SerbestiyetSerbestiyet
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Ayaş Domatesi

Ayaş Domatesi

Ankaralılar, marketlerde Ayaş domatesi bulunamadığında anlarlar, yazın bittiğini. O yoksa, yaz da yoktur artık, okullar açılmış, soğuk rüzgarlar esmeye başlamıştır. Yazın muhteşem kızıllığı, yerini solgun renklere bırakmıştır. Dünyanın belki de en iyi domateslerinden biri, hak ettiği saygıyı yeterince görmeden bu yılı da sessizce tamamlamış, Ankara’da içine girmediği hane bırakmasa da geldiği gibi hızla unutulmaya başlamıştır.

Her yıl ağustos ayının sonlarına doğru, geç denebilecek bir dönemde kendiliğinden bir kutlama gibi parlayıp sessizce bitiveren bir ürün çıkar aniden, Ankara’nın bütün manav ve market tezgâhlarına. Etli, sulu ve oldukça iri, gösterişli rengiyle Ayaş domatesidir bu. Bir anda, yol kenarlarında, sokak aralarında, kamyonet kasalarında satışa sunulur. Her semtin bir domatesçisi belirir, köşe başlarında. Oldukça lezzetli ve besleyicidir. İçinde güneşi hapsettiği bellidir. Onca sebze meyve arasından hemen fark edersiniz. Fark etmeseniz de o kendini belli eder zaten. Sınırlı bir süreliğine oradadır ve fark edilmekten hoşlanan bir yanı vardır. Olgunlaşmak için ne denli sabırlıysa tüketilmek için de bir o kadar sabırsızdır.

Ağır cüssesiyle şehrin her yerinde bir anda ortaya çıkıvermesi hep şaşırtıcıdır: bunca zaman nerede saklanabildiğine hayret edersiniz. Kiloyla almak da hep çok hafif kalır, bu ağır domatesi. Onun ölçü birimi genellikle “kasa”dır. Bu domatesi kiloyla almak biraz saygısızca bir tutum olabilir (Bir tanesi bir kilo gelebilir çünkü).  Kasalarla alınır, kasalarla saklanır, konservesi ya da salçası yapılır. (Ankaralılar en çok bu dönemde Ayaş diye bir yerin olduğunu hatırlar ve yolunu tutarlar.) Fakat en iyi saklama biçimi, olduğu gibi, hiçbir işlem yapmadan, öylece dondurmaktır. Zamanı gelince bir tane çıkardığınızda -bütün işinizi görebilecek büyüklüktedir- kabuğu çok ince olduğundan biraz sıcak su gördüğünde kolayca soyulacaktır. Sulu ve etli yapısıyla, asitli ekşimsi tadı dondurup çözüldükten sonra tadından ve besin değerinden neredeyse hiç kaybetmemesini sağlar.     

Bütün Ayaş halkı, kalabalık aileler halinde domates tarlalarında geçirir bu mevsimi. Gelip geçenlere ikramlar edilir, pazarlara götürülür, salçalar yapılır, tanıdıklara yollanır, kasalar havalarda uçuşur. İspanya’da ve Akdeniz’in pek çok yerinde yapılan domates festivalleri Ankara’nın her yerinde her an kendiliğinden yaşanmaktadır sanki. Özel ve ayrı bir kutlamaya gerek olmaksızın, bu bir domates şenliğidir ve herkes bu dönemi böyle geçirir. Yazın biten tadı tam olarak onun tadında gizlidir: asitli ekşimsiliğinde…Doygun ve başka hiçbir şeye ihtiyaç bırakmayan yapısıyla kimi zaman başlı başına bir yemektir. Soyar ve yersiniz. Tuz, limon ve zeytin yağıyla da mükemmel bir uyumu vardır. O kadar ki zeytinyağı en çok onun üzerinde kendini bulur ve değerini fark eder.  

Bununla birlikte, çabuk bozulan bir özelliği de vardır. Kendi kendini koruyamadığı için hakkının teslim edilmesine ihtiyaç duyar. Uzun uzun beklemeye gelmez, çıkmak için yeterince beklemiştir çünkü! Acelecidir. Hızlıca gelip giden bir dost gibi bir an önce gitmesi gereken başka yerleri vardır sanki.  Bu nedenle, uzaklara yollanması oldukça zordur ve bu durum fazlaca ticarileşmesini neyse ki engeller. İronik bir şekilde, çabuk bozulması uzun yıllar bozulmadan kalmasını sağlamıştır. Ayaş domatesi hep yerel, hep geleneksel ve hep buraya özgüdür, bu yüzden: Ayaşlıdır ve organiktir. İsteseniz de fazla bozamazsınız. İçinde Ayaş’un geniş topraklarının bütün minerallerini ve halkının zamana karşı koyan dirençli halini, mücadeleci ruhunu taşır. Eğer Ayaş domatesiyle yapılmışsa menemenin biberli mi soğanlı mı olacağı anlamsız bir tartışmadır. Her ikisi de çok güzel olur. En çok yakıştığı şeylerden biri de elbette ki çoban salatadır.

Ve Ayaş domates bana geçmişte yaşadığım bir karşılaşmayı hatırlatır.         

Yıllar önce bir yurt dışı dönüşünde Amsterdam’ın Schiphol havaalanı aktarmalı uçakta yanıma uzun yıllardır Hollanda’da yaşayan, ellili yaşların ortasında bir kadın denk gelmişti. Dış görünüşünden köy kökenli olduğunu belli eden, aynı anda oldukça neşeli ve acılı biriydi. İçine sığmayan bir enerjisi ve dışarıya kapalı bir iç dünyası olduğu belliydi. Hem konuşkan hem suskun hem keyifli hem de hüzünlüydü. Oralarda rastlayacağınız pek çok Türk gibi hayatın hem içinde hem de dışında kalmaktan gelen bir ikili yaşama sahipti. Biraz geriye çekilip gözlemesini bilmiş ve her şey üzerine düşünüp kendi felsefesini oluşturmuş, yaşadıklarını ve öğrendiklerini bilgece yoğurmuştu.      

Pek çok tanıdık hikâyede olduğu gibi nereye gittiğini bilmeksizin kendini bir anda Hollanda’da bulmuş, içinden bir türlü atamadığı gurbet duygusuyla baş edebilmek için başka hiçbir şey hissetmesine izin vermeyecek kadar çalışmıştı. Sabahları temizlikte akşamları posta dağıtımında ya da gündüzleri iş yerlerinde akşamları evlerde yorulmadan, bıkmadan usanmadan, elleri nasırlaşıncaya kadar çalışmıştı. Avrupa’nın çeşitli yerlerine dağılmış insanımızın hikâyeleri bende her zaman buruk bir ilgi uyandırdığından, belli etmeden kadının hâl ve hareketlerinden anlamlar çıkarıyordum. Neyse ki konuşkan da bir kadındı fakat sonradan anladığım üzere bunun nedeni kendini ya da yapıp ettiklerini anlatmak değil elleriyle kazıyıp, gururla inşa ettiği bir hayatın gerisinden kendini izlerken gördüklerinden duyduğu memnuniyetin dile gelmesiydi.

Hollanda’ya evlenerek gitmiş, uzun sayılmayacak bir süre sonra eşinden ayrılmış ve çocuklarıyla yalnız kalmıştı. Yılmadan çalışmaya devam etmiş, dil öğrenmiş, çocuklarının iyi okullara gitmesini sağlamış ve kendi şirketini kurmuştu. Başarılıydı, özgüvenliydi, çocuklarından yana gururlu ve hayata karşı umutluydu fakat o gurbetliğin dinmeyen sızısını yenememişti. Konuşmamızın bir yerinde söylediği bir cümle her şeyi anlatıyordu. “Biliyor musunuz” dedi, söylediklerindeki acıyı hafifletmek için tebessüm ederek, “Çok başarılı oldum, para kazandım, şirket kurdum, artık istediğim gibi bir hayat yaşayabilirim fakat bütün Avrupa’yı bir çoban salatasına değişmem. Ama domates, Ayaş olacak!”     

Ankaralılar, marketlerde Ayaş domatesi bulunamadığında anlarlar, yazın bittiğini. O yoksa, yaz da yoktur artık, okullar açılmış, soğuk rüzgarlar esmeye başlamıştır. Yazın muhteşem kızıllığı, yerini solgun renklere bırakmıştır. Dünyanın belki de en iyi domateslerinden biri, hak ettiği saygıyı yeterince görmeden bu yılı da sessizce tamamlamış, Ankara’da içine girmediği hane bırakmasa da geldiği gibi hızla unutulmaya başlamıştır.

Evet, bunca zaman sonra daha iyi anlıyorum ki uçakta karşılaştığım kadın, çok haklıdır. Bazı şeyleri hiçbir şeye değişmemek gerekir ve bu ülkenin esas büyüklüğü tam olarak bununla ilişkilidir: Ama domates Ayaş olacak!    

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın