Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Dünyanın en belalı kıskançlığı

Dünyanın en belalı kıskançlığı

“Ben öleceğim, sen kalacaksın… Dünyanın en karmaşık, en belalı kıskançlığı, sevdiğin kadının artık sen dünyada olmadığındaki geleceği için duyduğun kıskançlıktır!” Nâzım’ın son aşkı Vera’nın anıları şairi kemiren bu duygunun da seyir defteri. Son gecesinde de hüzünlü bir veda: “Bağışla beni. Kıskançlığımla çok üzdüm seni…” Bütün bunlar bir şairi duygularıyla mahkûm etmemeyi öğretirken, onu “asıl meziyetiyle”, şiiriyle sevme bahtiyarlığına da ulaştırıyor insanı.

Sabahın yedisi, pazartesi… Genç kadın odaya dolan güneşle erkenden uyanıyor; “açtı kocaman mavi gözlerini pencereler”. Evin içinde dışında aydınlık uyanıyor, doluyor kadının saman sarısı saçlarına, çıplak beline, ak ayaklarına dolanıyor… “Mavi kirpikleri” hafif aralık.
Yanındaki adamı uyandırmamak için kalkmıyor. Gerçi 20 dakika sonra, posta kutusundan gelen sesle fırlıyor adam yataktan… Kadın seslenecek ardından, vaz geçiyor; “Kestireyim biraz daha…”
Yatıyor bir süre, dönmeyince o da kalkıyor: “Yine nereye saklandı acaba?” Önce mutfağa gidiyor; gelen mektuplarını okurken doktorların yasakladığı kahvesiyle sigarasını tüttürüyor muhtemelen… Yok.
Sonra banyoya, tuvalete bakıyor ve ansızın korkunç bir duygu kaplıyor içini. Koridora koşuyor ve sokak kapısının önündeki askılığın yanında görüyor kocasını: “Kapıya yaslanmış, elinle yere dayanmış, bir bacağını Türk usulünce altına almış, ötekini hafifçe ileriye uzatmış oturuyor.”

Kapanan “çıkış yolu”

Vera Tulyakova Hikmet “beyaz ve alışılmadık biçimde sakin yüzünün anlatımından daha ilk saniyede anlıyor” Nâzım’ın öldüğünü. Elinin yanı başında posta kutusunun anahtarı, “yapabildiği son şey… koridorun ışığını yakmak…”
Vera’nın deyişiyle “evlerinin çıkış yolunu kendinle sonsuza kadar kapadığı kapının önünde” vermiş son nefesini. O eve girmek de zor bir süre, o evden “dışarı”ya çıkmak da… Gecenin geç saatlerine kadar eksik olmayan “Nâzım kalabalığı”, bu kez veda için dolduracak evlerini.

Ölümü “yazarken” kabullenmek

Nâzım Hikmet 63 yıl önce bugünlerde, 3 Haziran 1963’de gitti. Sekte-i kalpten, 61 yaşında… Yıllardır bekliyor ölümünü esasında. 30’larında zindanda, idam istemişler. Sonrası hep göğüs ağrıları… 50’sine gelince de “yürek enfarktı” serileri bırakmıyor peşini: “Bir yandan şiir döktür /bir yandan yanındaki ölümle sohbet eyle”…
Ölümünü -yazarken- kabullenmiş gibi: “İki yıl yaşayacağım. Ama sonra beni tutma… Kendimi elden ayaktan düşmüş, gücü tükenmiş, ölümü bir iyilik gibi bekleyen yaşlı bir adam olarak düşünmek korkunç geliyor bana.” Vera’yla dört yıl yaşıyorlar evliliklerini…
Yüreğin ritmine kapılıp giden şair hayatı, kalpteki ritim bozukluğuna da aldırmıyor pek. Memleketinden uzakta, sürgündeysen iyice zor. Sonunda “Yürek değil be, çarıkmış bu, manda gönünden /teper ha babam teper /paralanmaz /teper taşlı yolları” dediği kalbi dayanamıyor dahasına…

Vera “mutluluğun konuğu”

Ölümü hep birlikte bekliyorlar aslında. Vera’nın bekleyişi en zorlusu elbette. Birlikte son yıllarına girdiklerinde o 29 yaşında, Nâzım 61: “Mutluluğunun konuğuydum. Ve bu geçicilik duygusu tedirgin ediyordu beni. Ölümle yan yana yaşamak, kovmak onu, dehşet içinde kovmak ve ansızın onun yaklaşmakta oluşunun kaçınılmazlığını kavramak.”
Dostları, arkadaşları birlikte bekliyorlar. Ve doktorları… Kahve, sigara, merdiven, seyahat, heyecan, gece oturmalarıyla uzayıp giden yasaklara pek aldırmayan Nâzım’a uyarılarını “Böyle gidersen…” diye başlayan ölümcül cümlelerle kuruyorlar artık.
Doktorlarından birisi “Eğer bugünden tezi yok bırakmazsan sigarayı, bu damarlarınla en çok beş, bilemedin altı ay yaşayacaksın, anlıyor musun?” diyor. Vera anılarında sitemle ekliyor kendi cümlesini; “Bu konuşmadan sonra beş ay üç gün yaşadın Nâzım”.

Ölümlerden ölüm beğenmek

Nâzım ise doktorlardan doktor beğeniyor sıkıştığında… Romen doktor nispeten iyi mesela; “Günde 10 sigaraya kadar içebilirsiniz!” Ölümlerden ölüm de beğeniyor.
“Ölümüm kanserden, zatürreden, ne bileyim, neden olursa olsun, ama yavaş yavaş olsun isterim. Ölmekte olduğumu bilmeliyim, bilmek isterim. O zaman, şimdi ve tüm yaşamımda söylemediğim şeyleri yaparım. Çok önemli bu” diyor Vera’ya. “Giderayak işlerim var bitirilecek, giderayak” babından.

Bir yazda dört kez ölüm

Vera’nın yıllar sonra yayınlanan anıları (¹) gölgesinde hep ölümün. Şakası, esprisiyle bile: “Dört kez ölümün eşiğinden döndün o yaz. O korkunç zamandan bir de ne anımsıyorum, biliyor musun, bana sorduğun soruyu:
‘Eğer öteki dünya olsaydı ve orada size dünyada yaşamış erkeklerden birini koca olarak seçmeniz önerilseydi, kimi seçerdiniz?’ Ben saf yürekle: ‘Aleksandr Puşkin’i’ diye yanıtlamıştım. ‘Sanırım uzun bir kuyrukta beklemeniz gerekecek’ demiştin… Ben de ‘Kuyruğa alışkınım’, demiştim şaka yollu.”

“Şairler kıskançmış demek”…

Nâzım’ı kemiren o duyguyla her an karşılaşıyor genç kadın. Anılarına da yansıyan hayreti onu bir genellemeye sürüklüyor hatta: “Söz konusu kişi bir dâhi, hatta çoktan ölmüş biri de olsa, bir şairin yanında bir başka şairi övmenin pek de sakıncasız bir şey olmadığını nerden bilebilirdim! Evet, gerçekten de şiir ölümsüz ama şairler kıskançmış demek.”
Vera’nın anıları Nâzım’ın son ânına kadar yüreğinde çırpınan o duygularının da seyir defteri. Kiminde “gündelik”, kimi zaman “şâirâne” kıskançlığının… Ta 1945’de Piraye’ye yazdığı şiirle de sabit aslında: “Çekilmez bir adam oldum yine: uykusuz, aksi, lanet /Yine her seferki gibi haksızım /Sebep yok, /olması da imkansız /Bu yaptığım iş ayıp /rezalet. /Fakat elimde değil /seni kıskanıyorum. /beni affet…”

Vera’nın tereddütlü “Evet”i

Lâkin birlikte geçen bir hayata yansıması her zaman şiirsel değil tabii. Öyle ki Vera sevdiği adamın, “koskoca Nâzım”ın evlilik teklifini bile bu ana mesele nedeniyle sorguluyor uzun süre: “Güvenemiyordum ona. Daha evli değilken böyle yaparsa, kendisinin de söz ettiği ülkesindeki kıskanç erkeklerden birisi olup çıkacağını düşünüyordum.
Her şeyi yasaklayacak, beni dört duvar arasına kapatacak ve kendisinden bile kıskanacak gibi geliyordu bana. Ölçüsüz aşkı ve beni yitirme korkusundan ötürü yaşamımızın cehenneme döneceğinden korkuyordum. Ve ayak diriyor, ‘Olmaz’ diyordum, ‘devrimden sonraki gibi yaşayalım.”
Yani “burjuva evliliği”nden de, “geleneksel izdivaç”tan da farklı bir birliktelik… Nâzım’ın deyişiyle de “nikâh mikâh saçmalık” zaten. “Fakat konu ikimizin ilişkisi olunca, her şey geleneksel olsun istiyordu. Birlikte yaşıyorduk, fakat kimlik kartımda bir başkasının soyadının bulunması çileden çıkarıyordu onu”… Vera sonunda boşanıyor eski eşinden; “Nâzım bunun utangaç sevincini yaşıyor birkaç gün”.

“Ayrılık, kıskançlığın senin”

Sonra da evleniyorlar ama Vera’yı yitirme korkusu yine şahlanıyor. Kıskançlıkla ölümünü buluşturan tahayyülüyle bile yaşıyor o “lânet” duyguyu: “Aylarca ayrılmadığımız olurdu seninle Nâzım, hiç ayrılmıyorduk, bir saat bile, fakat ne çok ayrılık vardı. Ayrılık, kıskançlığın senin.
‘Ben öleceğim, sen kalacaksın, bunu düşündükçe aklımı kaçıracak gibi oluyorum. Dünyanın en karmaşık, en belalı kıskançlığı, sevdiğin kadının artık sen dünyada olmadığındaki geleceği için duyduğun kıskançlıktır!”
Ardından Vera’yla ölümünden sonraki bu “mesele”yi nasıl halledeceklerini konuşuyor usulca… Kabahat pazarlığı yapar gibi çocukça: “Nasıl yaşayacaksın, düşünelim bunu Veracığım. Gel, her şeyi kararlaştıralım şimdiden. Seni oradan elli yaşına kadar kıskanacağım. Yok, elli beş yaşına kadar… O yaşına kadar görebiliyorum seni. Sonra ne olacak, bilmiyorum.”

Son gecesinde “Bağışla beni”

Ve son gecesinde “Bağışla beni” diyor, “Kıskançlığımla çok üzdüm seni. Şimdi öyle utanıyorum ki… Ne aptalmışım. Bağışlayacaksın beni, bağışlayacaksın değil mi? Şimdi artık o kadar güç değil benimle yaşamak, ha? Bütün o aptallıklarım için bağışla beni Veracığım, olur mu, bağışlıyorsun değil mi?” Vera “her şeyi unuttuğunu söyleyinceye kadar bırakmıyor yakasını”…
Ardından komşunun küçük oğlu bir mektup getiriyor Nâzım’a, yanlışlıkla onların posta kutusuna atmışlar. Mektup Yaşar Kemal’den. Seviniyor Nâzım; “Bugün bir şeyler olacağını biliyordum! Söylemiştim sana!” Önceden konuştukları gibi 15 Haziran’da Macaristan’da buluşacaklar.
Nâzım heyecanla hemen santrali arıyor, sabah saat 09.00 için bir telefon yazdırıyor: “Bay Kemal-47509.” O not da Vera’nın Nâzım’ın öldüğü o sabahla ilgili anılarına ekleniyor: “Gerçekleşmeyen bu telefonun makbuzu burada duruyor işte…”

“Eğer olursa”dan kıskanmak…

Kıskançlık… Biraz temize çekilebileni, normalleştirileni, hatta “şart”, “hak görüleni”, “aşk”la oluyor çoğu kez. Maalesef. Hatta aşkın bahane olduğu en korkunç sonuçlar öyle paketleniyor bazen. “Seviyordum öldürdüm be abi” sadece bir Sait Faik hikâyesi değil.
“Aşk adına” olanını, kıskançlığın ikincil tümörü “haset”ten de ayırt etmeye çalışıyor insanlar. Nâzım da öyle; “Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım /şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile”.

Yönetmen, oyun yazarı Viktor (Komissarzhevsky) de öyle anıyor ardından. “Nâzım kadar kıskanabilen ve buna bağlı olarak da onun kadar sevebilen çok az kişiyi tanıdım. Nâzım’da kıskançlık bir mülkiyet duygusu değil. Aşkın öteki yüzü. Kıskançlık korkunç bir şey sayılır. Nâzım’daki olandan değil, olabilecek olandan, ‘eğer olursa’dan kıskanırdı o… İşte bu eğer olursa her zaman vardı Nâzım’da.”
Sanem Altan da Vatan’da 22 Nisan 2014’de yayınlanan “Kıskanmayı Nazım Hikmet’ten öğrendim” yazısında değiniyor aynı mevzuya: “Kıskançlıktan bahsettiğimiz bir gün babam (Ahmet Altan) ‘Ben Nazım Hikmet okuduğumda kıskançlığı küçümsemekten vazgeçtim’ demişti: ‘Sevdiğin kadını kıskanabilirsin bunu anladım, önemli olan bunu nasıl söylediğin, Nazım bunu çok iyi söyler, hatta o kadar iyi söyler ki kıskançlığa imrenebilirsin.’

Duygularıyla mahkûm etmemek

Kıskançlığın ayağı bana pek böyle gelmese de, bu düşüncelere pek katılmasam da anlıyorum tabii. Kıskançlığını iyi, “güzel” ifade etmek bile bazen daha bir yük muhatabına… Seni kırmadan ifade ettiği o duyguyu, onu kırmadan konuşmak, tartışmak da müşkül. Kıskançlığı haklı çıkarmak, belki işte asıl mesele.

Ama bu mevzuda meramım o değil. Aslolan belki bir şairi duygularıyla da anlamak, duygularını ifade ediş biçimiyle sevmek. Duygularına katılmak şart değil her zaman. Böyle bir sevgi onu duygularıyla mahkûm etmemeyi de öğretiyor insana… Sanatçıdan öte sanatını sevmenin, kendince anlayabilmenin -varsa- sırrı burada gizli.

Şairi asıl meziyetiyle sevmek

Nâzım’ı hep sevdim. Hatta mektepli “müfredat”a rağmen şiire meylimde “Han Duvarları”nın ardından ilk esaslı göz ağrımdır muhtemelen. Giderek Nâzım’ı sadece politik şiiriyle sınırlamamak özgürleştiriyor şiirimizi. Bizi de belki…
Onu şiirin tek üstadı, peygamberi gibi değil “insan”, hatta “çocuk” haliyle sevince, ustalığını, hayatını orada keşfedince, yeni şiirlere, yeni şairlere aralanıyor gecelerimiz. Bir şairi ideolojisi, yaşam biçimi, karakteriyle değil şiiriyle (yani asıl meziyetiyle) sevebilmenin bahtiyarlığına öyle ulaşıyor insan.

Bazı şiirleri başka bir şehre taşınmış çocukluk arkadaşları gibi uzağımda kalsa da kıymeti, yeri “tarih olamayacak” kadar her dem taze hayatımda. Gelecek pazar -biraz gecikecek de olsa- yine güncel bir mevzuyla, “Nâzım’a itibar” meselesiyle devam edeceğim. Kafiyesine “istismar” da eklenecek.

(¹) Nâzım’la Son Söyleşimiz, Vera Tulyakova Hikmet, Çeviren: Ataol Behramoğlu, 1981.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın