Hakimler ve savcılar gözlerini ve kulaklarını cumhurbaşkanlığından ayıramıyorlar. Atanmış bakanlar yüksek yargıçlara ayar çekmede, meydan okuma ve azarlamada beis görmüyor. Adalet sisteminin en önemli parçası olan savunmanın örgütü olan baroların partizan ihtiraslar uğruna parçalanması bile göz alındı. (…) ‘samimi demokrasi’ buysa, Allah bizi böyle demokrasiden korusun!
Trump’ı, Putin’i ve Çin’i aklayanların veya en azından onların yaptıkları mezalim karşısında suskun kalmayı seçenlerin, onlar yaptığında suskun kaldığı şeyler üzerinden Avrupa Birliği’ni ‘kötünün kötüsü’ olarak resmetmesinin makul bir izahı olamaz. Bu, gözbağcılıktır; toplumu bir noktaya kilitleyip el çabukluğuyla bir iş kotarmaktır.
Eğer güçlü bir demokrasi, özgür bir medya, yerleşmiş bir hesap verme ve hesap sorma sistemi varsa o contanın neden yandığı da ortaya çıkarılabilir. İyi sistemler kendi kendilerini tamir edebilenlerdir. İtibar örtbasta değil, kendi hatasını düzeltmekte aranır. Böylece geriye saklanmış hatalar üzerine kurulu çürüyen bir sistem değil, sürekli bazen yıkım pahasına kendini yenileyen dinamik bir yapı kalır. Kurumsal kibir, resmi itibar kaygısı karşısında ahlaklı, şahsiyetli insanlar bulur ve onlardan korkmaya başlar.
“Burası cennet olmalı”ysa filmin adı, cennet de, huri de “zeytinlikteki kadın”da gizli olmalı. Suleiman’ın filminde o kadına rastladığı uzun ama dar patikanın da bir tarafı tümüyle kaktüsler, diğer tarafı boydan boya zeytin ağaçlarıyla örtülü. Hem zeytin ağacının cennetten çıkma olduğuna inanılır, değil mi…
Bizim Şemdin’in fırını, sadece ev ekmeğiyle meşguldü. Hamurunu götürür ona teslim ederdin, o da hamuru sıraya koyar, o günkü yoğunluğuna göre sana ekmeğin çıkacağı tahmini bir saat söyler ve seni eve gönderirdi. Fırından çıkan ekmekler leğenine konur, örtüsü sarılır ve bir köşeye alınırdı. Sen de vakit gelip fırına vardığında hemen o köşeye göz gezdirir, örtünden leğenini tanırdın.