Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Açık Deniz korkusu: Seni gidi “yaramaz” mizah

Açık Deniz korkusu: Seni gidi “yaramaz” mizah

Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” gösterisini, fırtınalı, açık denizlere yelken açan mizahın güzel bir örneği olarak seyrettim. Onu tutuklatan “eleştiri”lerin aksine esprileri de yerli yersiz değil bence yerli yerinde. Mizah zira. Zaten arıza, mizahı öyle deyimlerle, sıfatlarla yargılamakla, tapusal/tabusal etiketlerle başlıyor. Asıl karanlık mizah orada… Mizahla geçimsiz bazı “eleştiri”lerin de sağı sarımsak, solu soğan. Kokusu hemen çıkıyor.

En başından, peşin peşin söyleyeyim… Ben Deniz Göktaş’ı sevdim, beğendim, seyrederken güldüm, farklı, zekice buldum. Eleştirilerin aksine esprileri de gerekli gereksiz, yerli yersiz, düşmanca filan değil bence yerli yerinde… Mizah öyle bir şey, öyle bir yerde.

Mevzu “mizah” olunca pek sevilen öyle deyimler, “patavatsız”, “hadsiz” gibi sıfatlar kendinde kara komedi. Zira öyle deyimlerin, sıfatların sözlüklerdeki kısa izahı bile mizaha nefes aldırmıyor.

Mizah “yerine-zamanına uygunluğuna”, sözünün “uygun düşüp düşmeyeceğine”, çizilen sınırına, bildirilen haddine göre icra edilen bir “disiplin” değil bir “sanat dalı”. Önünü sonunu, nereye varacağını, neye çekileceğini hesapladığında karadut yemiş bülbül. Kursağında kalıyor her şey.

Esprilerini savcılıkta tek tek açıklamak, gülmeyi yargılayana mizâhını izah etmek zorunda kalan Göktaş’ın da hevesi kursağında, canı burnunda… “Açıklamalı, izahlı mizah” kitabı kitapçılarda olmasa da, savcılıkta iddianameleri, ifade metinleri cilt cilt.

Sarayın “cüce ve dilsiz” tercihi

Dümen suyunda gidenin, otoritenin paşa gönlüne, padişahın huyuna suyuna göre seyredenin adı, unvanı, işi-mesleği farklı zaten. Güncel hâline ne deniyor bilemiyorum ama tarihte “saray soytarısı”, “mukallit (taklitçi)” filan diyorlar. O alanda cüce ve dilsizlerin popüler olduğunu, kralların, padişahların onlara bayıldığını da okuyoruz kaynaklardan…

Fiziksel tercihten öte “mizâhî” alana atıf… Patavatı, taklası, takımı taklavatı, devletlû ayarı yerli yerinde, dili bağlı olsun, haddini, boyunu aşmasın. Haddini, sınırını aşarsa, kafasının kütüğe yatırılıp boynunun vurulması iki dudak arasında… Esprilerin çınlasın “Ölü Deniz”!

“Durgun Deniz”den “Açık Deniz”e

YouTube’a çıktığı gece izledik. Hem güldüm, hem de gülmek kadar değerli, sıcak duygularla gönülden, içten gülümsedim. İyi geldi yani… Önceki gösterisindeki uzun saçlı siluetiyle de hoş gelmişti, kısa saçlı hâliyle de hoş bulduk. Mimikleri, jestleriyle “durgun Deniz” stili de bence sempatik.

Hoş geldi safâ geldi, safâlar getirdi benim dünyama. Yeni performanslarını da merakla (umutla) bekliyorum. Sıraladığım duygu ve düşüncelerim kendimce net; “ama”sız, “fakat”sız…

Keşkecinin “keşke”si misali kepçe kepçe önerilerim, “içerden” örtülü tavsiyelerim de yok elbette. Yolu her “sanatçı” gibi açık, menzili hep Açık Deniz olsun.

Beti benzi attıran bereket

Mizah bereketli, verimli bir sanat dalı. İnsanlığa çiçek açtıran toprak. Ruhun gıdası… Lâkin bazı ülkelerde, bazı dönemlerde beti bereketi kaçıyor. Mizahı görünce beti benzi atan, yüzünün kanı çekilen, her dala tüneyen otoritenin doğuştan marifeti…

İnsanî birçok şeyde, “insan”ın yüzünü güldüren birçok durumda olduğu gibi çöktüğü yerde bereket bırakmıyor. Çabuk tükenen, çabucak tüketilen, o bereketi kaçıran “mizahî” örneklerine de “betbereket” demek mümkün.

“Gülmekten öldüm, nefesim kesildi”

En etkili iletişim sanatlarından birisi oysa. Hüsnü muhabbet… Farklı bir etkilenim, duygulanım, “affect” yaratıyor. Alanını sonsuz genişleten anlamlı ya da anlamsız durumlarla, hedefini vuran saçma sapanıyla da etkisi kuvvetli. İnsanın bedeni, sinir sistemi, nörobiyolojisi, kimyası değişiyor. Dilerim siyasetin boş tenekeyi davul yapan simyasını da değiştirsin.

Göbeği hoplatan, içtiğin suyu püskürten kahkahadan, gözlerini yaşartan, klinik tanısıyla ağlatan “gülme krizi”ne kadar gidiyor. Öyle bir bedensel sarsıntı ki “Gülmekten öldüm” diyorsun mesela: “Nefesim kesildi…”

Genciyle yaşlısıyla tabular tedirgin

Gülünecek şeylere gülmekle de sınırlı değil. “Ağlanacak hâllere gülmek” yıllardır yıpranmayan, kullandıkça parlayan taş gibi deyim. Ötesi gülünmeyecek, hatta gülünmemesi gereken durumlarda da yasak, ayıp dinlemiyor.

Hıçkırık gibi başlayan, durdurmaya çalıştıkça biriken, derinlerden gelip volkan gibi patlayan kontrolsüz, “yersiz” bir kahkahayla engellenemez bir “kriz”… Köklü savunma mekanizmaları, kale duvarları bir anda darmadağın. Genciyle yaşlısıyla tabular tedirgin, -akordu kara düzen- “utlar vahim sorular soruyor”. 

Mevlitte göbek atan çocuk!

Sirayet ediyor, bulaşıyor üstelik. Aniden patlayan öyle havai fişeklerin hatıralarım arasındaki yerleri de ayrı, unutulmaz. Misal… O günlerde küçücük bir kız çocuğu olan sevgili yeğenimizin yakından bir cenaze mevlidinde okunan ilahiyle birlikte ânîden ortaya fırladığı sahne hepimizin hafızasında.

Hep övülen, onaylanan maharetiyle mevlitte kalkıp göbek atmasının yas tutan “cemaat”i ne hâle getirdiğini 40 yıldır unutamıyoruz. Olacak iş, yutulur aş değil! “Gülmesini tutmaya çalışan Hoca” profiliyle de unutulmaz. Beceremiyor pek; o hâliyle daha sevimli, içten, hoşgörülü sanki… İçimizden biri.

Ortamı kendince düzeltmek isteyen annesinin “Rahmetli teyzesini pek severdi…” çıkışı da yeni pıflamalara/puflamalara/patlamalara vesile. Her zamanki gibi alkış, tezâhürat beklerken pürtelaş başka odaya sürüklenen çocuğun hâli burkuyor, durultuyor içimizi. Yüzünde beliren ifade, iki damla gözyaşı, o şaşkın, korkulu istifham, çaresiz, küçücük direnç…

“Aydın’ger”den turnusol kâğıdı

Güldüren şeylerin yelpazesi çok geniş. Gülmekle/güldürmekle mizah farklı şeyler tabii. Lâkin bu genişlik ve esneklik, mizah olmasa da, aksak usûl “komedi”leri, ırkçı esprileri, cinsiyetçi şakaları da heybesine ekliyor. Şakasıyla afedersiniz eşekler bile kapsamında… “El şakası” çeşitleri, enseye tokat, kaideye tekme de bir tür görenek. “Şaka” ya, güldürüyor birçok insanı…

Mizahın mesleki sırları da oralardan başlıyor. “Mâkul” itirazlar, tartışmalar da oralardan belki. Esasında bütün bunlar mizah olanla olmayanı ayırt edebilecek turnusol kâğıtları.  Ama piyasada olanı incecik bir pelür kâğıdı ya da kelime oyununa müsait aydın’ger. Her türlü mizah, espri orada kendi gördüğü ya da görülmesini istediği gibi.

Turnusolun rengi değişmese de önemsiz, kendi rengi atıyor. Fark en sıradan terazide ağır bassa da derdi değil; parmağını bastırıyor yahut kefesine kurşun ağırlık koyuyor: “Böyle mizah olmaz, böyle durumlar mizah tartısına, espriye gelmez…”

Yüzüyle, tiplemesiyle ortalıkta

Oysa hassas terazilere filan ihtiyaç yok. Kantara koysan topuzu kafana vuracak. Kara listesi de ayrıntılı başlıklarıyla hazır. Nefret söyleminin sırıtan hâlleri. Ucuz etiketiyle çok satabilen bu “şey”, sırıtan yüzüyle, tiplemesiyle de tarih boyunca piyasada.

Daha iki hafa önce “Boom boom boom” yazımda değindiğim yüzünü ayakkabı boyasıyla boyayıp sahneye fırlayan -blackface- “beyaz adam”ın o ünlü “Jim Crow” tiplemesi mesela. “Beyaz iktidar”ı öyle güldürüyor ki tarihin en ırkçı, teferruatlı, zalim yasalarından birine isim babası oluyor. Varlığı, etkisi, yaptırımları yüz yıl sürüyor o pervasız kahkahanın, sırıtmanın. Trajikomik bile diyemiyorum.

Mizah iktidara karşı mı!

O yüzden “Mizah muhaliftir”, doğası gereği “İktidara karşıdır” derken geldiği-gittiği yer önemli. Dikkat gerekiyor… Zira mizahtan sayılan o “şey”ler iktidarların da tarihi, en basmakalıbından, ağızdan dolmalısından silahı.

Deyimleri atasözleriyle, gazetelere tefrika olan “tip”leri tiplemeleriyle, sökülmesi zor etiketleriyle, “öteki”ni aşağılamayı reflekse dönüştüren ayrımcı, ırkçı fıkralarıyla cephanesi bol, tahkimatı beton duvar.

Muhalif ama seyri “yandaş”

İktidara karşı olanına tehlikeli bir genellemeyle “muhalif mizah” deniyor ama azımsanmayacak bir kısmı seyriyle “yandaş mizah”. Eleştirdiği iktidar çevresine taktığı tapusal/tabusal etiketler, onun eline de yapışıyor.

Bilinçli bilinçsiz ayrımcılığın her türüyle ilgili ortak etiketleri kullanıyorlar birçok örnekte. Şakalardaki fotoğraflar farklı görünse de “arabı” ortak, negatif. “Rh negatif”i farklı, kan uyuşmazlığı alerjisi de bâki.

Lafın gelişi “muhâfazakâr mizah” mefhumuyla -gülme pratiğiyle bile- açılan ara, mesafe bunlarla da kapanıyor. Yol verdiği nefret, öfke endeksleriyle de… İfade özgürlüğünün sınırları farklı da olsa, “hâkim yaka”da dar, bir yere kadar.

“Yayları olmayan vagon”

Mevzu mizah olunca sımsıkı iliklenen kırmızı düğmeler de çok. Mizahın boynunu sıkıyor. Mizahî dilden beklenen kemik de kalın, kürek kemiği… Onu her yönüyle, zerresiyle, iması, uzaktan bakışıyla bile gömenlerde de bir kalınlık olabilir maalesef.

İncelikten yoksun ama “hassasiyet” tavan. Köleliğin kaldırılması, kadınların oy hakkı için mücadele eden reformcu din adamı Henry Ward Beecher’ın deyişiyle “Espri anlayışı olmayan insan, yayları olmayan vagon gibidir. Yoldaki her çakıl taşıyla sarsılır”…

Sağı sarımsak, solu soğan

Mizah mezarlığında tabularla tabutlar yan yana… “Kutsal”ın, dokunulmazın sağı solu olmayınca, sansürün/oto-sansürün, baskının da sağı sarımsak, “sol”u soğan. Kokusu hemen çıkıyor. Uzun zaman kalıcı da…

Bütün bunların toplumsal tesiri iktidarların etkisinden az ya da önemsiz değil. En azından öyle bir kıyas, iki kefesi karşı karşıya sallanan terazi tehlikeli. Bırakın muhalifliği, bazen “paralel iktidar”… Üstelik “içerden” sızıyor, durduğu yerde işleniyor insanın içine. İktidarların kanadı ezelden kırık taş değirmenine su taşıyorsun. “Mizah” sayılan o karanlık “komedi” körleşmeye, duyarsızlaşmaya, giderek suç ortaklığına dönüşebiliyor.

Deniz Göktaş’ın mizahı buna da harika dokunuyor. Hatta interaktif testini yapıyor sahnede: “Denizden çıkan, saçları görünmeyen insanlar, bütün vücutlarını kaplayan siyah bir kıyafet, ben kimin denize hangi kıyafetle gireceğine karışacak değilim ama bu görüntüye yıllardır alışamadım”… Meğer “dalgıçlar”mış!

“Karşı tarafa sallarken iyiydi”

Esasında dokundurma değil yumruğu bir taraftan geliyor gösterip, ters taraftan vurmak… Sırtını bir tarafa yaslayıp keyfine bakmıyor. Beş bin seyirciye uyguladığı testin hoş, umut veren tarafı da o tiplemesinin erken, ham kahkahalara boğulmaması…

Uzun saçlı hâliyle “mahalle”sinden yaptığı esprileri de gündemde: “Ekrem İmamoğlu’nda dair büyük bir umut var. Athena Gökhan’a göre ikinci Atatürk… İkinci Atatürk’ün Trabzonlu bir müteahhit olmasını hiç beklemezdim. Umarım o da birincisi gibi ülkeyi şantiye hâlinde bırakıp gitmez. Noldu, bi gerildik… Karşı tarafa sallarken iyiydi.” Altında kalacak olsan da; al sana bir kaya, nereye dayarsan daya.

Deniz Göktaş’ın baştan seslendirdiği düsturu da aklımda: “Her şeyin mizahı olabilir,yapılabilir, yapılabilmeli…” Katılıyorum; rüştünü mizahıyla ispat edebilmesi kaydıyla…

“Eyvah” dedirten komedyen

Uçlardan bir örnek vereyim… Sınır tanımayan Ricky Gervais mesela. Bazen bana “Eyvah” dedirtse de, koltuktan fırlayıp ekrana yürümüyorum. Tersine… Stilini, zekâsını, her şeyin mizahını yapabilmesini, tabuları bir dokunuşla devrilecek domino taşları gibi görmesini seviyorum. Her esprisini sevmem, beğenmem de şart değil.

Protokolü, kalıpları, kuralları, seremonisiyle de marka ödül törenlerindeki yüzleşmeleri de efsane. O “geleneksel” programı yapan, finansa edenler, o salonları smokinleri, tuvaletleriyle dolduran “ağır” güçler, meslektaşları filan da umurunda değil, herkes nasibini alıyor.

Hem tek tek, hem de kalabalığa toptan dokunan esprileri, karşısındaki koltuklarda oturan kerli ferli insanların ne yapacağını şaşıran hâlleri, mimikleri, jestleriyle de mizah şöleni. Rüştünün ispatı, sanatı “After Life”da en ağır, en müşkül durumdaki mizahı, duyarlılığı, dokunuşları, ayrıcalığıyla da ortada. Bence…

Dili, damağı kurutan çoraklık

Mizah “damak” tadıyla da ilgili kuşkusuz. Bazısının damağı sadece bildik, eski, “anamdan babamdan” tatlarla dost, yeniye mesafeli. Tamam da, alışmadığı “şey”ler hemen tadını kaçırıyor. Herkesin, ortamın tadını bazen. Görünce, lafı bile geçince “Böğ” diyen, abartılı mimiklerle iğrenç bir şeyle karşılaşan, kusan insan rollerine girenler istisna sayılmaz. Hoş da değil.

Bazısı tam tersi,  aslolan “lezzet”.  Yeniye, denemeye hevesli. Ben kendimi öyle sayarım mesela. Karşıma çıkıp da denemediğim yemek, yiyecek yok. Hemen, hevesle bakıyorum tadına.  Ağız tadım geleneğe, çok kültürlü Osmanlı’dan doğma “Türk mutfağı”na da endeksli değil, yasaklara da… Şükür, o mevzuda alerjim de yok. Nihayetinde benim damağım, tadım.

Tabuların tabldotu tat kaçırıyor

Sevip sevmemek, bir daha yememek, oralara gitmemek başka mesele… En basitinden çözümü de orada gizli. “Böyle mizah olmaz, komik de değil” feryadı yerine “Ben komik bulmadım, bana hitap etmiyor” demek. Öyle bir düşünce dünyasına küçük dev adım… Normali o. Ne onu hedefe asıyorsun, ne de kalın camlı büfendeki büstlerinin yanına yerleştiriyorsun.

Sanat karşısında iş her türlü otoritenin, tabuların tabldotuna kalınca herkesin tadı tuzu, mizahın bereketi kaçıyor. Kahkahaya aç karnını da doyurmuyor, beynini de… Resimden heykele, fotoğraftan karikatüre, romandan şiire, danstan müziğe, konsere, tiyatrodan sinemaya her yere, tapusal/tabusal her alana sabitlenen cendere iyice sıktı artık. Daha yerinde mesleki tabiriyle “marangoz işkencesi” yani.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın