Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / “Boom boom boom”…

“Boom boom boom”…

B.B. King “Blues çalmak iki kere siyah olmak gibi” diyor. Tarih boyunca öyle… İktidarlar “siyah”ın yerine istedikleri her rengi de koyabiliyor tabii. Paletlerinde tüm renkleri, hatta gökkuşağını bile “aynı hızla kirletiyorlar”. Ne zaman bu kibir karşıma çıksa, 25 yıl önce bugün ölen blues efsanesi John Lee Hooker’ın o ünlü nidâsı aklımda: “Boom boom boom…” Sözle de olur, Hooker’ın müzikal imzasıyla, yere kuvvetle vurduğu ayağıyla da…
2

Hasatla ıssızlaşan, çöle dönüşen siyah beyaz pamuk tarlaları, ağız armonikasının nefesiyle canlanıyor. Mızıkanın ağlayan müziği, uzayıp giden tarlalardan geçen trenlerin sesine, “chug chug” ritmine de -bire bir- uygun. Çağrışımı o çocuksu “çuf çuf”larımızdan farklı…

Tarlanın zorlu/zorunlu mesai köleleri yıllardır geçen trenlere umutla, özlemle bakıyorlar. Az biraz şanslıları lokomotifin hemen arkasındaki “renklilere mahsus” vagona binip, dumanın, külün boğuculuğunda Chicago’ya, Detroit’e -“isli siyah”- ulaşacak.

Blues’un yol hikâyesi…

Çaresizlikle hapsoldukları Mississippi, hayata dair istatistiklerde, endekslerde ABD’nin 50 eyaletinin en dibinde. Tarifsiz yoksulluğun, sömürünün yanında dibine kadar köleliğin, sistematik ırk ayrımcılığının, kukuletalı kukuletasız Ku Klux Klan vahşetinin tarihi simgesi.

Oradan “kaçmak” için bir yol da U.S. Route (Highway) 61; nâm-ı diğer “Blues otoyolu”… Yıllar sonra Bob Dylan da memleketi Minnesota’ya kadar uzanan o otoyolu aynı adlı şarkısında ziyaret ediyor. Blues’un yol hikâyesi:

“Sam’in burnu kanıyordu /Howard’a ‘Nereye gidebilirim?’ diye sordu /‘Bildiğim tek yer var’ dedi Howard /‘Çabuk söyle adamım, kaçmam gerek’ /Yaşlı Howard silahıyla işaret etti /Otoyol 61’in şu tarafından…” Dylan’ın 1965’de çıkardığı albümüne de adını veren o şarkısı, “o kaçış yolundaki” kaosa, şiddet kültürüne de gönderme…

“Ruhuna veda et evlat”

Filmin ilk sahnesinde pamuk tarlalarında elinde gitarıyla yürüyen genç de o dört yol ağzına ulaşıyor. Filme adını da veren “kesişen yollar”a… O zorlu, tehlikeli yolu aşan genç gitaristin izbe kayıt stüdyosunda oturduğu tahta iskemle, duruşuyla artık tahtı gibi.

Gitarının ritimlerini ağlatan “slide”ı, şişe ağzından yapılmış “bottleneck”i parmağına takıp, cep viskisinden bir yudum aldığında kayda hazır. Başlıyor “Crossroads” şarkısını çalıp söylemeye: “Kavşağa gittim, dizlerimin üstüne çöktüm”… O güftesi boşuna değil. Beğendikleri anda elini kolunu en baştan bağlayan sözleşmeyi uzatıyorlar: “Haydi ruhuna veda et evlat!

“Irk plakları” iyi satıyor

Müzik dünyasında blues rüzgârı esmeye başlamış. “Race Records” gözde. Yani adıyla sanıyla “ırk plakları”… Mississippi Deltası’nın kavurucu sıcağında gece-gündüz çalışan siyah kölelerin figânını 1900’lere taşıyan “Delta Blues” iyi satıyor.

Plaklar, canlı yayınlar gece saatlerinde bazı radyolara da sızıyor. Özel , “beyaz” kulüplere arka kapılardan alınan siyah müzisyenler de yavaş yavaş sahnede… Sahne “çalgıcı”ya o an açık ama beyaz örtülü masalar yasak. Dışarıda da hâlâ “beyaz”la “renkli”leri kapkara çizgilerle ayıran “Jim Crow Yasaları”…

“Jump Jim Crow, jump”…

Jim Crow ırkçılıktan gözü dönmüş bir senatörün ismi değil. Yakıştırsam da… Her türden, siyasi, etnik, kültürel, cinsiyetçi ayrımcılığıyla terör estiren senatör Joseph McCarthy’nin lakabı filan da değil.

1830’larda yüzünü kömürle boyayarak (Blackface) sahneye çıkan beyaz soytarının aşağılayıcı şovundaki karakter. Ve kahkaha attıran repliği, nakaratı: “Jump Jim Crow, jump…”

Siyahları her kurumda, mekânda, nefes nefese soluklandığı havada ayıran, varlığını yüz yıl sürdüren o yasa, “kan bankası”ndan ayrı cenaze aracına, mezara kadar geçerli. Aynı pencereden bakmaları bile yasak, mahkemede el bastıkları İncil bile (“Renkli İncili”) farklı. Yasadan, yasaklardan tüm “renkli”ler payını alıyor.

“27’liler Kulübü”nün milâdı

O cehennemde ortaya çıkan “Delta Blues”un efsanesi de kelimelerimle çizmeye çalıştığım genç, Robert Johnson. Walter Hill’in 1986 yapımı filmine adını veren “Crossroads” da onun bestesi…  

Genç ömrünce birkaç ay süren kayıt kariyerinde 29 ezgisiyle unutulmaz. Eric Clapton, Led Zeppelin, Rolling Stones gibi efsanelerin coverlarıyla da ölümsüz. “Little Robert” de resmen kaldırılan ama fiilen, sistematik olarak şiddetle süren köleliğin bağrında, 1911’de Mississippi kırsalında doğuyor.

Kısacık ömrü bir barda zehirlenerek, 27 yaşında noktalanıyor. Bazı kaynaklarda sonraki yıllarda müzik dünyasından genç ölümlerle süren “27’liler Kulübü” efsanesinin de milâdı.

Akordu kara şeytan yaparsa…

Efsanesi genç yaşta ulaştığı emsalsiz gitaristliğinin “hikâyesi”yle de filmatik. Johnson’un yolu bir gece yarısı o kavşakta “şeytan”la kesişiyor! Onun şeytanı da siyah tabii… Ve ruhunu satması karşılığında gitarının akordunu bizzat o “kara şeytan” yapıyor.

Esasında Johnson’ın “sır” gitar akordu gerçekten çok farklı. Müzik araştırmalarıyla da sabit; “şeytanî bir akort”! Gitarını çalarken “benzersiz parmak stili” de o mecazla anılıyor. Eh kiliselerde de blues zaten “şeytanın müziği”. Şeytanın gitaristine de, müziğine de beddua edenler az değil.

“Şeytanın müziği”nin ikizi kilisede

“Şeytanın müziği” ama müziğin sadece tanrıya ibadet için kullanılmasını savunan kilisede çalınıp söylenen “Gospel” ile altyapısı ikiz… Ritimleri, temposu, vokal teknikleri, akor dizilimleri, duygusal patlamaları vb. benzer.

“Call and Response (Çağrı ve Cevap)”, karşılıklı konuşma tekniği bile aynı. Muhataplar farklı. Birinde rahibin çağrısına vokaller, korolar filan cevap veriyor. Diyaloglar tanrı aşkıyla rahip (vaiz)-cemaat (vokal-koro) arasında… Diğerinde çağrı-cevap, karşılıklı muhabbet herkese serbest… Ray Charles, Aretha Franklin gibi dev sanatçılar soul müziğe, “blues”a Gospel stajından sonra geçiyor.

“Şeytan”ın piyasa versiyonu

İstemeden de olsa bu büyülü anlatımdan gerçeğe döndüğümde ise “Little Robert”ın şeytanî mahareti, hocalarından, blues ustası Willie Brown’dan… Johnson’ın “Cross Roads Blues” ezgisinde de adı “arkadaşım” olarak geçiyor.

Ona da aynı filmde, aynı kavşakta peşin peşin imzalatılan katı sözleşmeyle rastlıyoruz. O da “ruhunu şeytana satan adam”ın piyasadaki gerçek versiyonu esasında. Dönemin müzik endüstrisi, plak şirketleri şeytandan beter.

Karşılaşamayan hemşeriler

Hill’in filmi, başroldeki beyaz blues gitaristi Ralph Macchio’nun (asıl nâmı Karate Kid) iticiliğine rağmen hikâyesi, müziğiyle yakalıyor beni yıllar önce. Filmden “öğrenmek” riskli de olsa eğlenceli, hikâyesi de resimli…“Film anlatıcılığı”nı da tetikleyen gerçeklerle iç içe renkli blues hikâyeleri o günlerde dilimde.

Blues efsanelerimiz arasında John Lee Hooker var zaten. Özellikle “Boom Boom” her fırsatta gümlüyor kulaklarımızda. O da Johnson’la hemşeri, Mississippili; yaşıt da sayılır. Lâkin doğduğu köy-kasaba da, doğum yılı da meçhul aslında. Yaşı kaynaklarda 8-10 yıla kadar esneyebiliyor.

Lâkin Johnson ile hiç karşılaşamıyorlar… O 27 yaşında öldüğünde Hooker’ın kariyeri henüz başlamamış.  On bir çocuklu muhafazakâr bir ailenin oğlu… Vaiz babasının baskısıyla dînî müzik dışında ıslık bile yasak. O ölünce üvey babası esasında bir hediye; ona eski bir gitar veriyor.

“Demokratlar iktidara gelecek”

Hademelik yaparken barlarda çalmaya başlayan Hooker’ı 1948’de bir plak şirketi sahibi keşfediyor. Ama bu kez de “Crossroads”dan da aşina olduğumuz “sözleşme sömürüsü” karşısında. Plakları satıyor, ona verilen birkaç kuruş: “Hayatımda gördüğüm en büyük, düzenbaz hırsızlardı”…

O da sözleşmeyle sımsıkı bağlı olan başını kaldırıyor ve bir sürü takma isimle şehir şehir dolaşıp farklı stüdyolarda kayıt yapıyor. Başkaldırısı 1960’da Cumhuriyetçilere, her renkten ırkçı söylemleri gizli Beyaz Saray kayıtlarıyla da belgelenen Richard Nixon’a karşı da ayaklanıyor.

Yazdığı “Democrat Man” şarkısı listelerde: “Ayakkabım yok ama pes etmeyeceğim /Demokratlar iktidara gelecek.” Yoksulluğa, haksızlığa karşı protest şarkıları 1967’de siyahların ünlü, ölümcül “Detroit İsyanı” ile de güftelerinde.

“Kimse bana ‘boy’ diyemez”

John Lee Hooker 25 yıl önce bugün 21 Haziran 2001’de hayata veda etti. Esnek bir tanımla 80’lerinde… Bir röportajında Mississippi’de pamuk tarlalarında çalışırlarken beyazların siyah erkeklere yaşları ne olursa olsun “boy” diye seslendiklerini anlatıyor.

Bu hitabı hayatı boyunca unutmamış ve bu konudaki öfkesini her fırsatta dile getirmiş: “Tarlalarda çalışırken bize insan gibi bakmazlardı. Ne zaman ki elime gitarı aldım, işte o zaman onlara boyun eğmek zorunda olmadığımı gösterdim. Sahneye çıktığımda artık kimse bana ‘boy’ diyemezdi. Orada sadece ben, gitarım ve hak ettiğim saygı vardı.”

Neden blues söylüyorlar?

Yazımın başında da “Ruhuna veda et evlât”la da dışa vuran o küçümseme belki de ruhu açığa çıkarıyor. Blues krallarından B. B. King de öyle bir “çocuk”… O da Mississippi’de doğuyor; hem de bir pamuk tarlasında…

King’in o ünlü uzun ezgisi, “Why I Sing the Blues (Neden Blues Söylüyorum)” koca bir tarihe cevap. Yoksulluğa, zulme, ırkçılığa yaşanmış, bedeli ödenmiş bir karşılık: “Blues’a ilk yakalandığımda /Beni bir gemiyle getirdiler /Adamlar başımda duruyordu, kırbaçla /(…) Uzun zamandır buralardayım /Mmm, gerçekten bedelini ödedim

Bir getto dairesinde yattım /Farelerin tahtakurularına şöyle dediğini duydum: /Hamam böceklerine biraz yer verin /(…) Şirket açıkça bana söyledi /Sen kaybetmek için doğmuşsun /Etrafımdaki herkes, insanlar /Sanki herkesin hüznü var / Bütün insanların benimle aynı sorunları var /Ama ben uzun zamandır bedelini ödedim”.

“İki kere siyah olmak”…

B.B. KingBlues çalmak (söylemek) iki kere siyah olmak gibi” diyor. Öyle… “Toplumsal rengi”yle, duruşuyla zaten “öteki” olanlar, bir de çalıp söyledi mi baskılar, saldırılar o tarihle yarışıyor. Ayrımcılık yelpazesindeki konser yasakları da, toplantı, her türlü gösteri, miting, “ifade” yasaklarıyla yarışta misal…

İktidarlar “siyah”ın yerine istedikleri her rengi de koyabiliyor tabii. Paletlerinde bütün renkleri, hatta gökkuşağını bile “aynı hızla kirletiyorlar”. O gökkuşağı, “renk tayfı” hızla döndürüldüğünde çıkan renk beyaz değil; birçok örnekte iki kere, üç kere, dört kere “siyah”… Tüm “dışarıdakiler”e paylaştırdıkları birinciliği de o gün istedikleri renge veriyorlar.

Yere vurulan ayakla da olur…

Geçen pazar “Şiirsel asabiyet: O pul zarfa yakışmaz” yazımda otoritenin şairle, şiirle geçimsizliğine değinmeye çalışmıştım. Şairin tarih boyunca çektiği eziyete, karşılaştığı zulme…

Ritmiyle, ruhuyla, çığlıyla oradan, dünden bugüne devamla…

Ne zaman birileri çıkıp sanatçıları, müzisyenleri ne’den/nereden edindikleri belli, ama içi boş, arızası belirsiz bir kibirle küçümsemeye, engellemeye kalksa, aklımda bu anekdotlar, o nidâ. Her devirde dünyaya vuran ritmiyle “Boom boom boom”… Sözle de olur, John Lee Hooker’ın müzikal imzasıyla, çalıp söylerken yere kuvvetle vurduğu ayağıyla da.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın