Ana SayfaYazarlarBir gerçeğe uyanmak

Bir gerçeğe uyanmak

Bir takımın teknik direktörü kamp yapacağı otele gidiyor ve resepsiyon görevlisi şöyle bir şeyler söylüyor; ‘’Hocam sizin rezervasyon listesinde adınız yok! Size oda açmadık!’’ O çalıştırıcı gidiyor yerine bir başka isimle anlaşılıyor. O da ikinci gün ayrılıyor ‘görevinden!’ Yeniden bir başka isim. O ne yapıyor peki? Anlaştığı gece ayrılıyor kulüpten. Çağ atlayan futbolumuzdan kısa manzaralar size…

 

Süper Lig ekiplerimizden Mersin İdmanyurdu Bülent Korkmaz’la anlaşıyor ve ilk yarı daha önce kötü günler geçirmiş takımın toparlanma süreci olarak adlandırılıyor. Para yok sıkıntı çok… Devre arası kampı toparlanmanın en güçlü ayağı olacak. Kamp yeri ayarlanıyor. Bülent Korkmaz teknik ekibiyle otelin girişinde durduruluyor. Otelde kendileri için yer ayırtılmadığını öğreniyor… Medya devlerinin giriş kartını geçersiz kılıp gazetecinin işten çıkarıldığını binanın giriş kapısındaki turnikede öğrenmesi gibi bir şey bu. Yakışıksız… Şık değil…

 

Bülent Korkmaz’ın ardından takımı PTT 1. Lig’den Süper Lig’e taşıyan Hakan Kutlu ile anlaşılıyor ertesi gün. ‘Tam da istediğim isim değildi ama..!’ diye şerh düşüyor başkan Ali Kahramanlı. Kutlu aynı gün ayrılıyor takımdan. Hemen ardından eski çalıştırıcıları Nurullah Sağlam’la anlaşıyorlar. Sağlam da ikinci gün eşyalarını toplayıp ayrılıyor ortamdan…

Mersinidmanyurdu’nun 1963’te başlayan macerasında çalıştırıcı olarak Lefterler Turgay Şerenler Kadri Aytaçlar Kaleperoviçler var. Hepsi tanınmış isimler. Hepsinin ortak özelliği bir seneden fazla çalışmamış olmaları. Bazı istisnai durumlar hariç ve çok az. Mersinidmanyurdu hocasavar gibi. Takımın başındaki hocaların çoğu neredeyse aynı yılın içinde birkaç ay sonra bırakmışlar takımlarını ya da ayrılmak zorunda kalmışlar.

 

Bu garip iklimi besleyenlerin sadece Mersin İdmanyurdu yöneticileri olmadığı bir gerçek.-Gençlerin Cavcav’ı başlı başlına bir yazı konusu- Büyük addedilen takımların hali de ortada. Mersin İdmanyurdu kulübü çok az yabancı teknik adam denemiş. Bir Yugoslav-o dönem milliyeti olarak- iki Romen ve bir Hollandalı görünüyor tarihinde. Ama büyük takımlarımız neredeyse her dönem yabancı teknik adamları tercih etmişler. Peki onların bu isimlerden kopuşları Mersin İdmanyurdu’nunki gibi mi olmuş? Değil elbette ki. Son zamanlarda ayrıldığı takımla mahkemelik olan bir tek Yılmaz Vural’ı biliyoruz. Yerli iseniz Yılmaz hocanın deyimiyle ‘şikayet halinde işiniz biter tümüyle!’ Yabancı teknik adamın anlaşma koşulları daha çok dışarıdan! Destekli çünkü. Bizim için bugünün CAS’ı onlar için işin taa başından bu yana var.

 

 Fenerbahçe’ye bayraklı törenli gelip futbolu bilmediği savıyla gönderilen Joachim Löw düştü aklıma. Son Dünya Kupası’nda beline doğru daralan pensli beyaz gömleğiyle hala gözümün önünde… Hayat bu ya; 1992’de yürümeye başladığı ve üst düzey başarılar yaşadığı  teknik direktörlük kariyerini 1998’de Fenerbahçe bitiriyordu neredeyse. Fenerbahçe 3. Olamazdı. Löw olmasındı. O da gitti 2014’te Brrezilya’nın 100 yılını karartacak bir final maçıyla Dünya Kupası’nı alan takımın başında oldu. Olsundu…

 

Frank Rijkaard… Onun kendisine biçtiği macera göyneğinin Türkiye’ye dar geldiğini düşünenlerdenim. Kariyeri mi?; Barcelona’nın başında La Liga’yı iki kez kazandı. Adını Şampiyonlar Ligi’ni ve İspanya Süper Kupası’nı Barca’nın müzesine taşıyan teknik adam olarak yazdırdı. Takım futbolunun ne olduğunu göstermek adına Galatasaray’a getirildi ama dedim ya göynek bir numara dar geldi. Kabus gibi iki senenin ardından gönderildi. Sonra Suudi Arabistan’da çalıştırıcılık yapan Rijkaard Forza Sport Group adlı şirkette danışman olarak yaşamına devam ediyor.

 

Hah şimdi asıl isim; Vicente Del Bosque… Yaşamı Real’le başlayan Vicente 2 UEFA, 2 La Liga, 1 kez İspanya Kupası, 1 Avrupa Süper Kupası, 1 Kıtalararası Kupa Şampiyonluğu yaşadı. 2004/05 sezonunda  anlaşıldı. Büyük sükse yapan Beşiktaş’ta adı ‘Mahalle Kasabı’na çıktı. Gönderildi. Ama cebine 8 milyon Avroyu konularak. UEFA deneyimli hocanın şikayetini dikkate almıştı çünkü.

 

Bosque’yi anlatıp Luıs Aragones’i anmamak olmaz; Dede lakabını kulübede uyuduğu için almıştı deneyimli hoca. 2008 Avrupa Şampiyonasını en tepede bitirmiş olan Dede Fenerbahçe’den futbolu bilmediği için gönderildi. Vatandaşı Guiza onun için şöyle demişti; ‘’Aragones Türkiye’deki futbolun İspanya’daki gibi oynanmasını istiyor ama bu mümkün değil çünkü burada futbol çok yavaş oynanıyor!’’ -Guiza Mallorca’da oynamış 2007’de La Liga’da gol kralı olmuş bir futbolcuydu. 2008’de 14 milyon Avroya anlaştığı Fenerbahçe Adamı anasından doğduğuna pişman etmişti. Ülkesinde ‘Okçu’ olarak anılan Guiza futbolu bilmediği savıyla geri gönderilmişti.-

 

İspanya Ligi’nin ulusal yayın hakkı için Telefonnica şirketi sezonluk tam 600 Milyon Euro ödüyor. Bizim Süper Lig yayın hakkının değeri ise yarı yarıya… Telefonica şirketinin sadece İspanya’da 10 Milyon sabit, 17 Milyon mobil, 6 Milyon data/internet hattı ve de 2.5 milyon paralı televizyon abonesi var. IMF’in 2015 rakamlarına göre; İspanya’da kişi başı gelir 26.327 USD, bizde ise 9.290 USD. Yani bizim 3 katımıza yakın.  Bizim yurt dışı izlenme oranımız; Sıfır. O yüzden gelir oranımız da… İspanya Ligi maçlarını bir sezonda 10.268.036 kişi tribünlerden izliyor. Bizimkini ise 2.315.571. Yani izlenme oranları bize göre 4 kat daha fazla futbolseveri tribünlerde toplamayı başardılar… Kime ne anlatıyorsun kimi neyle karşılaştırıyorsun. Rakamlar her şey değildi elbet ama çok şeyi anlatıyor işte. Her şey para mı diyeceksiniz ya. Gülerim evet her şey para değil elbet. Biz öyle algılıyoruz…

 

Guiza’nın dediği gibi ‘’Bizde her şey yavaş diyorum ben de. Biz sindire sindire yaşıyoruz. Acelemiz yok. Paramız çok. Saça saça uyuya uyuya…’’

 

Bekliyoruz belki futbolumuz aklen de duygu olarak da İspanya’ya benzer bir gün. Futbol iklimimiz belki ülkenin iklimini etkiler; kişisel ilişkileri, kurum işleyişlerini, insan unsurunun ne denli önemli bir gerekçe olduğunu düşünmeye başlarız. Bu değişim de Mersin’den başlarmış hem de…

Rüya bu ya…

 

 

- Advertisment -