Son yazımı bitirirken sorduğum sorulara, şimdi net ve köşeli cevaplar vereyim: Hayır, olanca zaaflarına karşın Osmanlı sosyal formasyonu hiç böyle sömürge tipi bir toplum değil, 19. yüzyılın son çeyreği ve 20. yüzyılın başlarında. İmparatorluk feci hırpalanıyor gerçi. Gerek Balkan milliyetçilikleri ve irredantist özlemleriyle ulus-devletlerinden, gerekse onlarla patron-müşteri ilişkisi içindeki Büyük Devletlerden sürekli dayak yiyor. Yeniliyor, geriliyor, toprak kaybediyor. Rumeli’den neredeyse tamamen kovuluyor. Notalara, ültimatomlara maruz kalıyor. İstemediği tâvizlere, uzlaşmalara zorlanıyor. Ne ki, yıpranmış da olsa siyasî bağımsızlık ve devlet egemenliğini sonuna kadar koruyor. Ömer Seyfeddin’in Mehdi öyküsünde, alla franca’lığın simgesi olan bir genç “şişman beyefendi” var. Geçmişte on sekiz yıl kaymakamlık, mutasarrıflık yapmış. Bırakmış, özel sektöre geçmiş. Zengin olmuş. (Bu da ilginç bir prototip, o dönemden.) Ağır biçimde hicvediyor, Batı’nın üstünlüğüne hayran bir perspektiften, hem İslâm âleminin sömürgeleştirilmişliğini, hem Osmanlının son demlerindeki bağımsızlığını: “Hâsılı bütün İslâmlık bugün gelişmiş, kuvvetlenmiş, ilerlemiş Hıristiyan milletlerin boyunduruğu altında… Yalnız bizim Türkiye’nin yalancıktan bir bağımsızlığı var. Ama ne bağımsızlık… Gümrüklerine on para zam edemez. Düşmanlarıyla rahat bir anlaşma yapamaz. Başkentteki Hıristiyan okullarının içine giremez.”
Yarı-sömürge, yarı-bağımsız
Bu, geçen sefer sözünü ettiğim yarı-sömürgelik tesbiti. Geç dönem Osmanlı eliti, bu algının pençesinde kıvranıyor. Bu noktada yazarın da endişelerini dile getiren “şişman beyefendi” kaçınılmaz görüyor, yokuş aşağı sömürgeliğe yuvarlanmayı. Bunlar gerçek. Ama madalyonun sadece bir yüzü. Bu resimde bardağın “yarısı boş.” Ömer Seyfettin’in karşılaştırmalı bir dünya tarihi vizyonu yok. Bizim var; onun göremediğini: “bardağın yarısının da dolu” olduğunu biz görüyoruz, tabii bugünden geçmişe bakabilmenin avantajıyla. Osmanlı devletinin bağımsız iradesi silinmiş, yokolmuş değil. Tersten söylersek; Büyük Devletler yönetmiyor bu köhne imparatorluğu. Her istediklerini yapamıyor, kabul ettiremiyorlar. Sömürgelik koşullarında mutlak siyasî-askerî iktidar tekeli yoluyla açtıkları kapıları, Osmanlı toplumunda açamıyorlar.
Örneğin kapitalizm-öncesi üretim ilişkilerini hızla parçalayamıyorlar, ekonomiye doğrudan müdahale yoluyla. İstemediklerinden değil. İngiliz pamuklu dokuma sanayisinin ciddî bir hammadde ihtiyacı var. ABD İç Savaşı’na kadar, büyük ölçüde Güney Eyaletlerinin köle emeğine dayalı pamuk plantasyonlarından besleniyor. 1861-1865’te bu kapı kapanıyor, Kuzey’in Güney limanlarına koyduğu ambargo yüzünden. Alternatif ham pamuk kaynakları aramaya koyuluyorlar. Bir çözüm Osmanlı topraklarında, Söke ve Çukurova’da. Bir dereceye kadar olabiliyor: çeşitli teşvikler ve teknik destekler yoluyla (bataklıkların ökaliptüs ağaçları dikilerek kurutulması, sıtmanın önlenmeye çalışılması, çiftçiye Amerikan tohumları ve çırçır makinaları dağıtılması, İzmir-Aydın demiryolunun inşası). Ama temel sorun, işgücü. Pamuk üretecek büyük çiftliklerin istihdam edebileceği ücretli emek (tarım işçiliği) piyasası yok ortada. Sultan Abdülaziz bu yüzden, Fırka-i İslâhiye diye bilinen özel askerî gücü kurup, göçebe aşiretleri zorla Çukurova’ya iskân ediyor. Bu bile, padişah açısından olağanüstü bir adım, Büyük Britanya ve İngiliz sermayesiyle işbirliği doğrultusunda. Uzun vâdede yerli pamuk üretiminin kök salmasına; Söke ve Çukurova’nın dünya pazarına entegre olmasına yarıyor. Ama İngiliz girişimcilerin yerel âyânla işbirliği içinde kurmaya çalıştığı büyük kapitalist tarım işletmeleri gene de tutunamıyor.[1]
Yabancı sermayenin nüfuzu niçin,
hangi sektörlerle sınırlı kalıyor
Temel sorun, tekrar edelim, sömürge olmayış. Küçük köylülük, Osmanlı devletinin gelir (vergi-rant) tabanı. Devlet (saltanat) aşiretleri iskân ettirebilir, köylülüğü çoğaltarak bu tabanı genişletmek için. Ama mevcut köylülüğü mülksüzleştirip tarım proletaryasına dönüştürmeye kalkamaz. İş sadece pamukla bitmiyor. Yabancı sermayenin Osmanlı ve sonra Cumhuriyet ekonomisine nüfuzu, çok uzun süre (hattâ bugüne kadar) hep zayıf kalıyor. İttihatçılıktan Atatürkçülüğe intikal eden Prusya tarzı bir devletçi-milliyetçiliğin, Marksist anti-emperyalizmle birbirine karışması sonucu, 1960’lar ve 70’lerde sol çok abarttı bu konuyu. Gerçek şu ki, bir, müsadereye, devletleştirmeye, millîleştirmeye karşı kurumsal garantiler yok, siyasî-hukukî bağımsızlık koşullarında. İki, hele 1950’lerde hızlanan kırdan kente göç hareketlerine kadar, büyük dış yatırımların ihtiyaç duyduğu-duyacağı bol ve ucuz işgücü de mevcut değil. Bu koşullarda yabancı sermaye hiç gelmiyor değil, ama az geliyor ve (birçok sömürge ülkede görülen türden) geniş bir çıkartım sektörü yaratmıyor. Yabancılara ait madenler, plantasyon tipi tarım işletmeleri ve tamamlayıcı fabrikalar boy atmıyor, çarpıcı bir kapsam ve görünürlük kazanmıyor.
Uluslararası kapitalizm, tabii her yerde (a) ihraç pazarları ve (b) ucuz hammadde kaynakları peşinde. Sömürgelerde bu, hem (i) doğrudan yerli üretime, hem iç ve dış, her türlü üretimin (sömürgenin kendisi dahil) dünya piyasalarına ulaştırılması için (ii) enfrastrüktüre yatırım biçimini alıyor. Bu yatırımlara da gene (iii) yabancı malî kurumlar aracılık ediyor. Osmanlı’da ise (i1) ilki, yani yerli üretim ayağı olmaksızın, (ii1) yabancı sermaye ikincisinde, altyapıda (demiryolları, limanlar, tramvay hatları, su ve gaz gibi kentsel modernleşmenin zorunlu kıldığı belediye hizmetlerinde) ve (iii1) üçüncüsünde, bu sermaye akışı için gerekli banka ve sigorta şirketlerinde yoğunlaşıyor. Son tahlilde, söz konusu altyapı ve banka-sigorta şirketlerinin amacı, gene de Türkiye’den ucuz hammadde (özellikle pamuk ve tütün) ihracatına katkıda bulunmak. Dış sömürü var mı? Tabii var. Nasıl ve nerede? Tarım, madencilik ve sanayide yaratılan artı-değerden çok, ticaret, altyapı ve banka-sigorta kârlarından oluşuyor.
Sömürge olmayan bir toplumda,
sömürgelik “cep”leri, özel bölgeleri
Bu da Batı kapitalizminin, dış yatırımların, yabancı şirketlerin gövde bulamaması; ancak büyük üretim tesislerinde ve kitlesel istihdam halinde ulaşabilecekleri hacme ve görünürlüğe ulaşamamaları anlamına geliyor. Osmanlı topraklarını ve ekonomisini enlemesine kesen bir emek-sermaye (yerli emek – yabancı sermaye) fay hattı vücut bulmuyor. Önemli istisnalar var kuşkusuz. Biri Düyûn-u Umûmiye ve Tütün Rejisi; bir diğeri büyük liman şehirleri. Osmanlı devleti, 1854-1875 arasında Avrupa para piyasalarından aldığı 15 büyük borcun (istikrazın) yıllık servisini (anapara payı artı faizini) ödeyemez duruma düşünce, 1881’de kurulan Genel Borçlar İdaresi’ne, belirli vergi kalemlerini doğrudan toplayıp alıkoyma yetkisi veriliyor. İki yıl sonra (1883’te) gene Düyûn-u Umûmiye’ye bağlı Tütün Rejisi kuruluyor ve tütün, tuz ve kahveden alınan vergilerin toplanması, Reji şirketine bırakılıyor. Bunlar devletin en önemli gelir kaynakları. Reji idaresinin kendi memur ve silahlı kolcuları vasıtasıyla vergi toplamaya başlaması, iki komşu köy arasında bile izinsiz tütün ve tuz ticareti veya naklinin kaçakçılık sayılması, Reji kolcularının kaçakçılık yapan köylüleri vurup öldürebilmesi… sömürgesizlik içinde bir tür sömürgelik alanı oluşturuyor. Nitekim zamanında buna yakın bir algıyla, “devlet içinde devlet” diye anılıyor. Ne ki, daha çok Ege bölgesiyle sınırlı kalıyor.
Böyle ikinci özel durum da, yukarıda sözünü ettiğimiz enfrastrüktür, ulaştırma ve banka-sigorta yatırımlarının yoğunlaştığı, kapitalizmin en çok geliştiği İstanbul, İzmir, Selanik, Halep gibi kıyı kentleri. Emperyalizmin (veya emperyalistlerin, veya yabancıların, popüler ağızla söylersek gâvurların) doğrudan siyasî-diplomatik varlığı da buralarda belirgin. Kalabalık gayrimüslim nüfusları mevcut. Ayrı mahalleler halinde yaşıyorlar. İstanbul’da sefaretler, diğer limanlarda konsolosluklar, zamanın uluslararası koşul ve ilişkileri, Hıristiyan-Müslüman bölünmesi, Avrupa-merkezcilik duruşu ve ideolojisi çerçevesinde, (Lozan sonrasındaki resmî etiketleriyle) bu “azınlık”ları himaye ediyor ve Bâbıâlî nezdinde hep bu yönde müdahalelerde bulunuyor. Bazen konsolos yardımcısı, genellikle tercüman ve sair görevlilerini de aynı yerel kesimlerden sağlıyorlar. Bütünü itibariyle sömürge olmayan bir toplum içinde, özel olarak liman şehirlerinde, bazı bakımlardan sömürgelik koşullarına oldukça yaklaşan böyle kısmî işbirlikçilik “cep”leri, “özel bölge”leri (enclaves) teşekkül ediyor. Benzer bir olgu için, Çin’de, Şanghay limanında, Huangpu nehri boyunca uzanan “imtiyaz bölgeleri”ne (waterfront concessions) bakabiliriz. İster Çin’de, ister Osmanlılarda olsun, çeşitli çelişkiler buralarda keskinleşiyor. Sınıf nefretleri, kültür nefretleri, etnik-dinî nefretler, millî nefretler kaynama noktasına geliyor. Kozmopolit ortamlarda (ekonomik çıkarların da rol oynadığı) cemaatler-arası aşk ve evlilik ilişkileri ile bunlara bağlı din değiştirme girişimleri, ölümcül şiddet olaylarını tetikleyebiliyor.
Selanik ve Kandiya (İraklion)
İyi bilinen bir örneği aktaracağım. 6 Mayıs 1876’da Stefana adında bir Bulgar kız, Selanik dışındaki köyünden trenle şehir merkezine geliyor. Örtünmüş, peçeli, çünkü toprak sahibi bir Müslümanla evlenip hanesine dahil olacak. Onu durdurmaya çalışan annesi, istasyonda bağırarak yardım istiyor. Civardaki birkaç Hıristiyan (Rum), kızı bir arabaya atıp kaçırıyor. Amerikan konsolosluğunda tutulduğu sanılıyor ama değil; yerel Rum eşrafından birinin evine kapatılmış. Ertesi gün (7 Mayıs) toplanan Müslüman kalabalığın konsolosluklara yönelik öfkesi tırmanırken, Fransız ve Alman konsolosları kazara oradan geçiyor. “Kıza karşı” rehin alınıyor ama sonra kapatıldıkları odaya polis kordonunu aşarak saldıran bir güruh tarafından öldürülüyorlar. Bu arada kız bulunmuş ve teslim edilmiş; Hıristiyan mahallesine saldırmaya hazırlanan protestocular zafer havasında, havaya ateş ederek dağılıyor. Büyük bir katliamın kıyısından dönülüyor. Ama olan olmuş bir kere. Büyük Devletlerin savaş gemileri Selanik önlerine gelmekte gecikmiyor. Toplarını kente çevirip bekliyorlar. Paşa (vali) emrindeki askerlere tam güvenemediği için ihtiyatla hareket ediyor. Sonunda otuzdan fazla insan tutuklanıp yargılanıyor. Elebaşı kabul edilenlerden altısı, 16 Mayıs 1876 günü Selanik rıhtımında asılıyor.[2]
Pierre Loti (asıl adıyla Julien Viaud), o sırada genç bir deniz subayı. Selanik’e gönderilen Fransız savaş gemilerinden izliyor bütün korkunç olayı. Yaptığı ve ağaç baskısı The Illustrated London News’ta hemen yayınlanan çizime, kıyıya yanaşmış filikaların pruvasında, ülkelerinin bayrağını tutarak dikilen yüksek rütbeli yabancı subaylar ile kara tarafında bekleşen kalabalık arasındaki gerilim bir şekilde yansıyor. Pierre Loti, üç yıl sonra, 1879’da yayınlayacağı yarı-otobiyografik Aziyade romanına da bu olayla giriyor. Ömer Seyfettin’in 1919’da yayınlanan “Türbe” hikâyesinde, otuz yıldır evinden çıkmayan Şefika Molla’nın, “örtüye girmeden evvel bir kerecik babası ile denizi görmeğe” gittiği güne dair anılarına ise, zalim Hıristiyanlar – mazlum Müslümanlar zıtlığı damgasını vuruyor: “Hem o gün ne uğursuz bir gündü. Koncolosları öldürdükleri için birkaç Müslüman asılıyordu. Birçok toplu, direkli gâvur vapurları limanı doldurmuştu. Zavallı asılanların ipek kuşakları çözülüyor, biraz çırpındıktan sonra uyur gibi başlarını büküyorlardı. Ayaklarının uçları kumlara dokunuyordu.”[3]
Buradan yirmi küsur yıl sonrasına gidelim. İmparatorluğun bir başka köşesi: Girit. Bir başka liman şehri: Kandiya (İraklion). 1896’da büyük Girit İsyanı patlak veriyor. Karşılıklı katliamlar yaşanıyor. Belirgin bir yer değiştirme gerçekleşiyor. Kuzey kıyı şeridinin liman kentlerinin Rum nüfusunun bir bölümü iç bölgelere; taşrada, köylerde yaşayan Müslümanlar ise merkezî otoriteden güvenlik arayışı içinde liman kentlerine kaçıyor. Buralara yerini yurdunu terketmiş, korkulu ve dolayısıyla öfkeli bir Müslüman kitle yığılıyor. Büyük Devletler müdahale ediyor. Girit, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya arasında dört idarî kesime ayrılıyor. Kandiya (İraklion) civarı İngiltere’ye bırakılıyor. 1898’in eski takvimle 25 Ağustos’unda (yeni takvimle 6 Eylül’ünde) İngiliz komutanlığı liman bölgesine küçük bir birlik çıkartıp, gümrük binasında toplanmış vergileri amirallerin Hıristiyanlardan atadığı yürütme kuruluna devretmeye girişiyor. Müslümanlar için bu, bardağı taşıran damla oluyor. Toplanıp önce liman bölgesine yürüyor ve İngiliz mangasını öldürüyor, sonra dönüp yokuş yukarı Hıristiyan mahallesine saldırıyorlar. Burada yerli Rumlardan, İngiliz konsolos vekili Lysimakhos Kalokairinos’la birlikte daha 500-700 kadar Hıristiyanı katlediyorlar. Tarihe Kandiya Katliamı diye geçiyor. Karşılığında (ki herşeyin bir karşılığı ve sonra karşılığının karşılığı var, bu trajediler zincirinde), limandaki İngiliz savaş gemileri önce kenti topa tutuyor. Sonra kıyıya bu sefer çok sayıda asker çıkartıp, ev ev aramaya girişiyorlar. Kurulan Uluslararası Askerî Komisyon, 17 elebaşını tutuklayıp yargılıyor ve Selanik rıhtımında olduğu gibi alenen ipe çekiyor. Büyük Devletler bütün Osmanlı birliklerinin derhal Girit’ten çekilmesini dayatıyor. 1898 sonlarında özerk bir Girit Devleti kuruluyor.[4]
Asker-bürokrat zümre, günlük aşağılanmalardan çok
İmparatorluğun son savaşlarını hatırlıyor
Yerli Müslüman halk açısından, hem genel olarak liman şehirlerinde, hem Düyûn-u Umûmiye ve Tütün Rejisi cephesinde, böyle travmalar yaşanıyor kuşkusuz. Gene de, unutmayalım ki Osmanlı İmparatorluğu her şeye rağmen çok büyük ve çok da heterojen. Emperyalistler ile geniş halk kitleleri arasında kıyı şeridinde veya Tütün Rejisi’nin imtiyaz bölgesinde gözlenen temas ve içiçelik, toplumun büyük bölümü için geçerli değil. Taşra halkının karşısına böyle bir heyûla dikilmiyor. Sömürgelerde hayatın her alanı ve saniyesini kaplayan (kaplayabilen) türden bir ezilme, aşağılanma, itilip kakılma, insanlıktan çıkarılma, köle-uşak muamelesi görme, geç dönem Osmanlı-Türk toplumsal hafızasında yer etmemiş. Millî-dinî nefretler var, bugün de unutulmuyor, barışılmıyor. Ama Fanon’un anlattığı türden bir eziklik ve psikolojik çarpılma boyutlarına ulaşmıyor.
Dahası, bir, sıradan halk kitlelerince değil, daha çok 19. yüzyıl Tanzimat modernleşmesinin yarattığı yeni asker-sivil aydın zümre tarafından yaşanıyor. İki, emperyalist zorbalık ve dayatmaların, bu kesimin özel hayat ve iktidar alanına tecavüzü: imparatorluğun zayıflığı ve gerilemesi, uluslararası ilişkilerde maruz kaldıkları muamele, en çok da savaşlarda uğradıkları bitmek bilmez yenilgiler yüzünden yaşanıyor. Bunun kanıtları, işaretleri çok açık. Namık Kemal’in 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda (‘93 Harbi’nde) uğranılan hezimet üzerine, arkadaşı Deli Hikmet’le birlikte söylediği kabul edilen Vatan Mersiyesi’nin nakaratı, otuz kıta boyunca “Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini / Yoğimiş kurtaracak bahtı kara maderini” diye akıyor. Mustafa Kemal (Atatürk) 1912-1913 bozgunundan “Balkan hacaleti [utancı]” diye söz ediyor. 1915 bir umut oluyor: Âkif’e “Çanakkale Şehitlerine”yi, Ömer Seyfettin’e “Çanakkale’den Sonra”yı yazdırıyor. Ama yetmiyor, çünkü Gelibolu sadece bir cephe; Birinci Dünya Savaşı’nı kurtaramıyor. Onun için iş gelip Millî Mücadele’ye dayanıyor; gene Mustafa Kemal bu sefer İkinci İnönü muharebesini biterken 1 Nisan 1921’de İsmet Paşa’ya “Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz” telgrafını çekiyor. 1941 Baharında, hapisteki Nâzım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları’nın ilk sayfalarında özetliyor bu serüveni. “Merdivenlerin üstünde güneş, / bir baş yeşil soğan / ve bir insan: / Ahmet Onbaşı. / Balkan Harbinde gitti. / Seferberlikte gitti. / Yunan Harbinde gitti. / ‘Ha dayan hemşerim sonuna vardık’ / sözü meşhurdur.” Daha sonra Tatar yüzlü adam, Kartallı Kâzım’a altı sayfa boyunca Çanakkale’de yaralanmasının öyküsünü anlatıyor. Koridorda hikâyeyi uzaktan dinleyen Üniversiteli de düşünüyor: “Bir çeşit balık / bir çeşit ağaç / bir çeşit maden gibi / memleketimizde bir çeşit insan yaşıyor ki / ömrünün anlatılmaya değer / ve bir türlü unutulmayan hatırası: / muharebeler.”
Sömürgelerde olmayan bir sınıf,
sömürgelerde olmayan bir eğitim
Bu da başlı başına önemli bir gösterge; sadece sömürgelerde yaşanıp da Osmanlı toplumunda yaşanmayanlara (veya az ve sınırlı yaşananlara) değil, aynı zamanda işin bir diğer boyutuna: sömürgelerde yaşanmayıp (yapılamayıp) Osmanlıda yapılan ve yaşananlara işaret ediyor. Kim kumanda ediyor, İmparatorluğun bu son ve belki yeni Türkiye’nin ilk savaşlarına? Söyledik: yeni bir asker-bürokrat sınıf; Doğan Avcıoğlu’nun kullandığı, Marksist sol teorisizmin yeterince sınıfsal bulmadığı ama tarihsel gerçekliği gayet iyi yakalayan (her halükârda millî burjuvazi veya küçük burjuvazi gibi paradigmatik yakıştırmalara kıyasla çok daha iyi yakalayan) bir deyimle, asker-sivil aydın zümre. Nereden, nasıl gelmiş bu kesim? 19. yüzyıl Tanzimat modernleşmesinin, bu çerçevede açılan yeni sivil ve askerî okulların, hazırlanan yeni müfredatın, yazılan yeni ders kitaplarının, kurulan yeni kışla-eğitim-disiplin düzeninin ürünü. Özetle: Marx’ın Avrupa tarihine bakarken göremediği, ekonomi üzerinden değil devlet ve eğitim üzerinden sınıflaşma olasılığının çok çarpıcı bir örneği (class-formation through education and the state). Kim istiyor, kim gündeme getiriyor bu modernleşmeyi? Devlet, 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarındaki haliyle Osmanlı devleti. Niçin? Ne amaçla? Büyük Devletlere karşı başarıyla direnip Polonya gibi paylaşılmamak, parça parça sömürgeleştirilmemek için.
Peki, nasıl mümkün olabiliyor? Çok açık: Osmanlı toplumsal formasyonu (isterseniz Osmanlı Türkiyesi diyelim) sömürge olmadığı, devlet kendi kararlarını kendisi alabildiği için. Sömürgeleştirilmiş hiçbir halkın, hiçbir ülkenin yapamayacağı şeyler: Tam da dışarıya (emperyalizme) karşı daha güçlü olmak için, ordusunu, bürokrasisini, hukukunu, maliyesini, enfrastrüktürünü kapsamlı bir şekilde yenilemek; bu kadar baskı ve kuşatma altındayken, çeşitli sektörleri yukarıdan aşağı modernleştirmek yoluyla, son tahlilde modern devlete geçişi kendi eliyle gerçekleştirmek.
Hepsi için yeni okullar kurmak ve kurdurtmak. Bu çerçevede, yalnız çağdaş bilim ve teknoloji müfredatını ithal etmekle yetinmemek. Aynı zamanda, insan ve toplum bilimleri alanında kendine özgü bir irade gösterebilmek. Neden kritik önem taşıdığını daha önce açıkladığım tarih ve edebiyat (veya dil, edebiyat ve tarih) derslerini, kolonyal değil ancak millî ve emperyal diye tarif edilebilecek bir içeriğe dayandırmak. Hangi “kültürsüz, edebiyatsız medeniyet”? En başta, o beğenmediğimiz Oryantalistler biliyor, yayınladıkları çeviriler ve şiir antolojileriyle, bunun gerçek olmadığını. Almak ve kullanmak o derlemeleri (henüz Fuat Köprülü’nün sistematizasyonu ortada olmasa da).
Hangi “tarihsiz halk”? Yüzyıllar boyunca yazılmış bütün Osmanlı tarihlerini, kroniklerini, vekâyinâmelerini, ruznamçelerini alıp, kuru bir savaşlar-ve-barış-antlaşmaları ekseninde de olsa, öncelikle askerî okullara konan tarih derslerinin malzemesine dönüştürmek.
Biraz cehaletten kurtulmak, asgarî bir şeyler bilmek lâzım bu konularda – Osmanlıyı belki Arap ülkeleri modeli üzerinden düşünüp sömürgeliğe indirgemeden önce.
[1] Bu konularda derli toplu bilgi için bkz Fatih Damlıbağ, “Batı Anadolu’da İhracat İçin Pamuk Üretimi (1860-1870)”; Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, sayı 60, 25 Ocak 2012.
[2] Oldukça kapsamlı bir ikincil literatürden, şu iki örneği kullandım: (a) Mark Mazower, Salonica City of Ghosts. Christians, Muslims and Jews 1430-1950 (HarperCollins, 2004), “Conversion: the 1876 murders” bölümü, 170-175. (b) Muzaffer Tepekaya, “Selanik Vilayeti Almanya ve Fransa Konsoloslarının Öldürülmesi Olayı (6 Mayıs 1876)”; Belleten, Cilt 77, Sayı 280 (Aralık 2013), 1031-1070. Tahmin edilebileceği gibi, farklı taraflar işin farklı boyutlarını öne çıkarıyor. Türk anlatımlarında, Müslümanların dinî hassasiyetleri vurgulanır ve bunların nasıl olup da ihlâl edilebileceği hayretle karşılanırken, faraza kentin Hıristiyanlarının sürekli bir katliam korkusu içinde yaşıyor olmasına hemen hiç değinilmiyor.
[3] Ömer Seyfettin Bütün Eserleri, Hikâyeler 3 (hazırlayan Hülya Argunşah, Dergâh Yayınları, 1999), 167. Fakat hemen belirtmeliyim ki modernist bir Türk milliyetçisi olarak Ömer Seyfettin’in, otuz yıldır hiç evinden çıkmayıp kendi aşırı dindar hayal âleminde yaşayan Şefika Molla’ya ilişkin tavrı aslında oldukça ikircikli. Hikâyenin sonunda Şefika Molla, can yoldaşı zenci Rüküş Kadın’la birlikte ilk defa çıkar evinden. Balkan Savaşları öncesidir; Selanik henüz Osmanlı egemenliğindedir. Karşılaştıkları her şeye şaşarak deniz kıyısına inerler. Kubbeli küçük bir bina görürler. Evliya türbesi farzederler. Hıristiyan farzettikleri şapkalıların girmesine sinirlenirler. Oradaki bir zâbite şikâyetçi olurlar. Zâbiti gülme tutar. Türbe sandıkları yerin belediye abdesthanesi olduğunu öğrenirler. — Buradaki hiciv dozajına rağmen, Şefika Molla’nın 1876 Selanik Vakası’nı hatırlayış tarzının Türk Müslüman millî hafızası açısından gene de anlamlı olduğunu düşünüyorum.
[4] Bu olay, Neyyir Berktay’ın araştırmasına göre, bizim aile tarihimizin de bir parçası. Babamızın baba tarafını meydana getiren Bedderaki’ler (soyadı kanunu çıktıktan sonra Berktay’lar) ve babamızın anne tarafını meydana getiren Kavukaki’ler (soyadı kanunu çıktıktan sonra Kösemen’ler), Girit isyanına kadar güneydeki Ano Vianos (Yukarı Viyano) ve Kato Vianos (Aşağı Viyano) köylerinde yaşıyor. Şubat 1897’deki Sitia/İştiya katliamında 300 kadar Müslümanın öldürülmesinin ardından, ilk ağızda misilleme niyetine hemen oralarda başka kötülükler yapsalar da, sonuçta köylerini terkedip Kandiya’ya (İraklion) sığınıyorlar. Yani onlar da o birikmiş endişe, gerilim ve kızgınlıkların bir parçası. Dedemiz, Bedderaki’lerden Halil (Halil Namık, sonra Halil Namık Berktay), 1893 Girit doğumlu. Yani o sırada henüz 5 yaşında. Ama kendisinden hayli büyük bir ağabeyi var: Rauf. 25 Ağustos (6 Eylül) 1898’da liman bölgesini, Hıristiyan mahallesini ve özel olarak konsolos vekili Lysimakhos Kalokairinos’un (herhalde aynı zamanda konsolosluk olan) ikâmetgâhını basanların (ve anlaşılan öldürenlerin) başını çeken delikanlılardan. Aynı grubun bir diğer mensubu ise Kavukaki’lerden İlhami (İlhami Efendi): göçten sonra, babaannemiz Ülfet Hanımın babası olacak. Dolayısıyla İngilizler mahalleyi basıp tek tek evleri aramaya başladığında, Bedderaki’ler de Kavukaki’ler de daha fazla beklemiyor Kandiya’da. Hemen o gece, akrabalarından birinin teknesiyle İzmir’e kaçıyorlar. Bir rivayete göre, Yunanlılar 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal ettiğinde, ellerindeki gizli bir listede İlhami Efendi’nin de ismi var. Madalyonun diğer yüzünde, Kalokairinos’un evi şimdi müze. Kalokairinos’un büyük büyük torunu da Kandiya/İraklion belediye başkanı. Fakat neler yaşanmış! Neler geride kalmış! Türkiye ve Yunanistan’ın kesişen yakın tarihlerinde, böyle karanlık bir felâketler çağı yer alıyor.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.