Gerilim imparatorluğu

Futbolumuzdaki gerilimin ana nedenini anlamak/bulmak gerekir. Sistemsizlik? Pekala… Taktik hatalar, yönetici yanlışları, ekonominin büyük uçurumlarla dağıtılıp/kurulması, dünya devleriyle kapışanların bile şirketleşme süreçlerini tamamlayamamış olmaları, yılan hikâyesine dönen stadyum inşaatları…

 

Futbolumuzun iki sıkıntısı var; biri futbol diğeri sistem… Bunu birileri abartarak söylersek eğitim sistemimizin iki sıkıntısı var olarak algılayıp/dağıtıyorlar; bir eğitim iki sistemi… Eskiden garibanlar oynar zenginler seyrederdi şimdi zenginler oynuyor garibanlar seyrediyor. Seyredemiyor dahası. Tribünlerin boşalmasının nasıl bir açıklaması olabilir ki başka? Taraftarsız ve seyircisiz kalmanın maliyeti giderilemez. Boş tribünlere oynamak hem parasal hem moral açıdan sıkıntılı.

 

Peki sahadaki ‘oyuncu’ topluluğunun bu kadar gerilimli olmasının nedeni ne? Sahaya taraftar çekmek olabilir mi? Sertliğin ve gerilimin prim yaptığı bir dünyada belki.

 

Antrenmanda birbirine giren futbolcular, taraftarlarını evlerinden yataklarından aldıran takım kaptanları, yöneticilerinin gadrine uğrayan; davulla zurnayla gelip kös kös evine yollanan teknik adamlar… Sahnede sergilenen görüntü iyi değil. Bu ritüelin planlarında bozukluk var dahası.

 

Gerçi bir gerçek var ki bu ‘’güzel oyunun’’fıtratında var bu gerilim galiba. Eski maçlara dönüp giriştiğim fotoğraf/film taramalarında ve ufak tarih yoklamalarımda kavga gürültünün eksik olmadığını görmüyor değilim.

Hatta çok eskilere götüreyim sizi. Nazım Hikmet’in futbol yazarlığı yaptığı günlerden bir Galatasaray-Fenerbahçe maçı için  Taksim Stadyumu’na.;

 

Futbola dair

"Geçen gün bir dostum dayattı, İlle de gidip Fener-Galatasaray maçını seyredelim, dedi. Ben de kıramadım dostumu gittim maçı seyrettim.

Futbol maçı denilen şey dört bir yanında binlerce insanın toplandığı bir meydanda yapılıyor. Meydana, teker teker saydım, yirmi iki delikanlı çıkarılıyor. On birinin üstünde sarı kırmızı yollu yollu gömlekler, öteki on birindeyse lacivert sarı fanilalar. Ama yirmi ikisi de kısa pantolonlu ve kocaman ayakkabılı. Meydanın iki başında iki kale var. Mesele, topu bu kale denilen direklerin arasından geçirmekmiş. Her ne hal ise, okuyucularımın çoğu bu hususta benden çok bilgili oldukları için fazla tafsilat vermeyelim.

Birdenbire bir düdük öttü ve oyun başladı. Yirmi iki delikanlı kan ter içinde ha babam ha koşuyorlar.

Toptan ziyade basıyorlar tekmeyi, atıyorlar çelmeyi, vuruyorlar kakmayı birbirine. Bir taraf topu ille de ben sokacağım sizin kaleye, diyor; öte taraf, Hayır bu marifeti ben göstereceğim! iddiasında… Ne yalan söyleyeyim bu hengamede ben de heyecanlanmadım değil.

Fakat benim heyecanlanmam, etraftaki binlerce seyircinin coşkunluğu yanında devede kulak kabilinden. Oyunu seyredenler ikiye bölünmüşler. Her biri kendi partisinin çocuklarını teşvik eder, düşman tarafa küfür basar bir durumda… 

Herkes istediğini söylüyor. Herkes bildiği gibi bağırıp çağırıyor. Ortalıkta bir söz, bir düşünce hürriyeti alabildiğine…  Bu işin bir çok tarafları hoşuma gitmedi desem yalan söylemiş olurum. Muayyen bir manada demokrasiyi anlamak isteyenler Taksim Stadyumu’na gitsinler. Ben kendi payıma güzel ve berrak ve heyecanlı bir iki saat, geçirdim orada."

 

Nazım’ı mutlu den şey bizi mutsuz ediyor; Nazım’a eğlenceymiş gibi görünen şey bizim gerilim nedenimiz. Devir mi değişti? Elbette ki. Artık futbolun bir takım olarak temaşa sanatı olarak algılandığı günler çok gerilerde kaldı. Paranın hükümranlığı ‘muayyen manada demokrasi’yi işaret etmiyor artık.

 

 

 

 

 

 

Önceki İçerikTürkiye burjuvazisinin kaygıları
Sonraki İçerikDüşünme sanatı