Yine mi güzeliz…

Önce Madam Despina kalktı, o muşamba örtülü masalardan. Meyhanesinin saz heyetinin çaldığı sevdiği şarkılarla toprağa verdiler. Sonra bizi her dinlediğimizde “yine güzel, yine çiçek yapan” şarkının sözlerini yazan Meral Okay gitti. Üç yıl sonra da onlar gibi biraz efevâri, bıçkın duruşu, farklı stiliyle Müzeyyen Senar ayrıldı masadan. Muşamba örtülü masalar efsanelerde kaldı.

Meyhaneye giden, rakı içen çok şarkı vardır ama bence keyifli rakı sofrasını en güzel “Yine mi çiçek” çınlatır: “Kur masayı Madam Despina /Kirli beyaz muşamba örtüleri ser /Çek sediri asmanın altına /Yanında bir ince Müzeyyen Abla /Yine mi güzeliz, yine mi çiçek /Hamdolsun /Taze mi bitti topik /Canın sağ olsun /(…) Altınbaş kadehe yağ gibi dolsun.”

Şarkıdaki gibi “gece çok genç”tir, “arzular şelale”dir, bir de o yâr şereflendirirse masayı, gönül “teyyare”dir. Fikrimce meyhane, rakı masası, meze filan o tabloyla müzedir işte… O “kültür”ün, o “hâl”in yalın ifadesi, temennisi, temennâsı yani elin dudağa oradan başa götürülerek verilen selamıdır.

Hüzünlü de olsan hüznün buğulu tadını getirir, serer masaya… Ara Dinkjian’ın müziğiyle, Cihan Akın’ın içli, yumuşacık sesiyle estirdiği hüznü, Meral Okay’ın sözleriyle keyfe tercüme eder. “Kederden mi nedir bilmem”, bir efkâr basar inceden. (Bir zamanlar Akdeniz Akdeniz Restoran’da o şarkıyı aynı lezzette söyleyen Serkan’ın da kulaklarını çınlatmalıyım.)

Fatih Akın’ın 2004 yapımı “Duvara Karşı” filminde Sibel (Kekilli) fondaki o şarkıyla zeytinyağlı biber dolmasını özenle doldurur, üzerini domateslerle süsler, salçalı suyunu gezdirir, peyniri, kavunu keser, ondan ibaret ama çiçek gibi bir rakı masası hazırlar. Rakılara kaşıkla buzları atılır.

Bir anda evlendiği Cahit (Birol Ünel) ile birlikte muşamba örtüyü sererler, düzeltirler. İkisi de intihardan kıl payı kurtulan kadınla erkek, “intihar etmeyeceksek evlenelim bari” izdivacının, “yıldırım evliliği”nin buzlarını öyle çözerler. Filmdeki psikiyatristin tavsiyesi, repliği de hayata geçer; “Dünyayı değiştiremiyorsan, kendi dünyanı değiştir”.

Şarkı o sahneye yakışır, o sahne o şarkıya… Zaten zengin olmasa da “yakışık”lı olmalıdır rakı masası, öyle yakışır muhabbete. Kuş sütüne gerek yok, iki dokunuşla donatırsın üç kalem çilingir sofrasını… Ortaya tuzlarsın mesela kütür kütür, yemyeşil can eriğini, masaya çayır çimen, bahçe serilir, lezzete ses gelir. Kavun-peynir ihtiyar kalır.

Muşambalı masalar efsanelerde kaldı

Önce o şarkıdaki meyhaneye adını veren Madam Despina kalktı masadan. 25 Haziran 2006’da, 87 yaşında… “Akşamcıların Kraliçesi” Despina Kanlı’yı, Kurtuluş’taki Aya Lefter Rum Ortodoks Mezarlığı’nda meyhanesinin saz heyetinin çaldığı sevdiği şarkılarla toprağa verdiler. “Şimdi Uzaklardasın” ve Sâdettin Kaynak’ın bestesi “Yalan”la: “Bir hakikat anladım dünyada ben, her şey yalan…” O şarkıların ardından yine vasiyetine uyularak mezarı şarapla sulandı.

Sonra bizi her dinlediğimizde “yine güzel, yine çiçek yapan” o şarkının sözlerini yazan Meral Okay gitti, 9 Nisan 2012’de… 53’ünde. Vasiyeti farklıydı onun da: “Ölünce yakılmak istiyorum. Çünkü ben toprak sevmem, su severim. Toprağa değil küllerimle suya, Gökova’ya karışmak istiyorum…” Ama olmadı. Olmaz… Vasiyet bile “nizama uygun olursa” kutsaldır, muteberdir bu ülkede.

Üç yıl sonra, 8 Şubat’ta da Madam Despina, Meral Okay gibi farklı stili, biraz efevâri, biraz apaş, dobra, külhan, bıçkın duruşuyla Müzeyyen Senar ayrıldı dünyadan. O şarkı öznesiz, kahramansız…..Muşambalı masalar kuşağının namı, Madam Despina’nın hep eliyle yaptığı Rum Pilakisi’nin, yaprak ciğerinin, favanın, radikanın, topiğin tadı efsanelerde kaldı.

Tuzluğu hicaz makamında istemek

Bursalıydı Senar…  Radi Dikici, “Müzeyyen Senar Efsanesi” kitabında çocukluk dönemini şöyle anlatıyor: “On bir yaşına gelene kadar başından üç önemli olay geçer. Birincisi kekeme olur, ikincisi bir kaza sonucu saçları yanar. Saç problemi eziyetli olsa da kısa zamanda atlatılır. Ama uzun bir süre kekemeliğine çare bulunamaz. Son olarak, annesi ve babası arasında problemler büyür. Anne İstanbul’a kardeşi Hadiye Hanım’ın yanına kaçar. Müzeyyen ise babada kalmıştır. O da dayanamaz bir yıl sonra bir otobüse atlayarak İstanbul’a gider, bin bir maceradan sonra annesinin bulunduğu Üsküdar’daki iki katlı ahşap köşke ulaşır.” 15 yaşında doldurduğu taş plağındaki o şarkı gibi olur hayatı: “Kapıldım gidiyorum, bahtımın rüzgârına /Ey ufuklar diyorum, yolculuk var yarına /(…) Misafirim bugün ben, gurbet akşamlarına”…

Annesi, ablası, ağabeyiyle yaşayan Senar’ı en çok köşkte düzenlenen musiki geceleri mutlu eder. Ama hep hüzünlüdür: “Konuşamamak beni kahrediyordu… Ancak bugün düşündüğümde, sanki Tanrı bana başka bir şey vermek için kekeme olmamı istemişti. Çünkü konuşamayınca şarkı söylemeye mecbur kalıyordum. Yeni bir usul geliştirmiştim. Artık anlatmak istediklerimi şarkı söyleyerek ifade etmeye başlamıştım. Yani sürekli şarkı söyleyen bir insan haline gelmiştim. Hicaz makamında melodiyle tuzluğu istiyordum annemden mesela.  Bu, herhalde sesimin gürlüğüne ve kalitesine olumlu etki yapmış olmalı. Çünkü bazı heceleri çıkarmak için gırtlaktan farklı sesler çıkartmak durumunda kalıyordum. İşe iyi tarafından bakmak gerekirse, kekeme olmasaydım, belki bugünkü Müzeyyen Senar olamazdım.”

Senar 1931’de, 13 yaşında “Üsküdar Musiki Cemiyeti”ne kayıt olur. 14-15 yaşında Radyo Evi’ndedir… Mikrofona boyu yetişmez, ayaklarının altına tahta kutular koyarlar. Ardından aynı yıl Belvü Gazinosu’nda sahne alır: “Belvü’den Mulen Ruj’a geçtim kış sezonunda. Fitaş’ın yerindeydi Mulen Ruj. Ardından Galatasaray’daki Londra Bar’a. Oradan da Taksim Panorama Bahçesi’ne. Gazinodan gazinoya geçiyor, ismim Türkiye’ye yayılıyordu.”

Atatürk’ün huzurunda alagarson

Senar 18 yaşındayken Atatürk’le tanışır. Savaş Ay’la yaptığı röportajda o daveti şöyle anlatıyor: “Maestrom Nubar Tekyay Bey, bir gün evimize geldi. 1936 yılı Aralık ayıydı. Çok heyecanlıydı. ‘Hadi kızım, çabuk hazırlan saraya (Dolmabahçe) gidiyoruz’ dedi. Şaşırdım,  olabildiğince düzgün giyinip hazırlandım. Saraya vardığımızda bir yaver bizi karşıladı ve Atatürk’ün yanına götürdü.

Sağ tarafına bir sandalye çektiler. Çekine çekine sandalyenin ucuna iliştim. ‘Otur bakalım. Çekinme. Eğer böyle yaparsan o güzel sesini nasıl dinleriz’ dedi. Yüzüme dönüp baktığında ‘Aaa! Bu saçlarının hali ne?’ deyip, yaverin kulağına fısıldadı. Yaver ‘Lütfen beni takip ediniz Müzeyyen Hanım’ dedi. Salondan çıkıp siyah mermerlerle kaplı büyük bir banyoya geldim. Birden korkuya kapıldım. Yaver, ‘Merak etmeyin efendim, berberimiz sizin saçınızı ve eşinizin bıyığını kesecek’ dedi.

Sonradan öğrendiğime göre, Atatürk benim enseme topladığım saçlarımı beğenmemişti ve modern bir görünüm almam için saçlarımı kestirmek istemişti. Nitekim berber saçlarımı alagarson kesti. Ali de bıyıklarını kaybetti. Biraz sonra huzura gittiğimizde ‘İşte şimdi mükemmel oldu. Ver bakalım şu koltuğunun altındaki şarkı defterini’ dedi. Kalabalıktı, Salih Bozok’la, Kılıç Ali benim yanı başımdaydılar. Sonra bana döndü, Tatyos Efendi’nin hicazkâr şarkısını seçmişti: ‘Mâni oluyor halimi tâkrire hicâbım /Üzme yetişir üzme firâkınla harabım’.”

Bir süre sonra eşinden şiddet görür ve ayrılır: “Atatürk’e gidiyorum diye dövüyordu. Ona niye gidiyormuşum filan…” Senar dört kez görür Atatürk’ü; 1937’de Bursa’daki Merinos Fabrikası’nın kutlama gecesinin açılışını, Atatürk’le “Ayşe” tangosuyla dans ederek yapar. 1938’de Savarona Yatı’nda son kez gider yanına.

Çallı’yla, Neyzen Tevfik’le başka âleme

Hayatında bir kez âşık olduğunu anlatıyor röportajlarında. Suudi Arabistan sefiri Tevfik Hamza’ya… Onunla evleniyor, sahneyi bırakıyor ama “iki taraf”ın camiası da mutsuz bu izdivaçtan… Medyadaki sansasyonel haberlerin, sefire olan Senar’a “Ankara sosyetesi”nin konuşkan tepkisinin üstüne, Suudi Arabistan yönetiminin hoşnutsuzluğu, baskısı eklenir. Görev süresi biten eşinin yanına gidemez. Ayrılırlar, hayatındaki belki de tek “Keşke…” oradan kalır.

Senar’ın evi,  sanatçıların, müzisyenlerin, şair ve yazarların, iş adamlarının uğrak yeri olur. Müdavimleri arasında İbrahim Çallı ve Neyzen Tevfik de vardır. Onları çok sever, kendi deyimiyle “çünkü başka bir âlemin, başka bir dünyanın insanları”dır. Senar da öyledir aslında. 1998’de devlet sanatçılığı unvanı verilir ama bu unvanı reddeder.

Hemen içki sofrasına otururlar, Neyzen neyini üfler, Senar şarkısını söyler. Bazen sabaha eren geceleri Çallı hoş sohbetiyle renklendirir, Ankaralı bir şair de dörtlüyü tamamlayarak, şiirler okur. Masa başı fotoğraflarında önünden rakı kadehi eksilmez.

Ayşe Arman’la ölümünden dokuz yıl önce 88 yaşında yaptığı röportajında buzlu rakısını yudumlarken, “Bir yerde dostluk varsa, rakı da vardır” der, ardından “Allah, hâlâ bu yaşta içirtiyor ya, daha ne ister insan…” diye şükreder. “Alkol bütün felaketlerin anasıdır” meşrebime uymaz ama ille de varsa rakının bir ablası/anası, aklımdan onun ismi geçer. 

“Müzeyyen Abla zamansızdır…”

Konserleri sırasında uzatılan rakı kadehini başının üzerinden hızla çevirip, bir zerresini dökmeden koca bir yudumla diplemesi, eline aldığı elmayı çat diye ortadan bölüp meze yapması, yaşayan efsanelerinin sadece bir kaçıdır. Ve sizin ve de onun yaşı kaç olursa olsun… O hep, Müzeyyen Abla’dır. Cemal Süreya’nın “99 Yüz”de vurguladığı gibi “Müzeyyen zamansızdır”.

Yaşar/yaşatır şarkılarını, “Ben şarkıyı söylemiyorum, güfteyi anlatıyorum” der. Süreya aynı kitabında onun usulünü, sesini şöyle tanımlar: “Renginden değil, kıvamından söz edilebilir. Söylev’e karşı ‘haz’ cephesini açar. Yavaşça sağına sağına, soluna soluna dönen; noktalama işaretlerini kaldıran; sessizliği de kendi hanesine yazan bir ses… “Yine mi çiçek” şarkısı hâlâ mırıldanıyorsa kulağınıza, “Müzeyyen ağzının kenarına çiçek gibi bir gülücük takar”. Süreya’ya göre “Zeki Müren onun parıltılı çocuğu”dur. Ki Müren de müziğe yedi yaşındayken, onu dinleyerek âşık olduğunu söyler.

Pop müziği sanatçılarıyla düetleri, 1998’de “Müzeyyen Senar ile Bir Ömre Bedel” albümünde toplanır. Sezen Aksu’dan Nilüfer’e, Şebnem Ferah’tan Ajda Pekkan’a, Levent Yüksel’den Fatih Erkoç’a 12 sanatçı, 80 yaşındaki Senar’la onun şarkılarıyla düet yapar.  Albümün en gözde düetlerinden birisi Tarkan’la söylediği “Benzemez kimse sana /Tavrına hayran olayım”dır.

Sesini kaybetti, cenazesinde Ninni istedi

Senar’ın kekemelikle tökezlenen, onu beş yaşından 15 yaşına kadar 10 yıl tutuklayan hayatı, ölümünden sekiz yıl önce sesini kaybetmesiyle noktalandı. 5 Eylül 2006 yılında, Sepetçiler Kasrı’nda son konserini verdi.  Üç hafta sonra İzmir’de beyin enfarktüsü geçirdiğini ve vücudunun sol tarafının felç olduğunu yazdı gazeteler. 2007’de Darüşşafaka Rehabilitasyon Merkezi’nde tedavi gördü. 24 Şubat 2008’de kızı Feraye, annesi Müzeyyen Senar’ın sesini kaybettiğini açıkladı.

Müzeyyen Senar 8 Şubat 2015’de, İzmir’de zatürre teşhisiyle tedavi gördüğü Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde hayatını kaybetti. 97 yaşında ölen Senar, “asırlık çınar” olarak anıldı hep. Erkeklere mahsus bu nitelemeyi de, namına anı-şanıyla ekledi.

Senar, ölümünden 13 yıl önce Hürriyet Pazar’da yayınlanan haberde cenazesinde Ninni’nin çalınmasını istemiş: “Uyu yavrum ninni diyeyim sana /Uyu ey gönlümün nazlı meralı /Susun garip kuşlar ötmeyin susun /Yetimler güzeli yavrum uyusun…” Ne güzel… Ölümün ardından seslendirilen, ölümde bile tarafkâr “Nurlar içinde mi yatsın, ışıklar içinde mi uyusun” ikilemine nazîre, “En huzurlu ninnilerle uyusun” mu demeli…

“Şu muşambayı siliver mirim…”

Gitmedim ama… Kurtuluş’taki Despina meyhanesinde masaların üzerinde hâlâ muşamba örtüler olduğu söylenir.  Meyhanenin öylece, aynen korunmasını vasiyet etmiştir zira. Bugünün “hammadde”leriyle lezzeti damağı şaklatır mı bilemem ama yaprak ciğer, fava, pilaki de hâlâ menüdeki yerini korur.

Muşamba örtülerin bir özelliği de, mevsimine göre nemlenmesi, kırağılanması, “ağlaması”dır. Can Yücel bu durumu bir şiirine alır. Cahit Irgat’la Ankara Yenişehir’de eski GİMA’nın oradaki Buket Meyhanesi’ne otururlar. Bahçedeki fıskiyenin hemen yanına: “Fıskiyenin serpintisiyle sırılsıklamdı muşamba /Zaten Cahit’in gözleri her daim yaşlı /‘Şunu siliver!’ derdi garsona /’Şu muşambayı siliver, mirim!’ /Ne Cahit kaldı, ne Buket, ne fıskiye…”

Kaldıysa eski meyhanelerin muşamba örtülüleri nemlidir hep. Yine mi güzel, yine mi çiçektir… Bilmiyorum. Ve bilemiyorum, sadece örtü mü nemlidir… Yoksa müdaviminin gözü nemli olduğu için mi bize öyle gelir?

BİR FİLM/BİR SAHNE

BAKIP BAKIP DA MÂZİYE…

Esintisiyle “Yine mi çiçek” şarkısı, beni Muhsin Bey filmine de götürüyor. Şener Şen’in bir kadeh rakısını keyifle yudumlayıp çiçeklerini sularken onlarla konuşmasına, usulca okşamasına… Ve pencere önü çiçeklerinden adını Sevda Hanım koyduğu mor menekşesine su verirken pikabında Safiye Ayla’nın “Hayâl içinde akıp geçti ömrü derbederim /Bakıp, bakıp da o mâziye şimdi ah ederim”in çalmasına… O şarkı da aklıma Müzeyyen Senar’ın sesinden “Ömrümüzün son demi, son baharıdır artık /Mâziye bir bakıver, neler neler bıraktık”ı getiriyor. Öyledir insanın hayatına yer eden şarkılar işte; önce duyulan, sonra tepede, sislerin arasında birdenbire beliren Düğün Alayı gibi davulla gelip geçerler uzaktan.