşudur” diyor örneğin. 25-26 Şubat 1920’de “Hakkari Mebusu Mazhar Müfit Beyefendi’ye” hitaben yazdıklarında, kendisi ve diğer Heyet-i Temsiliye üyelerinin “bu vatanın kurtuluşu, milletin selâmeti için ölünceye kadar çalışmak” istediğini vurguluyor. Büyük Millet Meclisi’nin açılması hazırlıkları bağlamında 21 Nisan 1920’de çektiği telgraf, kurtuluş sözcüğü ve kavramıyla dolu. Fakat neyin kurtuluşu? Sadece vatan ve millet değil, aynı zamanda din ve devlet, saltanat, hilafet, padişah ve tebası; hemen her şey içine giriyor. Aynen aktarıyorum (sadece kurtuluş sözcüğünün geçtiği yerleri italikledim): “Zatı Şevketsimatı Padişahileri’nin ve memaliki şahaneleriyle bütün tebaai mülûkanelerinin bir an evvel kurtuluş ve saadete nail olmaları duası ilaveten okunacak ve cuma namazının kılınmasından sonra da hatim tamamlanarak yüce hilafet ve saltanat makamının ve vatanın bütün kısımlarının kurtuluşu maksadıyla vuku bulan milli mesainin ehemmiyet ve kutsiyeti ve milletin her ferdinin kendi vekillerinden meydana gelen bu Büyük Millet Meclisi’nin vereceği vatani vazifeleri yapmaya mecburiyeti hakkında vaazlar verilecektir. Ondan sonra Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, selameti ve bağımsızlığı için dua edilecektir.”
Modernist-milliyetçi önderliğin dindar-muhafazakâr kesimlerle ittifakının doruğundaki bu erken aşamada, Mustafa Kemal’in talimatına harfiyyen uyuluyor; öyle ki, “bu açılış seremonilerinin İslâmî karakteri Osmanlı tarihinde görülen bütün benzer törensellikleri çok aşıyor ve sonraki yılların seküler devrimi konusunda hiçbir ipucunu içermiyor.”[1] Sonraki kullanımlarda bu tumturaklı dinî söylem iskonto edilirken, vatan ve bağımsızlık vurgusu öne çıkacak. 27 Aralık 1920 tarihli bir Heyeti Vekile (Bakanlar Kurulu) kararnamesinde, “Vatanın hakiki selamet ve kurtuluşu için ordularda fikri birlik ve mutlak itaatin gerek ve lüzumu”ndan söz ediliyor, örneğin. 1922 ortalarına geliyoruz. Sakarya zaferinden bu yana neden bir türlü taarruza geçilmediği sorgulanıyor. Mustafa Kemal cevabında, bunun tamamen taktik bir mesele olduğunu ifade ediyor ve gerekli bütün hazırlıkların tamamlanması için herkesi sabırlı olmaya çağırıyor (italikler gene bana ait): “Ordumuzun kararı taarruzdur. Fakat bu taarruzu erteliyoruz. Sebebi, hazırlığımızı bütünüyle tamamlamaya biraz daha zaman lâzımdır. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten daha çok fenadır. (…) [Osmanlılar] Bize, içinde henüz düşman bulunan bu vatanı miras bıraktılar. Bu son vatan parçasını kurtarırken olsun, hırslarımızdan, hislerimizden feragat ederek temkinli olalım. Kurtuluş için… bağımsızlık için önünde sonunda düşmanla bütün mevcudiyetimizle vuruşarak onu mağlup etmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz!”[2]
Millî Mücahede
Bu tür alıntıları ne kadar çoğaltırsak çoğaltalım durum değişmiyor: kurtuluş, saadet, selâmet, bağımsızlık genel kavramlar; buradan bir tanım, spesifik bir adlandırma çıkmıyor. Buna karşılık, var, bazı sürekli tekrarlanan ve hazır kalıplar olarak önerildiği, değişken de olsa o ânın resmî çizgisini oluşturduğu belli olan formüller. Bunların da başında, Cumhuriyetin otoriter laiklik sürecinde unutulan, ama yakın zamanda (politik amaç gütmeyen) araştırmacılığıyla Şükrü Hanioğlu’nun hatırlattığı “millî mücahede” geliyor.
Öyle birkaç kere kullanılıp rafa kaldırılan bir kavram da değil; özellikle 1919-1920 arasında sürekli gündemde. Daha Mustafa Kemal’in (daha önce zikrettiğim) 8 Temmuz 1919 tarihli askerlikten istifa telgrafıyla başlıyor (burada ve aşağıdaki bütün diğer alıntılarda, italikler bana ait): “Mübarek vatan ve milleti parçalanmak tehlikesinden kurtarmak (…) için açılan mücahede-i milliye…” “İngilizlerin, Harbiye Nazırı’nın ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi’nin değiştirilmesini talep etmeleri” üzerine, 22 Ocak 1920’de Heyet-i Temsiliye namına İstanbul’da Ali Rıza Paşa’ya çekilen telgrafta yankılanıyor (bu metni de daha önce “devlet” fikri bağlamında zikretmiştim): bu “tecavüz” karşısında susmak, diyor Mustafa Kemal, “hükümeti (…) bağımsızlık uğrundaki milli mücahedelerimizi askıya almış vaziyetine koyar. (…) İstanbul ile haberleşme İngilizler tarafından yasaklanırsa, milli bağımsızlık uğrunda milli ve dini mücahede ilan etmek yolunda ilerleyeceğiz!”[3] Aynı gün, aynı konuda Rauf Bey, Bekir Sami Bey ve Cami Bey üzerinden “bütün mebuslara” yolladığı şifrede de, “bu teşebbüs aleyhine milletin icra edeceği harekât, bağımsızlığın muhafazası için yapılacak mücahedeler cümlesindendir. İlk mücahedeler devresinde vazife milletin mebuslarınındır” ifadelerini kullanıyor.[4] Neredeyse iki ay geçiyor; bu sefer İstanbul işgal edildiğinde, 16 Mart 1920’de (a) yabancı devletlere gönderdiği “protesto”da, “haklarımızı ve bağımsızlığımızı müdafaa için giriştiğimiz mücahedenin kudsiyeti”ni vurguluyor[5]; ve (b) millete hitaben yayınladığı “beyanname”de, “Giriştiğimiz bağımsızlık ve vatan mücahedesinde Cenabı Hakk’ın yardımı ve inayeti bizimledir” inancını tekrarlıyor.[6]
Beş hafta geçiyor; Büyük Millet Meclisi kuruluyor, seçme ve seçilme hakkının tanımlanması gündeme geliyor. “Bu meclis üyeliğine, her fırka, zümre ve cemiyet tarafından aday gösterilmesi caiz olduğu gibi, her ferdin de bu mukaddes mücahedeye fiilen iştiraki için bağımsız olarak adaylığını istediği mahalde hana hakkı vardır” hükmü getiriliyor.[7] Buraya kadar olan bütün örnekler, hep 1919-1920’den. Daha önce BMM’nin açılışı bağlamında (Hanioğlu’na da dayanarak) belirttiğim gibi, bu ilk yıllarda geniş birleşik cephe içinde dindar-muhafazakâr kesimle ittifakı korumak özellikle önemli. İttihatçılıktan Kemalizme geçiş sürecindeki önderlik tek başına savaşamaz. Kitleye muhtaç. Kitle seferberlik ideolojisini de modernist milliyetçilik (Türkçülük) değil, Erik Jan Zurcher’in çok kullandığı ifadeyle (faraza Mehmed Âkif’te dile gelen) “Müslüman yurtseverliği” oluşturuyor.
Zaman içinde dengeler değişiyor kuşkusuz. Yeni askerî-bürokratik devlet sınıfının İttihatçılık onyılında sürekli yıpranan prestiji, 1918’de yenilgi ve Mondros’la dibe vurmuş, bu yüzden 1919’da Anadolu toplumunu son bir mücadeleye ikna etmeleri hayli zor olmuşken, 1921’de Birinci-İkinci İnönü ve Sakarya başarılarıyla tekrar toparlanıyor ve daha Büyük Taarruz öncesinde de belirli bir iade-i itibar sağlıyorlar. İktidara daha sıkı yerleşiyorlar. Zafer yaklaştıkça, iç ittifakların öneminden dış dünyada destek bulabilmeye doğru göreli bir kayma oluyor. Avrupa kamuoyunu ikna etmek açısından, “cihat” çağrışımlı, dolayısıyla Müslüman-Hıristiyan ayırımını öne çıkaran mücahede veya millî mücahede kavramı, yararlılığını kısmen yitiriyor. Gene de derhal ve toptan terkedilmiyor, çünkü bir devamlılık fikri ve duygusunu ayakta tutuyor. Nitekim Mustafa Kemal, Lozan’ın “dört senelik bağımsızlık mücahedemiz”i “milletimizin şanına layık bir barış ile” neticelendirdiğini söylerken, bu devamlılığı vurguluyor.[8] Çünkü bu, artık giderek netleşen iktidar-muhalefet ayırımında önemli bir nokta. Herhalde aynı kaygı, Cumhuriyetin ilânı üzerine Rauf Orbay’ın keyfîlik eleştirilerine cevap verirken Mustafa Kemal’in “mücahede” ile “Meclis iradesi” kavramlarını birleştirmesine de yansıyor: “Efendiler, cumhuriyet şeklini bir günde kanunlaştıran ve ilan eden, Rauf Bey’in de pek güzel tarif edip vasıflandırdığı gibi ‘bağımsızlık mücahedemizin yegane temel taşı olan ve milli hakimiyeti kayıtsız şartsız tatbikte yüksek kudret ve kabiliyet gösterdiği, yaptığı işlerin neticesiyle sabit olan, Büyük Millet Meclisi’ idi.”[9] Öte yandan, son iki alıntıda (Lozan ve Cumhuriyetin ilânı tartışmalarında) ilginç olan, “bağımsızlık mücahedemiz” diye yeni bir terkibin vücut bulması. Belki de bu, “mücahede” sözcüğündeki (önceki kullanım örneklerinde açıkça görülen) din vurgusunu istiklâl/bağımsızlık kavramı üzerinden kısmen de olsa yumuşatma ve sekülerleştirme çabasını yansıtıyor.[10]
Millî Mücadele
Şu veya bu şekilde, “millî mücahede”den ikinci büyük etiket olarak “millî mücadele”ye bir geçiş başlıyor. Kamusal alanda, her ikisi başından beri içiçe mevcut. Örneğin 1 Mart 1920’de İzmir’e Doğru gazetesi “Bütün köylüler silâhlarıyla bu millî mücâdeleye iştirâk idiyorlar” diye yazıyor. Ama gördüğümüz gibi, resmî telgraf, tamim ve açıklamalarda uzun süre “mücahede” ağır basıyor. “Mücadele” iki açıdan farklı. Bir, din vurgusu yok. İki, işin içsel boyutunu ve bu açıdan İttihatçı onyılı ile devamlılığı öne çıkarıyor. Cumhuriyetin ilânından üç dört ay önce, 17 Haziran 1923’te Paşaili gazetesi, “Hâricden istîlâya, dâhilden hıyânete i’lân itdiği millî mücâdeleden muzaffer çıkan Türk gencliğini asıl şimdi bekleyen vazîfeler”den söz ediyor. “Dâhilden hıyânet” diye kastedilen, tabii daha önce sözünü ettiğimiz büyük gayrimüslim nüfus gruplarının, Rum ve Ermenilerin Wilson Prensipleri ve “kendi kaderini tâyin hakkı” çerçevesine oturtulan toprak talepleri. Paris Barış Konferansı’nda Büyük Devletler başlangıçta sırf bu hak iddialarını gözönünde bulunduruyor. Mondros işgal ve sonra Sèvres paylaşım haritalarına sadece bunlar yansıtılıyor. Herhangi bir Osmanlı-Türk heyeti konferansa dâvet edilmiyor bile. Sonradan ve İstanbul-Türkiye kamuoyundan gelen yoğun tepkiler üzerine hatırlanıp çağrılıyor. Anadolu’da Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri de bu eşitsizliğe karşı, Türklerin de varlığını ve kendi kaderlerini tâyin hakkını savunmak için kuruluyor.[11]
Daha önce de işaret ettiğim gibi, bir bakıma bu, 1908-1914 ortamının devamı. Yeni bağımsızlığına kavuşmuş “küçük” Balkan ulus-devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun kaçınılmaz gözüken çöküşü ve parçalanmasından pay kapıp “büyük” olmaya çalışıyor. Karşılığında İttihatçılar da Osmanlıcılığı terkedip Türkçülüğü benimseyince, bir milliyetçi boğazlaşmalar çağı baş gösteriyor. 1919’a geldiğimizde, bu furyadan geriye, Yunanistan’ın Küçük Asya irredantizmi ile yerli Rumlar ve Ermeniler kalmış. Başka bir deyişle, ilk dalga hayli küçülmüş, daralmış, Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde (İngiltere hariç) Büyük Devletlerin patronajından da yoksun kalmış; özellikle Rus Çarlığı’nın yerini Bolşeviklerin alması dengeleri çok değiştirmiş. Bırakalım Sovyet yardımını; artık doğu sınırından da saldırı değil anti-emperyalizm cephesi uğruna dostluk ve ittifak gelmesi (ve Ermeni milliyetçiliğinin himaye edilmeyip tersine frenleniyor olması), başlı başına muazzam bir faktör. Tersini düşünelim: batıdan Yunan ordusu girerken doğudan da Rus orduları girseydi ne olurdu acaba? Hiç bilemeyeceğiz.
Gene de derin korku, Âkif’e İstiklâl Marşı’nı “Korkma!” diye başlattıran korku, elde avuçta bir tek Anadolu kalmışken şimdi onun da yitirileceği korkusu, alttan alta hep sürüyor ve Kemalizmin İttihatçı milliyetçiliğinden farklılaşmasına ciddî bir sınır getiriyor. Ne yapacaklar, ne karıştırıyorlar endişesi hep mevcut. “Yunan ve Ermeni” tehlikesi, daha ilk anda, Mustafa Kemal’in askerlikten istifa telgrafında, girmiş bulunduğu mücadelenin haklılık nedenleri arasında sayılıyor. İstanbul da aynı zemini paylaşıyor. Harbiye Nazırı Cemal Paşa, 9 Aralık 1919’da Sivas 3. Kolordu Komutanlığı üzerinden “Mustafa Kemal Paşa Hazretleri”ne çektiği telgrafta (ki o tarihte Atatürk “askerlikten istifa” edeli beş ay olmuş), esas olarak iki başlılık yaratmaktan vazgeçin derken, azınlıkların üzerine yürümeyin, aleyhimize oluyor anlamına gelen şu ilginç uyarılarda da bulunuyor: “Anadolu’da bir katliama uğrayacaklan endişesiyle korkuya kapılan Hıristiyan ahalinin akın akın işgal altında bulunan yerlere iltica etmekte bulundukları tesirli ve dikkat çekici bir lisan ile söyleniyor. (…) işgal edilmiş mevkilere ve bilhassa Adana havalisine gidenler, oralarda Ermeni unsurunu yoğunlaştırmak maksadıyla gitmekte (…) Yakında toplanacak olan Meclisi Mebusan’ımızın, aziz vatanımızın kurtuluş ve selameti hususunda alınacak alimane tedbirleri takdir ile bu ulvi maksadın teminine nefsini hasredeceği ve ihtimam göstereceği beklenmektedir.”
İç boyutun giderek silinmesi:
İstiklâl Harbi ve Kurtuluş Savaşı
Bu telgrafın da imâ ettiği gibi, 1919-1922’nin bu boyutu hem kesinlikle var, hem de pek konuşulacak bir konu değil. Kiğı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Belgeleri (1924) diye bir kitap var. İçinde, 23 Ağustos 1923 tarihli bir belge, “30 Teşrin-i evvel 1334(1918) den 23 Ağustos 1339 (1922) tarihine Kadar Geçen Müddet Zarfında Müdâfaa-i Memleket Uğrunda İka edilmiş Olan Ef’al ve Harekâtın Cürüm Addolunmayacağı Hakkında Kanun” başlığını taşıyor. Madde 1’de, “30 Teşrinievvel 1334 (1918) tarihinden 23 Ağustos 1339 (1922) tarihine kadar geçen müddet zarfında Müdâfaa-i memleket maksat ve gayesiyle teşekkül etmiş olan her nevi cemiyet ve heyetlerle müfrezelerin kumandan, efrat ve mensuplarının veya mezkûrların emirleriyle hareket etmiş bulunan diğer şahıslar tarafından ifa edilmiş ve resmî devlet memurları tarafından memleketin müdafaası uğrunda kabul edilmiş olan ef’al ve harekât cürüm addolunmaz” hükmü yer alıyor. “Müdafaa-i memleket” (vatan savunması) deyimlerini ben italikledim. Yeni ve ilginç bir deyim. “Müdafaa-i hukuk”un uzantısında yer alıyor. Adına ne dersek diyelim, olağanüstü bir dönemin resmî başlangıç-bitiş tarihlerini belirliyor. Aynı zamanda, bu yıllarda tatsız bazı olayların cereyan etmiş olduğunun da kabulünü içeriyor. Normal koşullarda suç teşkil eden bu gibi eylemlerin “müdafaa-i memleket” çerçevesinde suç sayılmayacağını ilân ediyor.
1919-1922 olayına Türkiye tarafında, Türk milliyetçiliğinin büyük anlatısı içinde verilen adların birbirini izlemesini, bu çerçevede anlamak lâzım. Pratik hedefler ve başarı meselesi de var, saygınlık meselesi de. İlk aşamada cihat çağrışım ve titreşimleri önemli. Fakat önce bunun içinde, din vurgusunda tedricî bir yumuşama yaşanıyor. Mücahede, millî mücahede, bağımsızlık mücahedesi oluyor. Oradan, millî mücadele formülüne sıçranıyor. Şükrü Hanioğlu’nun dikkat çektiği gibi, bu geçişte İttihatçılıktan Kemalizme intikal eden Sosyal Darwinizm damarının önemli payı var.[12] Mücadele kavramı, Ömer Seyfettin’de gördüğümüz “orman kanunu” anlayışını, (Darwin’e yakıştırılan ama Darwin’in hiç kullanmadığı bir ifadeyle) “en güçlülerin hayatta kalması” (survival of the fittest) vülgarizasyonunu içeriyor. Tam aynı değil, çünkü modernist-milliyetçiliğin ikinci nesli, birinci kuşağın agresifliğini 1923 sonrasında eylem olarak da, söylem olarak da sürdürmüyor. Gerçi onların içinde de var, hazır kazanmışken devam edip daha fazlasını kapmak tasavvuru. Bugün de var, hâlâ hissediliyor.[13] Ama bir yandan da Kemalizmin göreli gerçekçiliği devreye giriyor. Yunan megali idea’sı ve irredantizmine karşı, uluslararası kamuyou nezdinde haklılık kazanan bir savunma savaşı verilmiş. Fakat her şey bıçak sırtında. Bir adım ötesi, bu sefer fırsatçı ve intikamcı bir Türk megali idea’sı gibi görülebilecek. Haklılık haksızlığa dönüşebilecek.
Mustafa Kemal duruyor o noktada. Nâzım’ın “muzaffer ve muazzam kumarbaz”ı. Türkiye’yi 1920’de seslendiği “ilim ve irfan ve medeniyet Avrupa ve Amerikası”ndan tekrar koparabilecek yeni bir maceraya girmiyor. İç hatlar harekâtıyla dış hatlar harekâtı aynı şey değil. Hangi maliye, hangi demografi, hangi uzak erişim, hangi deniz gücü, hangi teknoloji? Kurtarabildiğini konsolide ediyor. Sonuçta, paradoks şurada ki, politikacı değil tarihçi gözüyle bakarsak, Türkiye açısından olan biteni en iyi Millî Mücadele deyimi ifade ediyor. Çünkü sadece bu kavram, 1919-1922’nin dış boyutlarının yanı sıra, (beğenelim beğenmeyelim) iç boyutlarını da yakalıyor. Dolayısıyla ben bir “20. Yüzyıl Türkiye Tarihi” ders kitabı yazacak (veya böyle bir web sitesi kuracak) olsam, herhalde 1919’a geldiğimde Millî Mücadele alt başlığını kullanacağım (tabii, alternatiflerini de belirterek). Ne ki, işin içine başka kaygılar giriyor. Zaman geçiyor, devran değişiyor. Türkiye Cumhuriyeti oturuyor, yerleşiyor, uluslararası itibar kazanıyor. Yeni resmiyet geçmişin görece karanlık veçhelerinin hatırlatılmasından çok hoşlanmaz oluyor. 1919-1922’nin sırf dışa karşı, yabancı işgaline karşı, dolayısıyla emperyalizme karşı (denilebilecek) boyutu tercih ediliyor. Birkaç zihinsel temizlikten (sanitizasyondan) geçiyor savaşın adı. Millî Mücahede’den Millî Mücadele’ye, oradan da İstiklâl Harbi’ne geliniyor.
Âşikâr ki bu son değişiklik bizzat Atatürk’ün gözetiminde ve onayıyla gerçekleşiyor. İçerik bakımından, daha 1927’de, Nutuk’ta şekilleniyor. Bugünkü lekesiz, çelişkisiz, erdemli Türk Devrim Tarihi anlatısı ilk orada vücut buluyor. Sonrasında İstiklâl Harbi deyimi, artık tek formül olarak kullanılır hale geliyor. CHP’nin resmî organı Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde, örneğin, 23 Nisan 1931’de “Umumi ve istiklal harpleri”nden (s. 4); 2 Haziran 1931’de “İstiklâl Harbi Malûlleri”nden (s. 2); 27 Ağustos 1931’de “ordumuz”un “İstiklâl Harbi’nde aldığı vaziyfeyi mütevazıane ifa et”tiğinden (s. 1) söz ediyor.[14] İstiklâl Harbi ile (keza tamamen dış düşmana, “medeniyyet! dediğin tek dişi kalmış canavar”a dönük olan) İstiklâl Marşı da tutarlı bir bütün oluşturuyor. Okullarda böyle öğretiliyor. Bugünkü adıyla Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Daire Başkanlığı (ATASE), Harp Tarihi Vesikaları dergisini 1952’de, Türk İstiklâl Harbi kitap serisini 1962’de yayınlamaya başlıyor. Bundan sonra Atatürkçü anlatıya itiraz da gene İstiklâl Harbi başlığıyla sahneye çıkıyor. Kâzım Karabekir, 1919’da Anadolu’daki hemen tek organize kuvvet olan kolordusunu (tutuklaması emredilen) Mustafa Kemal’in emrine veren kumandan. Sonrasında, Millî Mücadele’nin (artık böyle diyebilirim) ılımlı-muhafazakâr paşalarının en önemlisi. 17 Kasım 1924’te kurulup 3 Haziran 1925’te kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın genel başkanı. Yıllarca çalışarak İstiklâl Harbimizin Esasları’nı yazıyor. 28 Mayıs 1933’te İstanbul’da, Sinan Matbaası’nda basımı tamamlanıyor. Alternatif bir tarihçenin kamuoyuna ulaşmasına imkân verilmiyor. Matbaa basılıyor; Valilik emriyle el konan kitaplar yakılarak yokediliyor.
Bu resmî nomenklatür değişiklikleri zincirinde son halka, Kurtuluş Savaşı. Fakat bu, Atatürk’ün koyduğu iddia edilen isim değil artık. Atatürk sonrası bir deyim. 1950’lerde henüz yok. Benim kuşağım İstiklâl Harbi’ni öğrendi. Diğeri, Kurtuluş Savaşı, 1960’lar ve daha çok 70’lerde kullanılmaya başlıyor. Devlet terminolojisi açısından, İstiklâl Harbi’yle aynı doğrultudaki bir temizlik girişimini yansıtıyor. Fakat aynı zamanda üzerine, o solculuk onyıllarının Marksizan teorik ekstremizmi biniyor. Bu da bizi, en başta söylediğim ve daha sonra irdeleyeceğim gibi, Türkiye’yi illâ ulusal kurtuluş savaşları kategorisine tıkıştırma çabasına götürüyor.
Türk-Yunan Savaşı
Âşikâr ki bu tür retrospektif temizlik çabaları, ardındaki kaygılar ne olursa olsun, akademide, bilimsel bilgi uğraşısında hiç kabul edilebilecek şeyler değil. Taş kesmek pahasına da olsa, tarihin Medusa çehresine dümdüz bakabilmek lâzım. Geçelim. Son bir husus, 1919-1922 olayına dünyada ne dendiğiyle ilgili. Cevabı çok basit. Internette Wikipedia, Encyclopaedia Britannica, University of Michigan, Ohio State University, Wavell Room, YouTube, OmniAtlas, Researchgate… ve daha hangi portale veya web siteaine, ya da basılı olarak hangi dünya tarih atlası veya ders kitabına bakarsanız bakın, hep aynı şey çıkacak karşınıza: Greco-Turkish War, yani Türk-Yunan Savaşı. Bazen 1919-1922 tarihleri de ekleniyor sonuna, diğer Türk-Yunan savaşlarından, özellikle de büyük Girit isyanı nedeniyle patlak veren, kısa süreli 1897 savaşından ayırdetmek için. Lütfen “Batı bilimi” diye daraltıp küçümsemeyelim, omuz silkmeyelim; dünya tarihçiliği böyle görüyor, 1919-1922’yi. Sonuçta, ne Küçük Asya Seferi/Felâketi, ne Millî Mücahede/Mücadele, ne İstiklâl Harbi veya Kurtuluş Savaşı. Bunlar ya sırf Yunanistan, ya sırf Türkiye’ye özgü, uzmanları dışında başka kimsenin bilmediği, kullanmadığı formüller. Türk-Yunan Savaşı çok daha genel ve kolay bir ifade. Diğer hepsinin üzerinde yer alıyor.
İster düz milliyetçi, ister Marksist (veya Marksist-milliyetçi) varyantlarıyla kendi yerel-yerli söylemimize alışmışlığımız içinden, acele etmeyelim tepki göstermekte. Elli yıl önce, 1970’li yılların patetik düzeyde başarısız sol fraksiyonlarından birinde böyle bir tartışma patlak verdiğini hatırlıyorum: “Hayır, Türk-Yunan Savaşı değil; emperyalizm ve proletarya devrimleri çağının ilk ulusal kurtuluş savaşı…”
Son üç sözcüğe dikkat; zaten bu yazı dizisinin varlık nedeni bu (bu yanlışlık) ve sonunda oraya döneceğim. Fakat tabii esas mesele, ampirik bir gerçekliğin üzerine giydirilen özel bir teorik paradigmaya duyulan aşırı epistemolojik özgüven. “Emperyalizm ve proletarya devrimleri çağı” diye bir kavram var, mutlak ve biricik doğru, dönemin ultra-radikallerinin kafasında. Bugün hâlâ bu çağda mıyız, çok şüpheli. Kimsenin geleceğin “proletarya devrimleri”nden bahsedecek hali kalmadı. Tabii işin emperyalizm tarafı o zaman da vardı, şimdi de var. Daha doğrusu, 20. yüzyıl başlarının da kendine özgü bir emperyalizmi vardı, bugünün de kendine özgü emperyalizmleri var. Tamamen aynı değil; devamlılık içinde, fakat biraz değişik. Heraklit’in “aynı nehir içinde iki kere yıkanmak mümkün değildir” dediği rivayet edilir. Aslına daha sadık bir çeviri, “aynı nehirde yıkanan kişinin üzerine sürekli farklı sular akar” olabilir.[15]
Fakat benim asıl merak ettiğim, emperyalizmin varlığı ve dinamiklerinin (faraza İngiltere’nin Yunan megali idea’sını desteklemesinin ve Küçük Asya Ordusu’nu araçsallaştırıp Sèvres Antlaşması’nı Ankara’ya kabul ettirmek için kullanmasının), tarihsel gerçeğin bütün diğer boyutlarını ve olası diğer analiz kertelerini ortadan kaldırmayı gerektirip gerektirmeyeceği. Bu bakımdan, Türk-Yunan Savaşı deyimi, aşırı basit gözükse de (daha tantanalı teorisist retoriklerde yer almayan) çok önemli bir noktaya dikkat çekiyor. Zamanın dünya kamuoyunun ve o günden bu yana dünya tarihçilerinin gözünde bu, iki milliyetçilik, iki devlet, iki bağımsız siyasî birim arasında bir savaş. Kimsenin, Türk tarafını bitmiş, (çoktan) sömürgeleştirilmiş, şimdi sıfırdan bağımsızlığını kazanmak için savaşıyor diye gördüğü yok. Kendi öğretim tecrübemde de, İngiltere, Amerika veya Yunanistan’daki öğrencilerim ve sair dinleyicilerime açıklamakta en zorlandığım husus, sırasıyla İstiklâl Harbi, Kurtuluş Savaşı ve Ulusal Kurtuluş Savaşı kavramları oldu.
Daha önce önerdiğim bir düşünce deneyine dönecek olsam; kuşkusuz mutasavver bir “20. Yüzyıl Türkiye Tarihi” ders kitabında 1919-1922’yi Türk-Yunan Savaşı başlığı altında anlatacak değilim. Millî Mücadele başlığına sadık kalacağım, ama için bu diğer yönünü de belirteceğim doğrusu. Çünkü, ayrıca izah etmeye gerek var mı bilmem ama bu da, yani bu Türk-Yunan Savaşı meselesi de, benim daha önce yer verdiğim “(1) Devlet. (2) Devlet, siyasî mevcudiyet, siyasî bağımsızlık. (3) Bağımsızlık “hakkı” ve mücadelesi. (4) Devlet dili ve âdâbı” vurgularımla buluşuyor, bir bütünlük oluşturuyor.[16]
[1] Şükrü Hanioğlu, Atatürk: An Intellectual Biography (Princeton University Press, 2011), s. 102’den kendi çevirim. Devamında Hanioğlu, “bu konuda sıkı Batıcı Mustafa Kemal’in başı çekmesindeki ironi”ye dikkat çektiği gibi, “kendini Türk milliyetçiliği dâvâsına adamış bulunan, belirtik biçimde seküler bir önderliğin giriştiği bu mütedeyyin pan-İslâmcılık gösterisinin” zamanın koşulları düşünüldüğünde o kadar da şaşırtıcı gelmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Hanioğlu, Atatürk, 102-103. Bütün bu tartışma, Hanioğlu’nun kitabının daha önce de dikkat çektiğim “Muslim Communism? The Turkish War of Independence” başlıklı 5. bölümünde yer alıyor.
[2] Daha önce zikredildiği üzere: Nutuk, 478-479.
[3] Daha önce zikredildiği üzere: Nutuk, 280-281.
[4] Daha önce zikredildiği üzere: Nutuk, 285.
[5] Daha önce zikredildiği üzere: Nutuk, 319 (İstanbul’da İngiliz, Fransız, İtalya Siyasi Temsilcilerine, Amerika Siyasi Temsilcisine, Bütün Tarafsız Devletler Hariciye Nezaretlerine ve Fransa. İngiltere, İtalya Meclisi Mebusanlarına verilmek üzere Antalya’da İtalyan Temsilciliği’ne).
[6] Daha önce zikredildiği üzere: Nutuk, 321 (Bütün Kumandanlara, Vali ve Mutasarrıflara ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine, Belediye Riyasetlerine, Matbuat Cemiyeti’ne).
[7] Nutuk, 325.
[8] Nutuk, 571.
[9] Nutuk, 620.
[10] Bu konuda, Şükrü Hanioğlu’ndan uzun bir alıntı yapmak istiyorum. Atatürk: An Intellectual Biography’sinin (1911) Atatürk Entelektüel Biyografi (2023) başlığıyla yayınlanan (çok genişletilmiş) Türkçesinin ilk basımında Hanioğlu, şu kapsamlı değerlendirmeye yer veriyor (yukarıda anlattıklarımla mükerrer cümleleri çıkartarak aktarıyorum): “Meclis reisi bu çerçevede, Fransız İhtilâli’nin Anadolu’da hayata geçirilmesi olarak planladığı girişimini, ‘cehd’ kökünden gelen ve ‘din düşmanları ile savaşma, cihad yapma’anlamı taşıyan ‘mücahede’ olarak tanımlayacaktır. (…) Üzerinde Fetih sûresinin birinci âyetindeki, ‘innâ fetahnâ leke fethan mubinâ’ (Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik) ibâresi yazılı sancak altında çalışan Mustafa Kemal, meclisin açılışı sonrasında, bu kavramı daha sık kullanacaktır. Reis seçildiğinde ‘hak yolundaki mücahedât’ için ‘avn ü ınâyet-i subhaniyeden ûmidvâr’ olarak çalışacağını dile getirmiş; akabinde hareketi, ‘bülend ve kudsî mücahede,’ ‘halâs mücahedesi’ olarak tanımlamış; hilâfeti kurtarmak için ‘mücahede’ yapılacağını ifade etmiştir.
Bu kullanımlarda mecazî değil dinî anlamıyla ‘cihada’ atıf yapıldığı şüphesizdir. Resmî yayın organı da hareketi, ‘mücahedeye azm eden’ milletin ‘millî varlık için açılan mücahede’si, ‘millî cihad’ yahut bizatihi ‘dini cihad’ olarak tanımlayarak dinî karakteri öne geçirmiş, İslamcı dergilerin söylemini tekrarlamıştır. Bu çerçevede, yerel ulemâ ve din adamları seferber edilerek halka da mücadelenin ‘mevcûdiyet cihadı’ olduğu anlatılmıştır. Erken Cumhuriyet döneminde Sosyal Darwinist bir vurgu ile ‘Milli Mücadele’ adı altında yeniden kavramsallaşurılacak İstiklâl Harbi, ki ilerleyen yıllarda ad olarak ‘Kurtuluş Savaşı’ ifadesi tercih edilecektir, katılımcılarının çoğunluğu tarafından ‘cihad’ olarak görülmüş, liderleri Mustafa Kemal de bunu dile getirmeyi tercih etmiştir.
Bir ‘mücahid’ gibi davranan ve konuşan Türkçü meclis reisi, ‘mücahede’yi yapan ‘millet’i de Müslüman milliyetçiliği kavramlarını kullanarak tanımlayacaktır. Erzurum ve Sivas Kongreleri beyannâmelerinden Misak-ı Milli’ye uzanan belgelerde ‘millet’e, belirli bir alanda yaşayan Müslümanların ümmeti şeklinde yaklaşılmıştır. Hareketin ideolojik altyapısını oluşturan bu vesikalarda ‘Türk’ ifadesi geçmemiş, ilk beyannâmede yer alan ‘yekdiğerine karşı mütekabil bir hiss-i fedakârîyle meşhûn ve vaziyet-i ırkiye ve içtimâiyelerine ri‘âyetkâr öz kardeş’ler olan ‘anâsır-ı İslâmiye’ ifadesi, diğerlerinde de ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Bu, Müslüman milliyetçiliğini hayata geçirecek ‘millet’ olup, İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde yükselerek Mustafa Kemal’i derinden etkilemiş olan Türkçülük ile çatışan, özünde İslamcı bir tasavvur üzerinden inşa edilmiştir. Söz konusu anlamda ‘millî’ olmak, kavramın, bilhassa 1908 sonrası seküler ve milliyetçi kullanımlarında tedavülden kalkma noktasına gelen, on dokuzuncu asır öncesi anlamına atıfta bulunmuş, ‘Müslüman milleti’ne aidiyeti dile getirmiştir. Doğal olarak, yapılan ‘cihad’ın öznesi de ‘Türk’ değil, ‘Müslüman’ milletidir.” (360-362)
Aynı eserde, yirmi sayfa sonra da şu yargıyla karşılaşıyoruz: “Genel bir değerlendirme yapıldığında Mustafa Kemal, İstiklâl Harbi süresince ‘mücahede’olarak tanımlanan bir hareketin önderi olarak dinî söylem kullanmış, ‘millî hudutlar’ olarak tanımladığı Misak-ı Millî coğrafyasında yaşayan Müslüman unsurlar tarafından hayata geçirilecek ‘İslâm birliği’ tasavvurunun sözcülüğünü yapmış, ‘âlem-i îslâm’a sürekli aufta bulunmuş ve dinî sembolizmden azamî ölçüde yararlanmıştır.” (379-380)
[11] Unutmayalım ki o Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, Kemalist önderlik ve iktidarın belkemiği. Kurucuları çoğunlukla 1908-1918’in asker ve bürokratları. Erzurum ve Sivas kongrelerinde şekillenen Heyet-i Temsiliye, onların elit lider kadrosu. Zamanla birleşip Halk Fırkası’nı (sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’nı, sonra Cumhuriyet Halk Partisi’ni) oluşturacaklar.
[12] Bkz yukarıda, dipnot 10’daki uzun alıntının ikinci paragrafı.
[13] Bu dizide bkz “(3) Yan Pist: Sol ve Maksimalizm” içinde, dipnot 6.
[14] İlk alıntıdaki “umumî [harp]” ifadesi, Harb-i Umumî deyiminin kısaltılmışı. Dönemin terminolojisinde, (henüz ikincisi gerekleşmediği için birinci de denilemeyen) Cihan Harbi veya Dünya Savaşı karşılığı kullanılıyor.
[15] Norman Melchert, The Great Conversation: A Historical Introduction to Philosophy (altıncı basım, Oxford University Press, 2010) içindeki Heraclitus bölümünü kullanıyorum.
[16] Bkz “(6) Birbirinden Habersiz İki ‘Düşman Kardeş’: Yunanistan ve Türkiye” içinde, “Türkiye’de, 1919-1922’da öne çıkan siyaset vizyonu ve dilinin bazı özellikleri” bölümü.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.