Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / “Proleter” sayılmayan Fabrika Kızı’nın macerası

“Proleter” sayılmayan Fabrika Kızı’nın macerası

“Fabrika Kızı” ülke 12 Mart’a giderken en “proleter” şarkı adayıydı bir bakıma. Tuttu, 45’liği rekor kırdı ama o yakada değil

Türkiye uygun adım 12 Mart darbesine giderken bir bakıma en “proleter” şarkı adayıydı. “Makinelerin kalbine diken gibi battığı” fabrikada, devrim ateşiyle ısınan Kübalı kadınlar misali her gün tütün sarıyordu Fabrika Kızı! 

Şarkı müthiş tuttu, 1970’de çıkan 45’liği rekor kırarak 30 bin sattı ama devrimciler arasında mırıldanma “reyting”i pek öyle olmadı aslında. Gençlik çaylarında pisti doldurdu daha çok. Darbelerin “ihtiyati tedbir” kurumu TRT hemen yasaklı şarkıları arasına aldı tabii de, o ayrı.

Yeri gelmişken (ne zaman gelmiyor ki)… Bilumum darbeciler “agresif alınganlık” sendromundan muzdarip. Daha doğrusu onlar hiç dert etmiyor da, acısını millet çekiyor. “Arkadaşım Eşek”ten alınıyor, eşeği zaten çayıra saldırmıyor, türküde bile devlet memuruna, “Ormancı”ya dokundurmuyor. Yasak…

Fabrika Kızı “karşı devrimci” mi!

Toplanıp türküler, marşlar, şarkı maşları söyleyen devrimciler de çağırmıyor Fabrika Kızı’nı…

“Çaça”ya, “Bossa Nova”ya yatkın ritmi bir yana güftesi, hikâyesi uymuyor zira.

“Gün doğarken…” diye başlayan şarkı duyduğunda umut vaat etse de, “Gün doğdu hep uyandık, siperlere dayandık”taki “uyanma”yla ve direnişle alakası yok maalesef. Fabrika Kızı siperlere dayanmak bir yana epey sütre gerisinden bakıyor hayata.

Söylemeye dilim varmasa da başroldeki kızın hayali, özlemi de “Bir Deli Ağaç” filan değil düpedüz “karşı devrimci” Yeşilçam bir kere! Yahut sevdiklerimizi, yaşayan-yaşamayan kimseyi incitmeden “düzen yanlısı” diyelim.

Bir evi olsun, bir de içmeyen kocası, tanrı ne verirse geçinip gitsin, hâline şükretsin, yün örecek elleri, ekmek derdine düşmesin… Kenan Evrengiller’e has o söylenmeyle, “afedersiniz n’apayım ben böyle proleteri…”!

45’liğin arka yüzü “Kolejli Kız”

Şarkının “vitrin”deki sunumu, sahnedeki görünümü de tüy dikiyor manzaraya. Hatta -yine- koskoca bir Yeşilçam… Tütün fabrikatörü Hulusi Kentmen’in yakışıklı oğluna gittiği gece kulübünde şıklığıyla da duman attıran filinta gibi Alpay söylüyor şarkıyı.

Çıkan 45’liğin kapağındaki resimde bile kan-ter içindeki işçi kız(cağız) değil patronun sekreteri poz vermiş sanki. Onunla da bitmiyor, 45’liğin arka (B) yüzü “Kolejli Kız”! Kalkıp da “Sermayenin B Planı” deseler yeri… İzdivaç deyince “evde yün ören” Fabrika Kızı, aşk meşk deyince ah o Kolejli Kız!..

Denge “ortanın solu”nda…

Belki öyle, “pop(ülist)” olduğu, dengeyi “ortanın solu”nda tutturduğu için çok tutuldu. Öte yanda da Berkant’ın “Ah Kızlar”ındaki gibi “mini etek giyen, her gün biriyle gezen” kızlardan olmadığı için belki. Kim bilir kaç hanenin övündüğü evladı, örnek “komşu kızı”ydı o…

Sevenlerinin affına sığınan kara mizahı bir yana… O şarkıya -elbette öyle “hassasiyet”lerle kulak kabartmasam da- ısınamadım. Hanemizin Alpay plakları arasına bile girmedi nedense.

Uygun adım ritmiyle de, güftesiyle de sarmadı, sevmedim, hatta o şarkısını taviz vermediği, müstesna bir yer edindiği müzik yaşamında baş köşeye koymak, yerleştirmek de istemedim. Kendimce, gönlümce tabii…

Ahmet Kaya da kurtaramadı

Yıllar sonra, 1986’da Ahmet Kaya’nın sesi, stili bile bence kurtaramadı Fabrika Kızı’nı… İspanya İç Savaşı’ndan aykırı bir pasadoble misali başlayan, araya Fabrika Kızı’nı da kelepçeleyip götüren “bir mavi otobüs”ü alan, sonra şarkıya dönüp ona defalarca “cama cama, cama çıkma” diye seslenen Yusuf Hayaloğlu nidâlı yorumu bile.

Onu da sevmedim hiç. Bence Fabrika Kızı da haz etmezdi o yorumdan. Bıraksındı, kalsındı o “kız”, o zamanki -kendi- gökyüzünde, hayalleriyle renklerini ilmik ilmik ördüğü o alâimisemânın altında… “Türkiye” onu öyle sevdi.

“Tamirci Çırağı” ile izdivaç

Sadece TV’de Cem Karaca ile Erol Evgin’in düetinde hoş geldi bana. Evgin’in her söylediği şarkıyı, hatta -konuşması dâhil- söylediği her şeyi evginleştiren melodik diksiyonuyla, -ah o- Cem Karaca’nın -gerektiğinde- çatallanan sesi, stili buluşunca başka bir şey olmuştu.

Mırıldandığında Tamirci Çırağı’nın sağdıcı olmuş, Fabrika Kızı da onunla mutlu yuvasını kurmuştu sanki. Sevmiştim o an… Belki de yahut -kuvvetle- muhtemelen onların o hâline gülümseyerek bakarken, seslerini dinlerken sözlerini duymadığım, ritmine takılmadığım içindir. Bazen öyledir şarkılar. Söz uçar, ses kalır…

İçinde hep kalan ukde: Futbol

Olsun… Ben Alpay’ı öyle tanımadım, onunla da anmıyorum. Çocukken aklım, kulağım müziğe az erdiğinde evde hazır bulduğum ilk 45’liğiyle, “Norma Mia”yla anıyorum önce. Durma çalardık.

Aslında o yaşta plağın arka yüzündeki, stadyumdan seslerin, spikerin araya karıştığı “Maç Twist”le hatırlamam lazım ama hafızamda bile kalmamış. Yazımla ilgili baktığımda ilk kez gördüm sanki. Dinlediğimde de öyle…

Lisede Ankara Demirspor ve Gençlerbirliği’nde top koşturduğu için futbolu bıraktığını simgeleyen ilk plağında öyle özlem gidermiş ya da sahalara vefasını öyle ifade etmiş muhtemelen. İki yıl önce, 89 yaşında Habertürk’den Aytekin Teker’in söyleşisinde bile o ukdesi bâki: “Futbolu çok erken bıraktım. Hayattaki en büyük pişmanlığım… Müzikle ikisini birlikte sürdürebilirdim.”

Hafızamdaki “kadife sesli sanatçı”

Alpay’ı hafızamın kuytusunda yine o günlerdeki diğer 45’liğiyle buluyorum: “Esterella Del Mar”… Onun çok özel bir yeri var evde. “Rodrigo’nun Aranjuez Gitar Konçertosu”ndan şarkı yapılmış. Aslında konçertonun o bölümü radyoda, -yanılmıyorsam- “Dünyaya Açılan Pencere” programının fon müziği olduğu için de anılarım arasında.

Her çaldığında annemin gözleri dolduğunu, melodisini mırıldanarak dinlediğini hatırlıyorum. Alpay’ın plağıyla ıslıklara da yerleşiyor. Alpay’a da dokunmuş, yer etmiş olmalı ki o plağından 15 yıl sonra, 1979’da Türkçe sözleriyle çıkarıyor aynı şarkıyı; “Sensizliğimin Şarkısı”.

Dinliyorum… Radyoda, “Müzik Yelpaze”sinde Sezen Cumhur Önal’ın anons ettiği “kadife sesli şarkıcı”nın o olmadığını, “çikolata renkli” sanatçıları kast ettiğini biliyorum ama onun sesinin bana bunu hatırlatması hoşuma gidiyor. Öyleydi, yaşlandığında bile…

 Vefayı buluşturan sahne emekçisi

Alpay’ı ölene kadar müziği, 80’lerinde bile sahneyi bırakmayan sahne emekçisi olarak da anıyorum. Nisan 2026’da da bir veda, jübile konseri hayal ediyormuş, organları yetmemiş. Sahneyi hiç bırakmadı, sahne de onu… Doğduğu, büyüdüğü Ankara’ya daimi vefasına da, yıllar yıllar sonra Ankara’nın ona -kaldığı yerden- vefasına da tanığım.

İktidara -sahneye taşıdığı- muhalefetiyle, “Gezi”deki tavizsiz tavrıyla da hafızamda… O yıl hem söylediği, hem dizelerini okuduğu “Ethem’in (Sarısülük) Sessiz Çığlığı”ndan ise yazım vesilesiyle haberdar oluyorum. Hayallerimin ayarını etkilemek istemediğimden henüz dinlemedim.

“Sahaların özlediği hareketler”

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Berkin Elvan’ın fotoğraflarının eşliğinde 2019’da verdiği konserde şarkısını onlara ithaf ettiği için hakkında “terör soruşturması” açılıyor. Lâkin aynı günlerde yaptığı açıklamada da savunduğu ifade özgürlüğünden geri adım atmamış:

“Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla, Gezi direnişinde hayatını kaybeden Berkin Elvan’a şarkı ithaf etmenin neyi terör? Eğer Gezmiş ve arkadaşlarına, Berkin Elvan’a şarkı ithaf etmek terörse ben teröristim. Bunu her yerde söylerim.” Sahalara ukdesini yâd ederek, “sahalarda özlenen hareketler” mi demeli…

Neyse ki bir iş, gözaltı, tutuklama gelmemiş başına… Belki “o suçları işlediğinde” 84 yaşında olduğundan, belki 2019’da öyle meseleler henüz “rutin”e bağlanmadığı için. Bilemiyorum, iddialar, “sıradan” haberler işte.

Sahnelerde bâki kalan seda

Yıllar önce, yaşı 60’a yürürken Didim Altınkum’da kumsalda başına gözlerine kadar geçirdiği beyaz “tayfa” şapkasının (Dixie Hat) altına saklandığını hatırlıyorum. Şapkasıyla denize -fit- koşarken plajda duyulan fısıltıları, anlatanların iç geçirmelerini de…

Şarkıları dinleme listelerimde olmasa da… Onu gerçekten iyi, güzel hatırlıyorum yani. Sahnelerde olmayacak artık ama o kubbede bâki kalan hoş bir seda hep.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın