Çocukluğun her şeye muktedir, gerçekleri yeniden yapılandıran hayal dünyasını hep tebessümle hatırlıyorum. Tek başına evde de olsan, arkadaşlarınla sokakta da olsan her şeyi hayaller üzerine inşa edebiliyorsun. O yüzden çocukların “Sıkıldım, çok sıkıldım!..”ına itibar etmiyorum pek.
Hayatınla, “büyüyünce” dediğin geleceğinle ilgili ciddi ciddi hayallerin de var elbette. Büyüklerin gülüp geçtiği hayaller; astronot, olmadı savaş pilotu olmak gibi. Babamın uzun yıllar çalıştığı Esenboğa Havalimanı’ndan çocukluk arkadaşım Fatih (Kortel) mesela.
“Hangar”a atılmış büyüklü küçüklü hurda uçakların koltuklarında “Ben büyüyünce jet pilotu olacağım” dedi dedi, oldu pekâla. Yine çocukluğundan beri Amerika’da yönetmen olmak, film çevirmek hayalini kuran Akif de başardı. Hayalleri yabana atmayın yani.
Çocukluktaki yaratıcı kelime
Ama en eğlencelisi oyunları, hatta oyuncakları, dünyayı hayallerinle yeniden kurmak. Çocuklar oyun, oyuncak mucitleri, o dekorla kurgu uzmanları… O zaman “masuscuktan” olsa da hayat eğlenceli bir oyun.
Alıyorsun yerden sihirli taşı “Hadi padişahçılık oynayalım” diyorsun mesela. Sihirli taşın sahibi ve hayalin mucidi olduğun için oyunu da sen kuruyorsun. Seç sultanını, vezirini, askerlerini, kullarını, otur kayadan tahtına…
Lafın gelişi, çocukluk hayallerinin sınırsızlığını, uçukluğunu, abukluğunu vurgulamak için bu örneği verdim. Lâkin bacak kadar çocukken bile hiç “padişahçılık” oynadığımızı hatırlamıyorum. Çok eski, demode bir “oyun” zira. Tehlikeli de… Padişah çocukları oynarmış, akıbetleri malum.
Çocukluğumuzun o sihirli, anahtar kelimesi “masuscuktan” bile bir yanıyla gerçeğe biraz tutunmalı ki zevkli olsun. Dil kurallarına göre doğrusu “mahsusçuktan” ama dile oturuşu, kulağa gelişi dediğim gibi. Eş anlamları “yalancıktan”, “şakacıktan”. Çocuk dilinde en bereketli, yaratıcı kelimelerden.
Masuscuktan “evcilik” oyunu…
Masuscuktan der demez de aklıma “evcilik” geliyor. Gayet gerçekçi bir oyun, öyle ya da böyle herkesin varsayılan hayali. Toplumca da -ısrarla- beklenen, oyunun oynandığı camianın kuralına uyarsan onaylanan istikbal.
Ayrıca saklambaç, elim sende gibi kızlarla oynamanın mahalledeki delikanlı tarihini bozmadığı -kurgulu- tek oyun olabilir. Hatta mahallede bir tür itibarı, dokunulmazlığı var; senin kurgunda zevcen olan kızla başkası oynayamıyor.
“Masuscuktan sen anne ol, ben de baba olayım, Tolga da (sinsi rakibin) çocuğumuz olsun, bol bol azarlayayım, ekmek almaya filan yollayayım” … İşler karışırsa savunman da hazır. Nihayetinde ciddi bir izdivaç, “çıkma” teklifi, aşk ilanı filan değil. Masuscuktan, anında kaytarırsın…
O evcilik oyununu ciddiye alıp evlenenler de oluyor bazen. Mutluluğunu evcilikle büyüten kıdemli bazı çiftlerin “Valla biz çocukluktan beri beraberiz” meselesi pek istisna sayılmaz o dönem. “Yahu ben masuscuktan evlenmiştim” deyip işin içinden sıyrılan da olmuştur belki. Ayrılma bahaneleri evlenme gerekçelerinden daha çok, yaratıcı her zaman.
Büyüklerin “masuscuktan”ı sorun
O çocuksu dili, o sihirli kelimeleri büyüdükçe terk ediyorsun maalesef. Kullanışlı değil artık. Birisine “Sen masuscuktan sevgilim ol, seninle masuscuktan…” filan olmuyor pek. Hakiki yahut muhtemel sevgilisini öyle kıskandırmak isteyenlerde de yekdiğerine düşen rol çok küçük, sevimsiz.
Ama masuscuktan, şakacıktan, yani gerçek değil de şaka niyetine kurgular hâlâ hayatımızda. Bazı koca koca insanların, bazı koskoca makamlara “masuscuktan” atandığını bile düşünüyorum bazen. O koltuğa 23 Nisan’da masuscuktan oturtulan çocuklara müdahalelerinden bile anlaşılıyor bazen endişeleri…
Espri, komedi, stand up da öyle bir şey. Çıkıyorsun sahneye hayata dair şakalar, espriler yapıyorsun. “Şakacıktan” bir şeyler söylüyor, anlatıyorsun, tutarsa, seyirci beğenirse gülecek, kahkahalar atacak.
Şakaya gelmeyen mevzular külliyatı
Lâkin büyüklerin küçük hayatında, küçük hesaplarında öyle cereyan etmiyor mesele. Çocukluktaki o esnekliği yitirip kazık gibi dikiliyorlar karşına. “Şakadan anlamamak” belki de en yetişkin, yaygın kusur. Tedavisi de zor; anlasa da şakasını bile kabullen(e)miyor bazısı.
Şakaları, esprileri ciddiye almak toplumsal iletişimde en sık karşılaşılan arızalarından, aksaklıklardan… Empatinin, hoşgörünün, tebessümün önündeki duvar. Birçok “iletişim kazası”, çatışma şakayı ciddiye almakla, yanlış anlamakla yahut şakayı hoş görmemekle yaşanıyor. Espriyi, şakayı, hatta mizahi hor, bayağı görmeye de yatkın bazısı.
Ötesi “şakası asla yapılamayacak” mevzular, şakaya gelmeyecek tabular, tabu olmayıp da öyle tapulanan alanlar gırla. O listelerdeki ürünleri şakana malzeme edemezsin. Dinler, peygamberler, gelenekler, milli ve manevi semboller, aile, evlilik gibi kurumlar, marşlar, kültürel, etnik mevzular, padişahlardan bu yana tarihteki liderler, cumhurbaşkanı, cinsiyet kategorileri, meslekler, engelliler, afetler, felâketler, ölüm, intihar…
Meslek gruplarının hassasiyeti
Bir dönem “meslekler”le, işlerle ilgili esprilere hassasiyet şaka gibiydi mesela. Hangi meslekle, işle ilgili bir espri yapsan, odalar, dernekler, o meslek grubu ayakta. Komedyen olsan tek güvenli liman her esprine “İşsizin biri…” diye başlaman. Ama o zaman da işsizler ayağa kalkabilir, ki daha tehlikeli: “Bizle alay ediyorlar, çaresizliğimizle, derdimizle dalga geçiyorlar”.
Tam geçti derken bu meseleyi bana Deniz Göktaş’ın “dalgıç” esprisi hatırlattı. Oradaki “dalgıç”ın asıl “espri”nin, dokundurmanın figüranı, o “kara deniz”den çıkış noktası olduğunu bile anlamak istemedi bazı dalgıçlar. Art arda protesto ettiler kendilerince…
Listedekilerin üstünü kırmızı kalemle çizdiğinde elinde hava sudan konular kalıyor. Ama onun bile deyimi var; “Havada bulut var desen, ben ördek miyim diyecek” meselesi şaka değil. Bugünün bazı şakalarla ilgili kabahat, suç analizine de gayet uygun: “O bulut yağmura neden olacak, yağmur yağınca gölcükler oluşacak, eh orada ne yüzer, ördekler!”
Bazısı üstüne alınabilir, sen de…
Yani masuscuktan, şakacıktan meselesi artık tehlikeli. Söylediğin her şeyin fazlasıyla ciddiye alınması, “şakacık”ın istenen her yere çekilmesi, uydurulması mümkün. Şakacıktan bazı insanlar fena hâlde alınabilir, hatta o yüzden sen de içeri alınabilirsin. Sonra kalk da anlat hepsinin şakacıktan, espri olduğunu…
Deniz Göktaş vakasında hepsini, 32 kısım tekmili birden yaşadık sanıyorum. Yahut benim penceremden öyle görünüyor, ne yapayım. Göktaş’ın basına yansıyan ifadesine göre sakıncalı, suç oluşturabilecek her esprisi tek tek sorgulanıyor. Misal gösterisinde “Oruç tutan canlı bombalardan korktuğunu” söylemiş, soruyorlar.
Oruç psikolojisiyle ilgili deyimler
O da psikoloji mezunu olduğunu, toplumun korktuğu konulara mizâhî yaklaştığını uzun uzun anlatıyor: “Oruç tutan insanlar uzun süre aç ve susuz kaldıkları için daha gergin olabileceğini düşünerek böyle bir şaka yaptım. Kelime oyunu amaçlıdır.”
Hukuka kıt aklımla bence gayet açık… Çocukluğumdan beri o psikolojiyle ilgili deyimler, cümleler hayatın içinde, ortada; “Oruçlu ağzımla beni günaha sokma, dinden imandan çıkarma”, “Oruç oruç başıma iç açma”, “Bana orucumu bozdurma” … O gergin, öfkeye yatkın psikolojiyi dışa vuran onca deyim dışında hepsini bir araya toplayan “Gavura kızıp orucunu bozmak” bile var.
Şakacık’tan hapis-tahliye-hapis…
Sonrası da esasında şaka gibi. Deniz Göktaş geçenlerde “şakacık”tan tahliye ediliyor. Yanlış anlaşılmasın; yani yaptığı “şaka” nedeniyle hapse atıldıktan sonra o “şakacık”lardan tahliye kararı veriliyor. Ama ânında “Daltonlar şakası” nedeniyle tutuklanıyor.
Dosyanın adı da medyada böyle anılıyor ki, gülmekten yere yuvarlamak işten değil. Aklıma başta Avarel Dalton, Red Kit’teki Dalton kardeşlerin maceraları geliyor tabii. Kapıdan hiç çıkmadan yine ve hepsinden yeniden tutuklanması “espri”si (“bir konunun asıl anlamı”) bir yana… Suçu ve suçluyu övme suçu da bence başka âlem.
Malzemesi zaten dillerde, haberlerde
Zira esprisine konu olan bütün materyal tüm ayrıntılarıyla dizi dizi haberlerde… Daltonların maceraları, Daltonlar şöyle, Daltonlar böyle, tarifeleri şu kadar, bu kadara mekân kurşunluyorlar, az fazlasına basıyorlar… Tetikçilerinin profilleri, özenle poz verdikleri boy boy fotoğrafları, neye, nasıl özendirildikleri filan tefrika.
“Yeni nesil suç örgütleri”nin ayrıntılı stratejileri, sınıflandırılmış, başlıklarıyla sıralanmış eylem biçimleri, “kim, nerede, kiminle, ne yapıyor” keza. Ayrıca başta “TikTok” bizzat kendileri yapıyor reklâmlarını… Göktaş bütün bunları, her an faş edilen “entelijans”, ajans haberlerini (de) şakaya vuruyor. Suç!
Behzat Ç.’nin çocukları özendirmesi
Aklıma dört yıl önce yayınlanan “Behzat Ç. aldı şahsın edebiyata intikâli” yazım geliyor. Dizi RTÜK’ün ceza bombardımanı altında… Gerekçelerden birisi de dizinin Behzat Ç. kişiliğiyle, “küçük yaştaki izleyicileri özendireceği” meselesi. Aynen aktarıyorum:
“Bu benim de en büyük endişem olmuştu: Kim kızı öbür kızı tarafından öldürülmüş, çocukluk aşkından koca yaşta darbe yemiş, eski zevcesi delirmiş intiharı denemiş, yeni eşi suikasta kurban gitmiş, her gün cinayetle-cesetle hemhal, yapayalnız, çıldırmanın eşiğinde bir adamın yerinde olmayı istemez ki…”
Neyse… Bu yazıya son hâlini verirken medyadaki haber çıkıyor karşıma; “Deniz Göktaş’ın iddianamesi hazırlandı, savcılık 2 yıl 7 aydan 12 yıl 2 aya kadar hapis talep etti. Göktaş’a, cumhurbaşkanına hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama ile suçu ve suçluyu övme suçlamaları yöneltildi.”
Aklımla, bilgimle üstesinden geleceğim bir mesele değil. Altından gelsem, kalksam da ulaştığım sonucu kabullenmem zor. Kişisel düşüncem Göktaş’ın gösterilerinde dile getirdiği yaklaşımdan farklı sayılmaz: “Her şeyin mizahı olabilir, yapılabilir, yapılabilmeli…” Katılıyorum; rüştünü mizahıyla ispat edebilmesi kaydıyla…
Niyetim suça konu edilen esprilerin, “şaka”ların mizah ya da suç sayılıp sayılmayacağı yönünde hüküm vermek, ahkâm kesmek değil kuşkusuz. Ne hukukçuyum, ne de mizahçı… Meramım çocuklumdan beri kulağıma hoş gelen, beni gülümseten “masuscuktan”, “şakacıktan” mefhumunun bugün aldığı hâl. Hakikaten üzülüyorum…
MÂNÂLI YAZI RESMİ: Yazı fotoğrafına eklenen tabloPieter Brueghel’in 1560’da yaptığı “Çocuk oyunları”ndan bir kesit. Tablo, Wikipedia’da aktarılan bilgilerle meramıma da fon oluşturuyor: “Resimde, yürümeye yeni başlayan çocuklardan ergenlere kadar farklı yaşlarda çok sayıda çocuktan kimisi kendi başına, kimisi grup halinde oyunlar oynarken tasvir edilir. Resmedilen çocuk oyunlarından bazıları günümüzde halen oynanmaktadır. Çocuklar meydandaki büyük binayı ele geçirmiştir. Resimdeki karakterler her ne kadar çocukları temsil etse de, Brueghel onlardan ‘yetişkin çocuk’ olarak bahsetmiştir.” Bütün bunları düşünce… Deniz Göktaş bu fotoğrafında -“yetişkin çocuklar”ı da kapsayan- “İlahi çocuklar!” gibilerinden bakıyor, gülümsüyor sanki.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

