Ömür biter yol biter, dudakta söz donar, yakını uzağı gören göz, yüreğinde köz söner, hikâye bitmez. Anlatmasa da, yazmasa, çizmese de insan ölmeden bitmeyen tercüme-i hâl yazarı… Sonrasında yazılmamış hikâyesine, romanına bölümler, anılar ekleyenler de oluyor tabii. Cenaze namazında “Nasıl bilirdiniz?” sorusu gürültüye gitmeseydi de bu işle görevli, kadrolu “hikâye anlatıcı”lar olsaydı keşke:
“Birazdan üzerine toprak atacağımız bu fâni bahçesindeki dut ağacının yapraklarıyla evinde ipek böceği besler, gecenin sessizliğinde onların ‘kırt kırt’ sesleriyle rüyalara dalardı. Rüyalar gerçek olur, o tırtıllar tombul kelebeklere dönüşürdü sonra.
Onların kabuklu yer fıstığı misali kozalarını delip çıkacakları zaman geldiğinde de kaynar suya atmazdı asla… İpeğine, tek parça çıksın diye ipliğine tamah etmez, bırakırdı delsin kozasını, kısa ömründe çırpsın kanatlarını, yumurtlasın sonraki neslini… Eşi Hâdiye Hanım İpek Dede derdi ona.” Ardından da sorardı Didem Mamak, “Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?”
Hiç bitmeyen hikâye… “Her günüm aynı” diye yakınsan yahut günü dün eden rutininle bahtiyar olsan da, lâfügüzaf. Her gün yeni bir satır, cümlesini kendi kuran birkaç kelime ekleniyor geri sayan ömrüne. Aynanın sır yüzünde bir tebessüm, umut, heves kıvılcımı… Bazen de “Bir derdim var bin dermana değişmem”.
Bugün İstiklâl Marşı Derneği’nin fahri başkanlığını, bayraktarlığını sürdüren İsmet Özel’in yarım asır sonra kulağımı çınlatan dizesiyle, “Otların sarardığı yerlerde güneş /kurşunun değdiği tende heves kalmıştır.” Öyle… Heves kendinde hikâye.
Nezaket Abla’nın deyişiyle “yaş aldıkça” aynalar, “İspanyol” Salim Dündar’dan Maçkalı Volkan Konak’a miras ezgi. Aynada yeni bir baş ağrısı, taze bir asabî sendrom, yol uzadıkça “günlük” ölüm haberleri. Uzaktan da olsa, geçmişte de kalsa pat diye gidenlerin, artık asla göremeyeceğin siluetlerin gözünün önünde belirmesi; kısacık hikâyeler.
Nükseden, yeni akseden dünya ağrıları da elbette. Bitmiyor… İhtiyar(î) bir iç çekişle “Tarih tekerrürden, hikâyen tekerlemeden ibaret azizim” diyen de var ama öyle değil. Ömrün uzadıkça “Bu kadarı olmaz” da ters köşeden giriyor sıranın önüne.
Üstelik birkaç yıl önce kurduğun bu cümleye misal olan olabilemez vaka da artık “Olur, olur bal gibi olur” nağmesinde. Ardından “Kim derdi ki!..” şarkısı; 60 yaşına, ömrünün son demine blues, rock ezgileriyle yürüyen Müslüm Gürses’ten…
Serbestiyet’te Mayıs-Haziran 2019’da yazmaya cüret ettiğim “Adalet ve Hakkı Berhava”nın üç bölümlük uzun hikâyesi de bitmedi tabii. Hatta yedi yılda birikenlerle “Yazsam roman olur” kıvamında.
O hikâyenin kahramanlarının hepsi yaşıyor şükür. Hanenin alaylı, yorgun demokrat büyük babası Hakkı Berhava, eşi Adalet Berhava, kardeşi Fazilet Berhava, oğlu Barış Berhava, gelini Vicdan Berhava, torunu Erdem Berhava, kızı Münevver Çoktan Berhava, damadı Satılmış Çoktan, torunu Hâlim Çoktan (Ç ile) hayatta. Yeni bir torunları da oldu hatta; Derin Berhava…
Amcaoğlu Maksat Berhava da maksadına uygun sürdürüyor hayatını; seçim geçim dâhil sağdan soldan her türlü boykota, tüm partilere veryansına devam. Geçenlerde Tuncelili olduğu rivayet edilen, hayatını doğduğu değil doyduğu yerlerde sürdüren Kılıçdaroğlu’nu protesto etmiş.
Evdeki Munzur Balı’nı alıp doğru CHP Genel Merkezi’nin önüne… Merdivenlere dökünce tüm bina da yapış yapış ayak izleri. Bomba bahanesiyle ters kelepçeyle kündeye getirmişler. Ahbabı, transfer furyasıyla saf değiştiren apartman görevlisi Fikri Hepdeğişir ise CeHaPe’den de ayrıldı, adını hatırlayamadıkları bir partiye üye…
Geçen yedi yılda hepsinin adı sanı da daha bir oturuyor yerli yerine… Kısa bir hatırlatma niyetine, Berhava ailesinin hikâyesi 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin tansiyonuyla konu olmuştu o yazıma. Önce hevesin heyecanın, ardından şaşkınlıkların, öfkenin asabi tansiyonu…
Yeni Akit’in “Netanyahular Sevinmesin!”, Star’ın, Güneş’in “Bekamız Sınavda”, “Beka için Sandığa: Türkiye düşmanlarını sevindirmeyelim” başlıklarıyla bugün gibi seçime giden ailenin seçim gecesini şöyle özetlemişim o yazımda (31 Mayıs 2019). Bazı bölümlerini bugünlere gerçek olaylardan bir giriş niyetine aynen aktarıyorum:
“Hakkı Berhava Bey seçim gecesini sabaha erdirip, İstanbul’u Ekrem İmamoğlu’nun kazandığını öğrenince kanepede uyuya kaldı. Kalkıp çayını içerken tabletten şaka gibi 1 Nisan 2019 gazete manşetlerini, ‘Cumhur kazandı’ başlıklarını görünce hem şaşırdı, hem söylendi: “Bu kadarı, bu ülkede bile olmaz…’ Oysa daha neler neler olacaktı…” Düşünüyorum da sosyolog ve gazeteci olarak hiç bu kadar öngörülü olmamıştım hayatta. Ne desem tersi çıkıyordu genellikle. Hepsi hikâye olunca elin rahat tabii.
“Ardından seçimin murdar olduğu açıklamalarını duyunca, beş yıl önceki seçimlerde ‘trafoya giren kedi’nin atasözlerindeki nâmı geldi Hakkı Bey’in aklına. (Bugün “Migros’ta kuzu ciğeri 1299 lira olmuş” diye iç geçiriyor. Adalet Hanım tavuk ciğeri yapıyormuş artık, üzerinize afiyet.)
Ekrem İmamoğlu’na günler geçmesine rağmen mazbatasının verilmemesinin nedenini anlıyordu biraz da… Aynı sandıkta, aynı zarftan çıkan dört oy pusulasının birinin murdar, ama üçünün muteber sayılmasını asla anlayamadı.
İktidarın kaybettiği İstanbul seçimiyle ilgili oy kabinindeki ıstampa mürekkebine kadar her şeye saat başı guguken itiraz etmesi, her vatandaşı bir miktar hukukçu yapmıştı tabiatıyla. Mektepli hukukçunun cübbesine düğme diktirdiği ülkeye, ‘alaylı’ hukukçu yakışırdı belki de…
Hakkı Berhava Bey sokakta, ekranda, kıraathanede oyları yok hükmündeki insanların Sadri Alışık’ın o ünlü tiradını haykırdığını duyuyordu: ‘Bu da mı gol değil, adaletine, insanlığına kurban olayım Hâkim Bey. Bu da mı gol değil be?..”
Adalet ve Hakkı Berhava gelişmeleri/gelişmemeleri ekrandan hayretle izledikleri bir gecenin baygın sabahında, kapının kuvvetle çalınmasıyla irkildi. Göz deliğinden polisleri görünce, kapıyı endişeyle açtı Hakkı Bey.
Aklına 35 yıl önce imzaladığı ve bugün öyle ya da şöyle bölücü külliyata iliştirilmesi muhtemel ‘Aydınlar Dilekçesi’ geldi. ‘Buldular beni sonunda’ diye ürperdi. Öndeki polis, ‘Seçmen misiniz’ diye sordu. Önce ‘Belki’, ardından ‘Evet’ deyince, arkasındaki genç polis fısıldadı:
‘Peki terörist, kısıtlı filan mısınız?’
‘Yooo, niye sordunuz?’… ‘Yani soyadınız bakımından… Berhava terörist soyadı gibi ya!’ ‘Yok biz kendini berhava eden intihar bombacısı değiliz, bizi hep başkaları berhava etmiş…’
Araya daha tecrübeli, biten seçim seferberliğinin ardından bir de ev ev dolaştığı için daha yorgun, daha usanmış görünen polis girdi: ‘Tamam tamam, işte geldik, gördük adreslerinde oturuyorlar, ölü de değiller. Hadi gidelim…’
Akşamına iktidarın imtiyâzî itirazı üzerine tüm geçersiz oylar, öbür bazı oylar, mühürler, ıstampalar yeniden sayılmaya başlamıştı. Berhava ailesi her akşam yeni bir sayım izliyordu ekranda. Seçim çoktan bitmişti ama sayım bitmiyordu.
Heyecanı da yoktu bu zorlama devam filminin. Ucuz bütçeli yapımlar gibi sonu belliydi.
AA’da ise bu kez ne kilitlenme, ne de donma… Bal akıyordu ağızlarından, oy akıyordu ekranlardan.
Hepsi sayıldı; dilde tükürük, orta parmakta takat kalmadı. Lâkin ölü, kısıtlı, kasıtlı, mükerrer, kayıp seçmenler, az geçerli, tam geçersiz, ‘belki geçersiz’ oylarla ilgili 1001 iddia, aradaki farkı kapatamadı.
Şehrazat usandı da, Sultan Şehriyar masala doymadı. ‘İnşallah zihinsel engelli seçmen meselesini, fikirsel engelli seçmene genişleten bir bahane bulup, oylarımızı iptal etmezler’ diye düşündü Hakkı Berhava Bey. Zira bazı sandık üyelerinin akrabaları nedeniyle ‘fikirsel engelli’ olduğunu bile savunmuşlardı.
İmamoğlu mazbatasını aldıktan iki hafta sonra, 4 Mayıs’ta, her ekranda Cumhurbaşkanının ‘YSK kendini aklamalı’ mesajına rastladı Hakkı Berhava Bey. Haklıydı valla, başka türlü YSK nasıl ‘Aklanmış YSK’ olabilirdi. Deyimlerimizde bile ‘Sütten çıkma kaşık’ ifadesi meselin izahına yetmiyordu da, ‘ak kaşık’ deniyordu mesela.
6 Mayıs’ta akladı kendini bir kısım YSK. Seçimi Kısa Kararı ile iptal etti. Başı döndü. Seslendi, eşi Adalet Berhava gelip tansiyonunu ölçtü Hakkı Bey’in. Hâli, bir süredir nedense tansiyonu yükseltilen Türkiye’nin Nabzı gibiydi.
Sonunda İstanbul seçimi iptal edildi. Bu süreçte en yetkili ağızlarca seslendirilen ‘Çaldılar, hırsızlar…’ iddialarına yine öfkelendi. İddia(nağme) sahipleri ‘Ne, nasıl, ne zaman, kim, nerede…’ sorularının hiç birisine cevap veremeyince, Mesleki Ahlak Sınavı’nda haberinin 5 N 1 K’sı sorulunca boynunu büken asparagasçı muhabir misali onlar adına utandı.
Gece rüyasına ‘Sandığı kırasım geldi /Çaldılar diyesim geldi /Hırsız kim bilemedim /Seçmeni dövesim geldi’ manisiyle davulunu gümbürdeten ramazan davulcusu girdi. Ama mahalledeki evlerin hiçbirinin ışığı yanmadı. Sabah kalkınca anlattı karısına. Adalet Hanım rüyasını hayra yordu: ‘Ampuller sönükmüş, bak…’
Hafta sonunda ne TV seyretti, ne internette sörf/sarf yaptı, her geçen gün hakları birer birer afiyetle yenen Hakkı Berhava Bey… YSK’nın bir kısım üyelerinin oy çokluğuyla açıklanan Kıpkısa Kararı’nda İstanbul seçiminin ‘Bir kısım sandık kurullarının kanuna aykırı oluşturulması ve bu hususun da seçim sonucuna müessir olması nedeniyle’ iptal edildiği belirtilmişti.
Amma velakin Hakkı Bey o 250 sayfalık gerekçeli kararı okudukça, üyelerin seçim sonucuna müessir fiilleri ararken, aslında fazlasıyla müteessir olduklarına dair bir duyguya kapılmıştı. Tersi de olabilirdi tabii; önce seçim sonucuna müteessir olup da, müessir fiilin sonradan aranması da mümkündü.”
Ve yedi yıl önceki yazımdaki cümlemi aynen kopyalıyorum: “Gerekçeli kararın sonuna geldiğinde, ‘Buna da şükür… Bir bahane bulup da, gerekçeli kararla İmamoğlu’nun adaylığını iptal etmemişler’ dedi. Daha zaman vardı demek ki ona.
Hakkı Bey’in seçmen hakkı berhava oldu. Adalet berhava oldu, Fazilet berhava oldu, Barış zaten berhavaydı, Vicdan da berhava oldu, Erdem berhava, Münevver berhava…
23 Haziran’da yine sandığa gittiler. Hakkı Bey daha haklıydı, Adalet Hanım adaletsizliği yaşayarak görmüştü, Fazilet’i, Barış’ı çok özlemişti cümle seçmen, Vicdan daha görünür yerdeydi, Erdem ve Münevver el ele tutuşmuştu. Kullandılar oylarını, tarihi bir fark çıktı ortaya…
O üç bölümlük yazımı “Hikâyemiz böyle bitti, ya da yenisi yine buradan başlayacak” diye bitirmiştim. Kısa bir özetle öyle olsun bari… Hakkı Berhava hızlı yaşlandı, her gün bir yaşına daha giriyor zira. Adalet Hanım’ın ana damar tıkanıklığı, nefes yetmezliği çok ilerledi. Tanıdık bir doktor arıyorlar, ameliyat olacak.
Hakkı Bey’in kardeşi Fazilet Berhava, faziletfüruş, “fazilet satan, taslayan” onca insanı görünce “Ben adımı değiştireceğim” diye tutturdu. İkna ettiler ama evde ismini kullanmadan “Canım, bi tanem” filan diye sesleniyorlar ona.
“Barış süreci”nde oğulları Barış Berhava “Adımı dağlara yazacaklar” diye heveslense de o sürecin barışın adı anılmadan hep “Terörsüz Türkiye” olarak ifade edilmesine kırgın esasında. Küçük kardeşi Derin Berhava ise hep çok sessiz, odasından çıkıp ortalıkta görünmüyor pek. Bir işler karıştırıyor belli.
TÜİK’de istatistik uzmanı olan eşi Vicdan Berhava yanlışlıkla doğru verileri yazdığı için Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’ne sürüldü. Ama işyerindeki arkadaşları ona ismiyle seslenmiyorlar pek. Yüksek sesle çağırdıklarında müdürleri odasından fırlamış zira.
Hukuk Fakültesi’ni dereceyle bitiren Erdem Berhava Hâkimlik Sınavı’nda birinci oldu ama mülakatta elendi. Münevver Çoktan Berhava ile oğlu Hâlim Çoktan (Ç ile) Satılmış Bey’in işleri nedeniyle artık Ankara’da. Ama Satılmış Bey arada tanıklık için İstanbul’a gidip geliyor.
Maksat Berhava’yı sağa sola yapıştırdığı “Erken seçime de, zamanında seçime de hayır” stickerları nedeniyle de yeni gözaltına aldılar, tutuklandı. Savcının “Ne istiyorsun, maksadın ne?” sorusuna yanıt vermemiş. Susma hakkını cezaevinde kullanıyor.
YAZI RESMİ: “Görsel aktivist” olarak da anılan sokak sanatçısı Banksy’nin çizimleri dün, bugün, yarını da bir araya getiren bir tarihin ifadesi. Londra duvarlarındaki bu iki çizimi de öyle.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.