Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Dünüyle bugünüyle “Bilmiyorum”

Dünüyle bugünüyle “Bilmiyorum”

Bile bile “Bilmiyorum” meselesi çocukluk günlerimi getiriyor aklıma. Çocukken yaygın meşru müdafaa. Büyüdükçe yükü, arızası farklı ama “bazen” işe de yarıyor meret. Yaşına başına bakmadan kullanıyorsun sıkıştığında. O uğurda o bilge “Üç Maymun”u bile çarpıtıyor, kendine, evrimine uyduruyorsun. Görsen de, duysan da, “parmağım gözüne” bilsen de, “bilmiyorum, görmedim, duymadım, konuşmam”.
2

1970’ler… Siyah beyaz TRT ekranlarındaki yaratıcı, eğlenceli yarışma programlardan birisi: “Hangisi Doğru”. “Üç Yalancı” diye de anılan programın sunucusu Cenk Koray. Ekrandaki “üç yalancı” ise tiyatro sanatçıları Göktay Alpman, Olcay Poyraz ve Üstün Savcı.

Üç yarışmacı Koray’ın uzattığı üç zarftan birisini seçerek yarışmaya başlıyor. İçinde “kelime-olay-cisim” yazılı zarflardan çıkanlar esasında üç bilinmeyen “şey”.

Öyle gün yüzü görmemiş kelimeler, olaylar, cisimler seçiyorlar ki, bilmek pek mümkün değil. Mesela o zamanlar “zarf”tan “mutlak butlan” çıksa yarışmacıların, anlatıcıların hâli ne olur bilemiyorum. Gerçi yine anlaması, anlatması, açıklaması zor.

“Bilmiyorum” hakkı yok

Ardından o üç tiyatrocu “hatip” o “şey”leri kendince yorumlamaya, anlatmaya başlıyor. Sadece birisi doğruyu söylüyor. Ama -rol icabı- yalan söyleyenin, atıp tutanın da mektepli belagâti, ikna, demagoji becerisi yüksek. İnandırıcılığı da öyle. Anlatıcıların, hatiplerin çelişkilerini sıralayan, hangisinin doğru söylediğini bulan kazandığı puanlarla yarışmayı kazanıyor.

 Programın bir kuralı da yalancıların “bilmiyorum” deme hakkının olmaması… Pas geçmek, kaytarmak yok. Ellerine uzay mekiğinin zamazingosunu verseler, uzmanına kül yutturmaya çalışacaklar. Ekrandaki “iş”leri, amaçları o… Onlar da aralarında yarışıyor.

Çocukken meşru müdafaa

Oysa bir konuyu “Bilmiyorum” diye kestirip atmak, işine gelmeyen mevzudan öyle sıyrılmak büyük konfor. Kullanışlılığının yanında kullanımıyla da önemli, çok yönlü bir mesele aynı zamanda… Tarihinden felsefesine, psikolojisinden siyasetine dallı budaklı bir mevzu. Güncel bir sendrom, dünden bugüne bir mesele olduğu için “divan”a uzanıp çocukluğuma da gitmemi gerektiriyor.  

Çocukluğumuzda yaygın, sıradan meşru müdafaa… Bacak kadar çocuksun neyi, nasıl bileceksin? Bilmekle, çalışmakla sorumlu olduğu derste bile ataların bu konuda hoş görülü: “Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp”.

Evde de güçlü bir “savunma mekanizması”… “Evlâdım kim kırdı, bozdu bunu!?” sor(g)usuna karşı suçu başkasına atmaktan, iftiradan filan önceki son çıkış. Hatta yangın çıkışı bazen… Soru yağmuruna karşı “kestirme” yol da denilebilir belki: “Bilmiyorum (nokta).” Çocukluktaki kuyruksuz yalan.

Büyüklerin donanımı farklı

Öyle ya da böyle “yargılanmamak”, ayıplanmamak, azarlanmamak için kabahati, suçu, gerçekleri çocukça örtme çabası. “Valla bilmiyorum”u “Ben orada değildim, görmedim, duymadım, nasıl bileyim?”le güçlendirerek o ânı savuşturuyorsun. Yatsıya kadar da olsa atlattın ilk fırtınayı.

Çocukken olmuş bir şeyi olmamış gibi karşılamanın da en kolay, zahmetsiz yolu. Zira çocuklar renk veriyor; politikacılar gibi değil. Hem olmuş bir şeyi olmamış sayma, hem de olmamış şeyleri olmuş gibi anlatma maharetiyle donatılmamışlar. Büyükler bu konudaki ustalıklarını kürsülerde bile yarıştırıyor. Kupayı umursamazlıkta rekor kıran alıyor genellikle.

Çocuklar olmamış şeyleri olmuş gibi anlatmakta daha becerikli. Ama bunu henüz kuyruklu yalan, örgütlü iftira malzemesi olarak kullanmıyorlar. Hayali arkadaş uyduruyorlar da, hayali tanık kullanamadıkları için “Bilmiyorum”a sığınıyorlar.

Hayalleri de, inkârları da çocukça zaten. İnandırıcılığı düşük, çok önemli de sayılmaz. Cirmiyle-cürmüyle “mâkul reddedilebilirlik” sınırlarında. Kazık kadar insan değil parmak kadar çocuk sonuçta…

“Üç Maymun”u kendine benzetmek

“Bilmiyorum” büyüdükçe de -bazı durumlarda- işe yarışıyor elbette. O yüzden yaşına başına bakmadan kullanıyorsun sıkıştığında. O uğurda yüzyıllar önceden gelen figürü, felsefesiyle “Üç Maymun”u bile çarpıtıyor, kendine, kendi düzenine, evrimine uyduruyorsun: “Bilmiyorum, görmedim, duymadım, konuşmam…”

Biblosu, posterleri her yerde… “Anahtarlık” olarak da iş görüyor. Kıyamet kopsa “üç maymunu oynamak” yaygın bir amatör tiyatro. Tek bir rolün, tek kelimelik bir repliğin var nihayetinde. Sahne sırası sana geldiğinde mırıldanman yeter: “Bilmiyorum…” O koca senaryodan sana düşen paydan suya sabuna dokunmadan sıyrılıyorsun.

Oysa o üç maymunun tarihi, gerçek yüzü öyle değil. Astarı yüzünden “paha”lı… Kökeninde kötülüğe, “şeytan”a gözünü, gönlünü kaydırma, dedikodulara, yalanlara, “şeytan”a kulaklarını kapat, dedikodularla, yalanla, iftirayla dilini, ruhunu kirletme, öyle konuşma mesajlarıyla “Üç Bilge Maymun” var. İzzetinefsine dokunan böyle konularda intihara kadar giden Japon kültüründe, öğretisinde anlamı öyle.

Kuyruksuz değil çıngıraklı yalan

Büyüdükçe “bilmiyorum”un, bilip de bilmezlikten gelmenin yükü, arızası da farklılaşıyor tabii. O manevranın, taktiğin masum bir kaytarma, çocukluktaki “kuyruksuz yalan” değil basbayağı kuyruklu, çok başlı, çıngıraklı bir yalan olduğunu idrak ediyorsun. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın”ın insanları, ülkeleri, dünyayı ne hallere getirdiği her an karşında.

Bilmezlikten, görmezlikten, duymazlıktan gelerek, susarak üç maymunu oynamakla değil üç bilge maymunu anlamakla, içselleştirmekle sürüyor evrim. Görüp de gözünü, duyup da kulağını kapatırsan, üstüne ağzını da avucunla örtersen o biblo gibi sevimli de durmuyorsun maalesef.

“Şaşı habercilik” şaşırtmıyor

Hatıraların, sazlı sözlü tarihin sık yansıdığı yazılarıma konu olan anekdotlar, kavramlar, temalar da beni o kelimenin yörüngesine sürüklüyor sık sık. Epeydir en uç örnekleriyle, en pespaye, güncel hâlleriyle karşıma çıkıyorlar zira. Geçmişten bu yana gezindiğin, kurduğun “hikâye”de nereye, nasıl yerleştireceğini bilemiyorsun: “Valla ne desem bilmem ki!..”

Mesela bilmekle, bilgi vermekle, gündemi takip etmekle, yorumlamakla görevli insanların “Bilmiyorum”u sarsıyor insanı. Şaşırtıyor da… En basitinden, absürt bir “skeç”te bir yerin, bir kurumun “danışma”sında oturan görevliye “o alandan” yönelttiğin sorular “Valla bilmiyorum ki” ile noktalanıyor misal! Sonrası “bünye”ye göre seyreden bir parodi… Kara mizah.

Bu kara ama güldürmeyen senaryolardan, parodilerden birisi yıllardır medyada sahneliyor. Gözü hep başka tarafa, tek yöne kayan, hedefe kilitli “şaşı habercilik”, sağ gözü kapalı “gazetecilik” artık şaşırtmıyor bile. “Öteki”ni biliyor, görüyor, duyuyor, olmadı uyduruyor da, gözü gibi baktığı yere kör, sağır, dilsiz… Ağzı kendi avucunun yanında koca koca ellerle de kapalı.  

İktidarın taktikleri bildik

“Bilmiyorum” kaytarması, kaçışı siyaset arenasında da müşkül. Hele iktidardaysan… “Bilmiyorum” deyip işin içinden sıyrılamıyorsun; bilmekle görevlisin, sen yaptın, sen ettin, sen yönetiyorsun… O yüzden bir konuyu kestirip atmanın, bilmezlikten, görmezlikten, duymazlıktan gelmenin farklı yollarını buluyorlar.

Birisi, hatta güncel “standart”ı, bu tür konularda bilgi vermeyi, iletişimi, konuşmayı ânında reddederek, meseleyi, sorunu en baştan kestirip atmak. Meclis’e yeni bir gelenek, otomatik katılım mekanizması gibi yerleşen soru önergelerinin hepsinin oy çokluğuyla reddedilmesi öyle bir yol. “Yol” olmasa da bir çıkış, yangında kaçış… “Yahu olur mu hiç!”in bir güzel olmuşu.

Ayan beyan “Sakın bu konuda konuşmayın” talimatlarıyla sağlanan mutlak sessizlik de benzer. Muhataplarını “Bilmiyorum”un yükünden, bazen “bilmiyorum skandalı”ndan kurtarıyor.

“Bilmiyorum”lu sevgili çıkmazı

Bunlara bile alışılıyor da açıkça bilmezlikten gelmenin ifadesi olan “Bilmiyorum”un sohbeti, diyaloğu, iletişimi bıçak gibi kesen, insanı geren, öfkelendiren hâline tahammül etmek çok zor bazen.

Aklıma bir tarafın aniden surat astığı, “yüz çevirdiği”, “sırtını döndüğü” iki sevgili manzaraları geliyor misal. Hani konuşmak, durumu anlamak isteyen tarafın “Neyin var, ne oldu, ne oluyor?” sorularına karşı “Bilmiyorum” ya da “Hiç…”le seyreden, omuz silkmeyle ritmini, inadını tutturan sevgili çıkmazı… Tam bir çıkmaz… Onu ve “mesele”yi anlamanın, oturup konuşmanın yolu en baştan tıkanıyor çünkü.

O asabi, kara mizahın en komik hâlini Cem Yılmaz’ın “Pınar n’oldu?” parodisiyle seyretmiştik yıllar önce. Yılmaz’ın parodi, hatta o programı boyunca defalarca tekrarladığı “Pınar ne oluyor, ne oldu”su çok güldürmüştü bizi.

Bir düzine “Bilmiyorum”…

Lâkin Kemal Kılıçdaroğlu’nun Sözcü TV’nin canlı yayınındaki “Bilmiyorum”ları öyle nüksetmiyor insana. Program boyunca “12 kez” kullandığı kayda geçse de bana çok daha fazlaymış gibi geliyor. Belki “Bilmiyorum”unun, “Onu da bilmiyorum”, “Nasıl olduğunu, n’olduğunu bilmiyorum”, “Onu ben bilmem”, “Söyleniyor yani bilmiyorum”, “Nereden bileceğim ben”, “Okumadım”, “Bilmiyorum ki…”, “Yeni öğreniyorum!”larla çeşitlenmesi, farklı tonlarda damarına basması o duyguyu yaratıyor.

Devletlû politikada, hukukta kavramlaşan “Mâkul reddedilebilirlik” sınırlarına da sığmayan, bendini/kendini aşan bir durum. Mâkul değil çünkü… Soru olarak yöneltilen her şey ortalıkta, piyasada olunca “Okumadım”, “Yeni öğreniyorum” filan da lafügüzaf.  

Hani çalışmadığı yerden çıktı desem, o da uygun değil. Bütün o soru(n)ların epeydir, sessiz ve derinden üzerinde çalışılan, düşünülen konular olduğu belli. “Mâkul kabul edilebilirlik”…

Muhalefette, senin kanadında fırtınalar koparken, estirilirken o limana sığınmak imkânsız. Hoş da değil, adaba muaşerete uygun da… İşbu nedenlerle medyada, sosyal medyada “Bilmiyorum, görmedim, duymadım” başlıklarıyla, “hashtag”leriyle de kayda geçen o “bilmiyorum” serisi, siyasi tarihe de geçecek bir mesele.

Kayyum atanan sınıftaki durum

Son yerine en başta değindiğim çocukluk günlerinden bir sahne geliyor aklıma. Nöbetçi öğretmen biraz önce kıyamet kopan, sesi okulu tutan sınıfa dalıyor. “Düzen”i bozanları bulacak ama herkes mum gibi, faili meçhul. Birisinin parmağını kaldırıp “Bu bağırdı, şu çağırdı, masada o zıpladı” demesi de -çocukken bile- “arızalı” bir durum. Hoş değil, bir anda yalnız kalırsın.

O yüzden -ta o zamandan- o an görevli öğretmeni olmayan sınıflara kayyum atıyor idare. O sınıfın “içinden” birisini… Karnesi, “idari” duruşu belli bir “sınıf mümessili”. Genellikle “çalışkan”lardan, o düzende hâl ve gidişi “pek iyi” olanlardan.

Sözlük anlamıyla “Sınıfta disiplini ve okul yönetimiyle ilişkileri sağlamakla (ve sağlama almakla) görevli” idareye haber ulaştıran”, gereğine göre idareden talimat alan bir öğrenci. Bizim lisanımızda “işbirlikçi”…

Konuşanları tahtaya yazmak

Bünyeye göre en zorlu ya da bazen hevesli iştigali ise “konuşanlar”ı kara tahtaya yazmak. İfşa etmek, idareye teslim etmek… Bazısı o “muhbir”liği kaytarıyor, o işbirliğine -elinden geldiğince- girmiyor. Küçük yaştan da verilse, almıyor o sazı eline…

O koltuğa oturtulduğunda en işbirlikçisinin, en heveslisinin, sınıf içindeki “grupçu”sunun, “hizipçi”sinin bile icrâatı sınırlı ayrıca. Kara tahtaya kabahatini bilmediğini, “yaramazlığını” görmediğini, yani “suç”u sabit olmayanı yazması zor.

Sınıftaki herkes görüyor, duyuyor, biliyor, herkes şahit… Sevmediğini, “rakip”lerini, “Yaramaz olduğu söyleniyor”, “Müdür, hocalar öyle diyor” filan diye yazması da pek mümkün değil. Hadi yazdı diyelim o daha da “arızalı” bir durum. Örtülü işbirliğin ayan beyan imeceye dönüşüyor.

Ne desem bilmiyorum…

Geliyorum bugün sahnelenen oyuna… “Onu bilmeyen, bunu görmeyen, şunu duymayan, okumayan” Kılıçdaroğlu bazı konuları ise “bilmese” de, “görmese” de, “okumasa” da “biliyor”.

Sınıfın seçtiği “mümessil”in koltuğuna idare yoluyla ve idareten atanınca da kara tahtayı önce o sınıftan isimsiz genellemelerle, emanet sıfatlarla dolduruyor. Ardından kim bilir ne zamandır aklına yazdığı “Konuşanlar”ın listesini, tek tek, isim isim çıkarıyor, ihraç ediyor, değiştiriyor, ele geçirdiği sınıfa sokmuyor. Dokunulmaları için “idare”ye, “disiplin”e sevklerine de karşı değil. Sınıfta “idare”ye uygun “arınma zamanı” zira.

“Bildikleri” de ayrı mesele. Öyle söyleniyor, öyle duymuş, okul müdürü, nöbetçi personel, disiplin kurulu üyeleri, “hizmetli” filan öyle demiş… Okumadığı, “hâkim olmadığı” iddianamede o konularda “hâkim”… Valla ne desem bilemiyorum, ne desem Fuzulî: “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil”.

“HANGİSİ DOĞRU” ARTIK DEMODE

Ekrandaki “hatip”lerin hangisinin doğru söylediğini, kimin “yalancı” olduğunu göstererek, çelişkilerinin altını çizerek izleyiciye bu konuda tecrübe kazandıran o program usulca kalkıyor yayından. Sonradan eski yarışmaların çoğuna nur yağıyor ama ondan iz yok…

Ekranlarda “yalancılar”ı seyretmek sıradanlaştığı, eğlenceli de gelmediği için mi bilmiyorum. Belki de böyle bir ortamda “Hangisi Doğru” pek önemli, “izlenesi” gelmiyordur artık. (Yukarıdaki fotoğrafta programın sunucusu Cenk Koray muhtemelen “savunmalar”ı belli bir süreyle sınırlı “Üç Yalancı”nın kalan zamanını kontrol ediyor.)

YAZI RESMİ: Maymundanayağa kalkan, dikileninsana geçişin evrimine nazîre bu heykeli müzeden almadım. Kulağını, gözünü, ağzını kapatarak dünyaya bağdaş kuran o üç insan figürü Antik Roma’dan filan da değil. Yapay zekâya rica ettim, akla ziyan da olsa kırmadı.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın