Aşk gibi güzellik de tarifi üzerinde uzlaşılan bir mevzu değil. Ama ilk kez ne zaman âşık olduğunu hatırlıyor insan. Ya da yaşadığı o ilk heyecanı “aşk”a uyduruyor. O yüzden “İlk aşk unutulmaz” edebiyatı bir dönemin en çok satan romanı.
Güzelliğe gelince işler daha bir karışıyor sanıyorum. Zira -en azından kendi payıma- gerçek, kusursuz, inanılmaz gibi kelimelerle ifade edilen “güzellik”le ilk kez ne zaman karşılaştığımı, o çarpılma ânını ne zaman yaşadığımı pek hatırlamıyorum mesela.
Gönül kimle oynarsa güzel odur dönemi
Hayatın boyunca “güzel”ler çıkıyor karşına tabii. İlkokuldan itibaren ront adımlarıyla “Dört yanım almış güzeller /Bir bir yandan biri bir yandan” oluyor elbette de kastettiğim “güzellik tablosu” o değil.
Onlar bu kusurlu âlemdeki “acayip güzel”den çok biraz “Gönül kimle -saklambaç, elim sende- oynarsa güzel odur” tesellisinin/tesisinin ilk üniteleri. Büyüdükçe değdiğin güzelliği zihninde sen acayipleştiriyorsun. Romanlara, şiirlere, destanlara konu olan “güzellik” işçiliğiyle, sinemada, fotoğraflarda, resimlerde karşılaştığın “güzellik tablosu” da farklı.
Yazımdaki meramım da gönlün, aşkın, edebiyatın biçimlendirdiği flu, işlenmiş güzellik değil bakakaldığın “doğal, kusursuz” güzelliğin keskin, net hatları… O aşk gibi zihnine, gönlüne bir hazırlık, Ece Ayhan’ın deyişiyle “örgütlenme” süresi tanımıyor. Sıfır noktasında ortaya çıkan bir çarpılma, çarpışma… Bir tablo olarak güzellik.
Antik güzellikte Altın Oran
Hangi yaşıma başıma denk geldiğini tam hatırlamasam da denklemi sadeleştiren, elenen adaylar arasından kalanları arşa çıkaran formül aklımda. Çocukluğumdan hafızama yerleşen Altın Oran… İlk kez Antik Yunan’da ortaya çıkan mimaride, heykelde kullanılan bu matematiksel, geometrik düzen, “oran”, daha sonra doğada, insanda evrensel güzellik ölçütünün, kusursuzluk, mükemmellik arayışının da formülü.
Bu kavrama çocukluktan aşinalığım annemin Elizabeth Taylor ve Grace Kelly’yi (Buzdan Venüs) öyle, her seferinde o kelimelerle özetlemesi: “Altın Oran herkese nasip olmaz…” Ona göre dünyanın en güzel kadınları. Lâkin ikisi de bana uymuyor; ebeveynlerinle beğenide, güzellikte uzlaşmak (da) “kaide”ne ters zaten.
Benim güzelliğine ilk hayran olduğum kadınlardan birisi sanıyorum Ingrid Bergman. Mahalledeki erken/ergen güzellik yarışmalarında onun yetişkin güzelliğini savunurken argümanlarım net: “Mermerden yontulmuş güzellik”, “Roma heykelleri, Venüs gibi”… Finalde de altın vuruşu yapıyorum: “Güzellikte Altın Oran bir kere…”
Tarihe sere serpe uzanan güzellik
Mitolojiye, dağda, aramızda yaşayan tanrılara, onların yeryüzündeki rakibi antik filozoflara, ozanlara, yazarlara dayanan böyle “masalsı argümanlar” o günlerde de ilgi alanım. En eğlenceli, esprili, en insanî “kutsal” hikâyeler onlarda. Yaşamları hayatla, kullarla iç içe, kusurları, zaafları kullarla yarışta… Eh bir de “Adamlar üç bin yıl önce görmüş, söylemiş, uydurmuş, yapmış abi” meselesi var.
Güzellik tezlerinin de hâlâ Antik Yunan’a, Roma’ya o heykeller misali sere serpe uzanması ondan. Kusursuz simetri, mermerden yüz, vücut… Kadın güzelliğine çevirisi keskin, pürüzsüz yüz hatları, belirgin elmacık kemikleri, hokka ağız, burun, boy pos filan gerisi yalan dolan.
Eskiden fabrikası İsveç’deydi galiba

Bergman da öyle. Efsane Greta Garbo gibi o da İsveç, Stockholm doğumlu. Bir zamanlar fabrikasının da orada olduğunu düşünüyoruz. Onu filmleriyle yakından tanıyorum. Jeanne d’Arc’dan bazı sahneler (fotoğraflar) hâlâ aklımda. Kadınların “erkek gibi” dövüşmesinden hiç haz etmeyen, “Charlie’nin Melekleri”nin sadece bacaklarına bakan nesli “kadın şövalye”yle tanıştırıyor. Sonra onu da diri diri yakıyorlar zaten.
İspanya İç Savaşı’nda geçen “Çanlar Kimin için Çalıyor” filmiyle de efsane. Film için saçını kısacık kestiriyor. Ardından o saç modeli “Bergman kesimi” adıyla özgürlükçü bir moda akımı.
Sansüre meydan okuyan zekâ
Ayrıca “en ikonik Hitchcock sarışınlarından”… Nazilerin arasına sızan âşık casusu canlandırdığı “Aşktan da Üstün (Notorious)” filmi mesela. O filmde de canlandırdığı karakter de özgürlüğün o dönemdeki sınırlarını zorluyor.
Yıllar sonra zekâ küpü Alfred Hitchcock’un o filmin çekildiği dönemdeki ağır sansürü “düzinelerle öpücük”le nasıl aştığını da öğreniyorum. Hollywood’da o yıllarda öpüşme sahneleri en fazla üç saniye…
Hitchcock o sansürü Cary Grant ile Bergman’ın tutkuyla öpüşmelerini her üç saniyede bir kestiği ama başka sahnelerde devam eden düzinelerce öpüşmeyle tam iki buçuk dakikaya tamamlıyor. Dönemin rekoru…
“İsveçli Azize”nin yasak aşkları
Tabii Bergman’ın aklımda kalan, sonradan da seyrettiğim unutulmaz filmlerinden biri de Casablanca… Sinema tarihinin yine unutulmaz kadın karakterlerinden Ilsa Lund’u canlandırıyor. Lund Casablanca’daki ünlü gece kulübünün sahibi Rick’in (Humphrey Bogard) eski aşkı… Lâkin yıllar sonra, İkinci Dünya Savaşı’nda orada karşılaştıklarında anti-faşist direniş lideri Victor ile evli. İki aşk arasında kalıyor.
Yasak aşklar, iki aşk, hatta farklı dünyalar arasında kalmak, Bergman’ın hayatından da sahneler aslında. Sahne ışıklarının altındaki şöhretini, zenginliği, “ulusal itibar”ını yitirmek pahasına 1940’larda aşkın peşinden tereddütsüz gidecek kadar cesur bir hayatın aktristi.
Onu “İsveçli Azize, kusursuz kadın” olarak pazarlayan Hollywood’a rağmen ünlü savaş fotoğrafçısı Robert Capa ile Paris’te iki yıl süren tutkulu bir aşk yaşıyor. Evli ve çocuklu üstelik. Öyle bir aşk ki Hitchcock “Arka Pencere” filminde yakın dostları Capa ve Bergman’ın sevdasından ilham alıyor. Fotoğrafçı adamla ünlü bir moda ikonunun derin bağları…
Uzun süren evliliğin sırları
Ardından bomba İtalyan yönetmen Roberto Rossellini ile yaşadığı aşk ve evlilikle geliyor. Onun uğruna eşini, ilk çocuğunu terk etmesi muhâfazakâr Hollywood’da da, medyada da büyük skandal. Senato’da bile “ahlaksız” gündem maddesi… Yedi yıl boyunca ABD sinemasından uzak tutuluyor.
Bergman rol aldığı Rosselini filmlerinde de aykırı, boyun eğmeyen kadınları canlandırıyor. “En güzel asi, aykırı kadın”… Bir süre sonra Rossellini’den olan ikiz kızlarını, Isotta Ingrid ile Isabella Rossellini’yi de geride bırakarak yeni bir aşk, evlilik için İtalya’dan Paris’e yolculuk.
Ayrılma nedeni Roberto’nun aşırı kıskanç, baskısı karakteri. Hayatı boyunca bunlara tahammülü yok. Üçüncü eşi de İsveçli ünlü bir tiyatro yapımcısı. Bu kez 17 yıl sürüyor. Sırrı “entelektüel özgürlük, karakterlerine, sanatlarına karşılıklı saygı ve huzur” olarak geçiyor kayıtlara.
“Kalbinizin sesini dinleyin…”
Çocuklarına göre o “klasik evcil bir anne değil arada uğrayan, çok eğlenceli ve sıradışı, yakın bir arkadaş”… Kızlarına verdiği öğüt de o yönde: “Hayatımda hiçbir şeyden pişman değilim, siz de kalbinizin sesini dinleyin”…
Kızı Isabella Rossellini de “altın oran”dan nasibini alıyor. Sinema dünyasının “yaşayan Roma heykeli”… Bunda pürüzsüz cildi, kusursuz, keskin hatlarıyla “14 yıl boyunca Lancôme’un küresel yüzü” olmasının da etkisi kuvvetli. Velâkin 40 yaşını aşar aşmaz firma sözleşmesini yenilemiyor. Seçilen genç yüzler arasında “Altın Oran” bu kez de Rossellini’nin kızı Elettra Rossellini Wiedemann ile sürüyor.
Güzelliği rakipsiz kılan kusurlar
Ingrid Bergman 44 yıl önce 29 Ağustos 1982’de sekiz yıl boğuştuğu kansere yenilenerek 67 yaşında hayata veda etti. Zamana meydan okuyan güzellik, estetik tarihindeki yeri dijital arama motorlarında karşına çıksa da her şey değişiyor. Zaman sadece bedenleri değil insanın güzelliğe yüklediği anlamları, tarifleri, tasnifleri de değiştiriyor tabii.
Mutlak, değişmez bir güzelliğin olmadığını erken öğreniyorsun. Kusursuzluğun mermerimsi altın oranına meydan okuyan, “geometri”yi bir güzel bozan harika “kusurlar” çarpıyor bazen insanı.
Gençliğimde güzelliğine hayran kaldığım birisi de Fatih Sultan Mehmet burunlu manken Sabahat Doğanyılmaz mesela. Sonrasındaki göz ağrılarımdan birisi de burun farkıyla Uma Thurman. Güzelliklerinin sırrının, büyüsünün onlar da farkında olmalı; tüm önerilere, ısrarlara karşı estetiğe yanaşmıyorlar, burunlarına dokundurtmuyorlar.
Tek tip estetiğin en büyük mağlubiyeti
Doğanın eseri olan klasik estetiğe mânâ, derinlik katan sapmalar, kusurlar, insan elinden çıkan, dönemin dayattığı o tek tip, abartılı, ödünç estetik anlayışının en büyük mağlubiyeti bence.
Bugün estetik operasyonlarla ortaya çıkan bildik şablon, kusursuz, “trendy” güzellik peşindeki eğreti şablonlar bazen ürpertiyor beni. Bazısı geçmişten bu yana izi kalan “kusursuz”luğu, yüzü puzzle masasında bir araya getirmek isteyen zanaatçıların marangoz hataları gibi…
Bazısı “başarılı” sonuç verse de, rötuşlar yerli yerine otursa da… Güzellik senfonisinde yanlış yerlere oturtulan, notası kayan keman kaşlar, ortopedik tanısıyla “çıkık”, “fırlak” elmacık kemikleri, küçültülürken oransızca sağa-sola-yukarı çekilen, bazen aşağı düşen burunlar, hokka ağızın inadına devasa dudaklar, hepsinin arasına gömülen gözler de az değil.
Biricikliği ellerinle yok etmek
Öyle “güzellik” sürekli güncellenen geçici ama yüzlerde maalesef kalıcı bir yazılım, bazen basbayağı defolu bir üretim. Özgürlüğü her yandan kuşatılan insan kuşkusuz kendi bedeni üzerinde tek ve mutlak söz sahibi. O egemenlik alanına müdahale etmek, söylenmek elbette kimsenin haddi değil. İstediğini yapar…
Benim de fikrimi söylemeye dilim pek varmıyor, hatta ayıp belki ama… Bazı insanların kopya, bir örnek, tipi tip, sonucu/sorunu belirsiz “güzellik uğruna” biricikliğini kendi elleriyle, hevesiyle tümden yok etmesini, çehresini sil baştan düzenlemesini, zamana, sisteme böylesine boyun eğmesini anlamlandıramıyorum kendi payıma.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

