Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Kuyudaki mizah, zindandaki şiir

Kuyudaki mizah, zindandaki şiir

Zamanı tahakkümü altına alan, saatini, takvimini kendi zamanına göre ayarlayan İktidar Sanat Enstitüleri “mekân”a yöneliyor vakit geçmeden. Zamanın ilkelerine göre mekânları şekillendiriyorlar. Bu konfor sanatı, mizahı biçimlendirme hevesini de kuvveden fiile çıkarıyor. Yitirdiğimiz Ahmet Telli’nin tarihi de öyle. “Bizim Deniz”in hikâyesi de dünden bugüne o tarihle, o mekânlarla iç içe. Bütün bu süreç kara mizahtan da uzak değil.
2

Deniz Göktaş sağa sola, muhalife muktedire, cümle içinde “sayın”  demeden ağza alınamayan camiaya dokunan esprileriyle çıktı sahneye. Ve yerine zamanına uygun, “politik” değil “siyâsî” mizahı nedeniyle “kuyu”ya atıldı mâlûm.

Mizah her türden iktidarın, kutsalın kutsanmışın karşısında dilin, iletişimin en güçlü, en en keskin, incelikli silahı. Dünyayı sarsan Hitler, mizahın aynasında bir -sümüklük- bıyık, ters yöne yatırılan bir perçemden ibaret. İki fırça darbesiyle çizilen diktatör. Yüzü olmasa da hemen tanıyorsun.

ABD Başkanı Trump’a baktığımda da karikatürünü görüyorum mesela.  Gerçi kendinde karikatür, en kolay çizilen karakter. Rüzgârda boranda yerine oturmayan saçını karikatüründe oturttun mu, tamam.

Mizahı hakkıyla kuşanan zırh tanımıyor. Göktaş’ın YouTube’daki gösterisinin izlenme sayısı şu an 13 milyon. Erişim engeli de bu kez nafile. YouTube’un mâlikleri, META çatısı altındaki Facebook, Instagram yahut (twitter) X gibi Trump’ın kankaları değil maalesef. NATO zirvesinde hemen halledilirdi belki laf arasında…

Hikâyesi kara mizah

Göktaş’ın cezaevinden yaptığı açıklamaları da kara mizahtan âzâde değil. Çıktığında anılarının mizahına malzeme olabileceğini düşünmek de kehânet sayılmaz. Hapisteki birçok insan gibi ne zaman, nasıl çıkacağı muamma. Adli Kontrol şartıyla tahliye edilen mizahıyla sahneye çıkması da bir umut, bir dilek tabii. Ağzı denizin tuzundan yanan, dalgalara üfleye püfleye bakıyor.

Çorlu’daki o cezaevinin hikâyesi de bir yakasıyla kara mizah… Esasında mekânsal-zamansal uzamıyla, hatta acı tesadüfleriyle aktarmaya, kurgulamaya çalışacağım tüm “hikâye” ona uygun. En ciddi cümlelerimi, satırlarımı “şeytan” dürtüyor, aklıma şeytanî espriler sokuluyor.

“Çorlu Cezaevi” denmez!

Hikâyemin temeli öyle atılıyor, ne yapacaksın… AKP’nin imarî-mimarî adalet ve kalkınma hamleleri serisinde 2017’de yapımına başlanan cezaevi 2023’de tamam. Tabelasını asıyorlar: “Çorlu Ceza İnfaz Kurumu”… Velâkin AKP Tekirdağ Milletvekili Gökhan Diktaş (tesadüf, anagramı Dikhan Göktaş) vekil arkadaşlarıyla birlikte bu durumdan çok rahatsız.

Halk arasında kısaca “Çorlu Cezaevi” diyeanılan bu mekân adıyla “Çorlu’yu kötü olarak tanıtıyor”muş. Hassasiyetlerinde haklılık payı olabilir; mesela Türkiye İş, Atom Enerjisi, Türkiye Elektrik Kurumu filan diyorsun da, “Türkiye Cezaevi” demiyorsun. O dış mihrakların karalaması. Onu dersen “Çorlu mahkûmları” filan da gelecek arkasından.

“Ne bir ses, ne gökyüzü”

Diktaş Adalet Bakanlığı’nın 24 Ocak 2024’deki resmi yazısıyla müjdeyi veriyor sonra: “Karatepe Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü”. Daha konuksever bir isim bulunamamış anlaşılan.

Ama cezaevlerine yakın ülke kamuoyunda anında “kuyu tipi cezaevi” olarak anılıyor. “İzolasyonu esas alan mimarisi, etrafı yüksek duvarlarla çevrili küçük avluları”yla tam bir tecrit mekânı. Dipsiz, derin kuyu deyimini de akla getiriyor, “gayyâ kuyusu”nu da…  

Kuyuya düşenin hâlini kuyuya düşen anlar misali… ESP (Ezilenlerin Sosyalist Partisi) Eş Genel Başkanı Deniz Aktaş’la (Deniz Göktaş’la iltisaklı bir durum yok, o da tesadüf) birlikte tutuklanıp Ocak 2025’de “kuyu” ya atılan Cafer Erözsoy da o kuyuyu yaşadıklarıyla tek cümlede özetliyor: “Ne insan yüzü, ne bir ses, ne gökyüzüGüneşsiz mapusluk”.

Zamanı ele geçirmek

Zamana uygun aslında… Zamanı tahakkümü altına alan, takvimini kendi zamanına göre ayarlayan İktidar Sanat Enstitüsü “mekân”a yöneliyor vakit geçmeden. Cezaevleri de bunun tipik örneği.

Zamanın ilkelerine göre mekânları şekillendiren iktidarların tarihi dinlerden, totaliter rejimlere kadar uzanıyor. Dünden bugüne örneğe, izaha gerek yok. Caddeden sokaklara, meydanlara, amblemden heykellere, adıyla sanıyla ortada… Çoğu kara mizah külliyatı.

Bina ettiği yapılarla kullanım amacına, inşaat özelliklerine dair bina, yapı sınıflandırmasını bile değiştiriyor. (Ben bulamadım ama ayrıntılı bir döküm iyi olurdu aslında. Çeyrek asırda kaç tane filan, kaç tane falan yapılmış, kaç feşmekân kapanmış, budanmış ya da öylece kalmış?) Bu konfor, rahatlık mizahı biçimlendirme, espriye zapturapt hevesini, arzusunu da kuvveden fiile çıkarıyor.

Aşırı “siyasal Alevi” aile

Deniz Göktaş’ın gencecik tarihi de dünden bugüne o şekillendirmeden bağımsız değil. Zamanın mekânla kesiştiği, biçimlendirildiği yerler doğuştan karşısında. O türedi deyimiyle “siyasal Alevi” bir ailenin evlâdı olarak 1994’de Ankara Mamak’ta doğuyor.

Hayatına, ailesine dair çok sınırlı kaynakların ustalıkla genişletilmiş yorumlarından hissettiğim kadarıyla… Hem “aşırı solcu”, hem de mensup oldukları örgüt rivayetleriyle “deniz aşırı solcu”,  alev alev “siyasal aile”. İşçi, memur ailesi üstelik. Hanede proletarya iktidarı… Klavyen azıcık sağa kaysa üç başı mâmur ve mâlûm iddianame.

Aşırı siyasal okula komşu

Mâmûriyetin dördüncüsü, beşincisi filan da büyüyünce geliyor. Göktaş’ın çocukluğu devletlû deyişiyle, aşırı siyasal Alevilerin, aşırı görüşlerin gece kondurulan örgüt evlerinde toplaştığı Mamak’ta geçiyor. Mamak aşırı siyasal tarihiyle kayıtlara geçen Siyasal Bilgiler Üniversitesi’ne de komşu, “Yürüyelim arkadaşlar!” mesafesinde… Ardından bizim Deniz -ondan siyasal olmasın- kuruluşundan beri aşırı uçların da yuvalandığı ODTÜ’ye giriyor.

“Bizim Deniz” dediysem anlatım, akış gereği kullandığım o ifade, hem milyonların vurgusuyla, hem de Can Yücel’in “Bizim Deniz (Mare Nostrum)” şiiriyle de kayda geçen “Bizim Deniz Geçmiş”e atıf değil.

Gerçi ailesi adını ona atfen koymuş, tesadüf filan da değil yani. Tesadüf, gerektiğinde ikisinin kod ismi bile “D.G.” olmasında… Gezmiş’in tarihinde ayrı yeri olan ODTÜ seçimi de iltisaklı.

Desteklerle, YouTube’daki milyonlarca izlenme oranıyla “Bizim Deniz” de kendi zamanında içselleşiyor ayrıca. Hatta Özge Yaka’nın çarpıcı analizler de içeren yazısına -yerli yerinde- başlık oluyor: “Bizim Deniz, Birikim, 7 Temmuz 2026”.

Siyasî mühendisliğin üstüne psikoloji

Deniz Göktaş bir süre “ODTÜ İnşaat”ta temelinden aldığı “siyasi mühendislik” eğitimini, Psikoloji Bölümü’ne geçerek taçlandırıyor. Aşırılıklara açık bir bilim dalı, öyle de bir mekân: “Türkiye’deki sayılı, alanında lider bölümlerden birisi” … Eğitimde, bilimde lider olmanın nedenleri de bedelleri de belli bu ülkede. Eğitimde liderse olağan zanlı…

Empati-sempati(zanlık) günlük ders, “apati”ye, ilgisizlik, duyarsızlık, kayıtsızlığa geçit yok. Hepsi iyi niyetli ama işleri güçleri her mevzuda psikolojik danışmanlık, rehberlik. Had hudut tanımıyorlar. Psikolojisi burnunda Göktaş’ın hayali bile  “Keşke cumhurbaşkanının terapisti olabilsem”…

Göktaş da iyi niyetli, o bölümü öncelikle “kendisine de faydası olsun diye” seçmiş.  “Sessiz ve derinden” bir genç. Okumuş çocuklardan ama samimiyetle itiraf ettiği sosyalleşme sorunları yüzünden sosyalist de olamıyor belki. Lâkin o eğitimin de etkisiyle sahnede sular seller gibi konuşuyor, sahne arkasında (sütre gerisinde) durgun deniz imajı/kamuflajı…

“Ordu evi”nde ille de sivillik

Siyasal psikolojisinde Mamak Tarihi de etkili olmalı… O tarihte ciltler dolduran, baskı basım evlerinde yeni baskıları heveslendiren Mamak Askeri Cezaevi’nin yeri ayrı. Zamanın en zalim biçimlendirmelerinden…

Sözde Askeri Cezaevi ama mahkûmları aşırı sivil. Askeri yasalara, resmi, kurumsal baskılara, işkencelere karşı bile sivil itaatsizlik sıradan. Periyodik darbelerle gül yahut her yerin yemyeşil, her şeyin sudan ucuz olduğu, her akşam müzisyen erbaşın dinleyici isteklerini seslendirdiği ordu evi gibi yönetilen ülkede ille de sivillik.

Herkes var. Komünistler zaten demir’baş da (Mapus nizamnamesine “Demirperde”yle yerleşmiş olabilir)… Siyasal Alevilerin, siyasal İslam’ın, aşırı siyasal milliyetçi Türk-İslam sentezcilerinin, Bozkurt’tan Üç Hilal’e ülkücülerin, zaten ağza alınamayan kimlikleriyle siyasal Kürtlerin, inancı, aklı fikri, bildirisi, eylemi aşırı siyasal olan mihrakların toplama kampı. Zamanın diktatörü “bir sağdan, bir soldan” diyor ama nüfus dağılımı öyle değil solda yığılma var.

Sessiz, derinden Mamak Türküsü

Göktaş da herkesin dilindeki “Mamak Türküsü”nün o sessiz ve derinden güftesiyle büyüyor muhtemelen. Türkünün masum bir çocuk şarkısı gibi başlayan girişi bile aşırı mânâlı, iltisaklı: “Geldiğimizde otlar yemyeşildi /Ve kuzeydeydi güneş”… Göktaşdoğana kadar kuzeydeki komşumuz Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği. Güneş orada!

Arada Karadeniz, bizim kara Deniz dearada derede… Deniz aşırı komünizmle aynı rüzgârı, aynı denizin tuzunu yıllarca paylaşıyoruz. Bizim Deniz’in tuzunda bir de Mamak Tuzluçayır var ki, sicilini, sabıkasını hatırlatmaya gerek yok.

O havadaki sessiz ve derinden Mamak Türküsü de giderek su yüzüne çıkarıyor fikrini zikrini. “Güneş altındaki tutsaklar /Geçen sonbahara bakıyorlar”… Mamak’ta her an basılan gecekondu evleri “şirin mi şirin”; “Ne güzeldir -o- yollarda olmak şimdi”.

Türkü örgütünün bağlantıları

“O yollar” belli… O şiiri Mamak Askeri Cezaevi’nde yazan Kemal Burkay zaten siyasal Kürt, aşırı örgüt, hatta aşırı parti başkanı. Hukuk Fakültesi’nden siyasete, siyasetten sanata her yol var. Bütün yaptıklarına rağmen “Hadi Gülümse” diyecek kadar da rahat. Üstüne “Bir kedim bile yok”la mağdur edebiyatı…

Böyle yollara aşırı sempatizan Sezen Aksu da bi güzel söylüyor onu. Sessiz ve derinden gülümseyen o şiirin bestesini ve müzikal düzenlemesini yapanlar da afedersiniz iki Ermeni kardeş: Arto Tunç Boyacıyan ile Onna Tunç

Burkay’ı filan katmaya gerek olmadan “en az üç kişi” kaydıyla yasalara göre biçilmiş örgüt. Örgütlü, bölücü, siyasal tebessüm suçu… Attila İlhan’la kulağımda çınlayan “Kim Kaldı”dan mülhem suçları sabit; “hariçten tebessüm-ü muzırra celbetmek”.

Yıllarca “Minik Serçe” lakabının ardına gizleniyor ama onun da menzili hep aşırı. Adıyla sanıyla “Işık Doğudan Yükselir” diye koskoca albümü ortada. “Yasak elma”yı güncel yasalara göre de yasaklatacak, bir mizahî ısırıkta kıyamet kopartacak kadar da maharetli, provokatif…

Sahnede doğru söyler, mahkemede…

Göktaş’ın gelişimsel psikolojisinde de kuzeyden güneşlerle, doğudan ışıklarla her şey ortada esasen.  Aşırılıklarıyla, açık denize pupa yelken siyasal mizahıyla gündeme “Göktaşı” düşen bizim Deniz de o yollarda büyüyor.

O her yönüyle aşırı, her yanıyla siyasal ana babanın pedagojisi de belli. Göktaş’ın -bizzat kendi anlatımıyla- ona “Mitinge gitmedin mi, seni hâlâ gözaltına almadılar mı?” babından sitem ettiklerini biliyoruz.

Göktaş o tür vurgularının tümünün mizahî kurgu olduğunu defalarca söylese de, tam bir “sahnede doğru söyler, mahkemede şaşar” durumu. Savcıya esprilerinin hepsini tek tek izah etmek zorunda kalmasının şaşkınlığı bir yana… O sözlerinin o kadar, o düzeyde ciddiye alınması da sarsıyor olmalı onu.  

“Gülümsememi çalamazsınız” krizi

Onu da standart gözaltı, ters kelepçe, tutuklama sürecinin ardından “kuyu”ya atıyorlar. Hem Göktaş’ın, hem avukatının anlatımıyla o süreç de kapkara mizah. Yerine zamanına uygun bir çekim, ibretlik bir görüntü için beş kez yürütüyorlar. Aynı çekimleri, senaryoyu “İBB operasyonları” dâhil defalarca deneseler de demek olmuyor işte. “Sanatsal” çekim bünyeye uymuyor.

Meramları “Hadi şimdi de gülümse bakalım” mı, bilemiyorum tabii. Lâkin ne yapsalar, etseler bizim Deniz “Gülümsememizi çalamazsınız” havasında hâlâ. O yeniden çekimlerde de hep gülümsediği için görüntülerini arkadan yayınlıyorlar. Arkadan kelepçeli görüntüleri de iş görüyor ne de olsa: “Dünya dönüyor, sen ne dersen de /Yıllar geçiyor fark etmesen de…”

Ahmet Telli’nin paralel tarihi

Tam bu satırları yazarken sarsılıyorum, Ahmet Telli’nin ölüm haberi geliyor. Düşüyor yüreğimize… Bizim kuşağın o güzelim edebî sabıkasında onun da şiirleri, dizeleri, Ankara sokaklarındaki, meydanlarındaki incecik silueti var. O 47’lilerden. Mamak Cezaevi’nin bizzat yaşadığı “ıslak betonu, soğuk havası” onun da şiirinde.

“Kalbim unut bu şiiri” dese de, mahkeme duvarları, adliye sarayları ömrü boyunca karşısında. 2017’de katıldığı bir basın açıklamasında okuduğu şiir başına bela. Böyle örneklerde okuduğu şiirle dama düşenler, aynı nedenle dama atılması istenenin hâlini anlıyorlar mı, bilemiyorum.

12 Eylül’de tutuklanmasına neden olan 141, 142’nin zamâne muadili, dili karşısında. “Terör örgütü propagandası” suçlamasıyla 8 yıl istiyorlar önce. Mahkeme altı yıl uğraştırıyor onu, ardından 10 ay hapis cezası. Erteleniyor…

Mizahla şiirin birlikte sesi

Medyascope’dan Ayşegül Karagöz’e o süreci anlatıyor. Söyleşi 5 Temmuz 2023’de yayınlanıyor: “Mahkeme heyeti bir sene ceza verdi. Onu da, herhalde ‘ceket giymemden’ kaynaklı 10 aya düşürdü. Hükmün ertelenmesini kabul etmedim. Kabul etmek, bir bakıma yaptığım açıklamanın suç olduğunu kabul etmem anlamına gelir. Bu nedenle indirimi reddettim.”

2020’de de “Cumhurbaşkanına hakaret” iddiasıyla savcı, hâkim karşısında. Oysa dava konusu hesap ona ait bile değil. O “twit”in nereden atıldığını bulmak iki dakikalık iş ama uğraştırıyorlar Telli’yi…  Ocak 2021’e ertelenen duruşmada beraat ediyor.

Zor günlerinde Leman Dergisi yukarıdaki kapağıyla Ahmet Telli’nin yanında; “#AhmetTelliYalnızDeğildir”... Haziran 2025’de “dini değerleri aşağılamak” iddiasıyla başı derde, belaya giren Leman’a da Ahmet Telli destek veriyor: “Leman benim de sesimdir”.

Bir taşla iki kuş umudu

Şiir, sanat, mizah öyle bir şey. Benim de sesim, senin de, onun da… “Il Postino”daki Postacı Mario’nun ruhu şad olsun, “Benim şiirim” demen de mümkün, “Bizim şiirimiz” de… Göktaş’ın gözaltı zamanlaması da acı şiirlerin, ağıtların yıldönümü. Yurda döner dönmez 13 yıl önce Madımak Katliamı’nın olduğu gün, 2 Temmuz’da gözaltına alınıyor.

Sivas’taki “Pir Sultan Abdal Şenlikleri”, “siyasal Alevi”lere karşı korkunç katliamların tarihi serilerinden birisi. O vesileyle Göktaş’ın babasını da “Çorum katili” yapmaya çalışıyorlar hemen. Bir taşla iki kuş projesi; hem o katliama solcuların, siyasal Alevilerin yol açtığı imajı, hem de “babadan suçlu Göktaş” düşüncesi yaratılacak. Ama saman alevi misali, tutmuyor bu kez.

Madımak’ta gülümseme kardeşliği

Madımak Katliamı’nı bugün gibi hatırlıyorum. “Madımak Otel”de çaresizce olayların bitmesini bekleyenler ama kurtulamayanlar arasında 23 yaşında Hollandalı bir akademisyen de var; Carina Cuanna Thedora Thuys. Annesi aylar sonra kendisine verilen kızının günlüğünü açtığında “yüzüne duman kokusu vuruyor”.

Madımak’tan sağ kurtulan Elif Dumanlı da o saatleri anlatıyor:  “Bir koridorda saatlerce bekledik. Çünkü sürekli taşlanıyorduk. Carina’nın da Türkçesi yeterli olmadığı için yan yana bulunduğumuz zamanlar sadece gülümsedik birbirimize.” En beter, ölümcül koşullarda gülümsemenin ortak lisanıyla anlaşıyorlar.

“Bir buruk tebessüm” kalacak

Lâkin o insanları, bugün cezaevlerinde çile dolduranları, hatta Deniz Göktaş’ın mizahını düşününce, “Hadi gülümse” zor… “Neşemizi çalamazlar” ama o katliamda öldürülen Metin Altıok’un şiirleri, dizeleri de aklımda. Alnına “Zeynep babanı hep böyle güleç hatırla” yazdığı yukarıdaki fotoğrafı da, şiirlerinden geride kalan “bir buruk gülümseme” de:

“Sağır kulağa sözüm yok, köre ne göstereyim /Duymazlıktan, görmezlikten gelenler; /Bir de size sormalı, ya ben nereye gideyim?

Gördüm yaşarken vadesiz ölümümü. /Ördüm de ilmek ilmek /Sırtıma giyemedim ömrümü

(…) Biliyorum bana bu iğdiş zamandan /Bir buruk gülümseme kalacak; /Uykuda bile dudağımı çarpıtan.

Dönüş yok gereği düşünüldü; /Bile bile geldim ben bu yarın başına. /Geçtiğim yollar ardımsıra dürüldü.”

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın