TÜM YAZARLAR

Devamı

    Papa Anıtkabir defterinde neden Atatürk’ü anmadı?

    Papa’nın ziyaretiyle yaratıcı işlere imza atıldı: Doğrudan tarih uyduruldu. İznik Konsülü’nün 1600’üncü yıldönümünde 1925’de meğer Atatürk Papa’nın Türkiye’ye gelmesine izin vermemiş. Ama haklı oldukları bir konu olabilir. Vatikan’ın Atatürk’le ilgili hatıraları iyi olmayabilir. Çünkü 1929’dan 1960’a kadar Türkiye İstanbul’da görev yapan müstakbel Papa Roncalli ise dini kıyafet yasağıyla sınanmıştı

    Kürt meselesinde CHP nereye?

    CHP’nin İmralı’ya gitmemesi, gidilmesini arzu etmeyen, Öcalan’ın adını duymak istemeyen, siyaseti sadece AK Parti’yle mücadeleye kilitleyen kesimler için cesaret verici olmuş, seslerinin yükselmesine yol açmıştır. Barışa “evet”-Öcalan’a “hayır” diyen hak, ancak esasen siyaset ve çözüm dışı duygusal dalgayı tahrik etmiştir.

    İznik Gölü’nün kıyısında Amerikalı bir Papa: Arius’un ahı, Francis’in hayali

    İlk Amerikalı Papa olarak tarihe geçen XIV. Leo, ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yaptı. Ankara’da Anıtkabir’i, İstanbul’da butik Katolik cemaatini ziyaret etti; Ortodoks Patrik Bartholomeos ve dünyanın dört bir yanından gelen kilise liderleriyle İznik’te birlik ve beraberlik ayini düzenledi. İznik ayininden önce ezanının bitmesini bekleyen, Türkiye’ye gelirken kendisine Chicago White Hox beyzbol sopası ve Şükran Günü turtası hediye edilen Papa XIV. Leo, bu ziyaret ile Türkiye’ye değil; Trump ve İsrail’in darmaduman ettiği Hıristiyan dünyasına göz kırpttı. Leo’nun gizli planı ülkemizi bölmek değil, selefi Francis’in açtığı içtihat kapısını biraz daha aralamak, kilisenin ayaklarını dünyaya sabitlemek, giderek sekülerleşen cemaatini gençleştirmek, çeşitlendirmek, toparlamak.

    Demokrasinin dinamik gücü kadınlar

    25 Kasım günü İstanbul’da İstiklal Caddesi yürüyüşe kapatıldı. Kadınlar barikatları aştılar. İstiklal’e çıktılar ve yürüdüler. Kadınlar, neredeyse ülkemizin bütün şehirlerinde gösteriler yaptılar, erkek şiddetini protesto ettiler. Ankara’da Yüksel Caddesi’nden Meşrutiyet Caddesi’ne yürüdüler. İzmir’de Penguen Kitabevi önünde toplandılar. Cadde üzerinden sloganlar eşliğinde Türkan Saylan Kültür Merkezi’ne yürüdüler.

    İmralı ziyaretiyle hangi noktaya geldik?

    Açık olarak, bu kilit noktanın merkezinde de Öcalan bulunuyor. Ve bu nokta, barış için Kürt tarafının üzerine düşen temel ödevleri içeriyor: Silahı bırakmayı, siyasete ve entegrasyon önerilerine kapı açmayı ve buna göre Türkiye’yi de dikkate alarak yapılanmayı. Devlet ve iktidar şu ana kadar barış sürecine davet, Öcalan’la örgüt teması, komisyon kurulması, İmralı ziyareti ile üzerine düşenlerin ilk bölümünü yapmıştır. Ancak esas bölüm ikincisidir: dönüşme meselesidir.

    Dağdan ‘kandırılarak’ indirilenler…

    CHP’nin yaktığı yeşil ışıkla harekete geçen muhalif kanaat önderleri günlerdir terk edilmiş aşık gibi öfkeli bir dille DEM’i ve süreci linçliyorlar. Kulağa en kötü geleni DEM’in hapishanede siyasetçiler ve belediyelerde kayyımlar varken iktidarla süreç yürüttüğü için suçlanması oldu. Kürtler ve DEM’lilerin kendi çıkarlarını bile düşünmekten aciz olduklarını, iktidar tarafından kandırıldıklarını söylüyorlar. Yani bir zamanlar devlet Kürtlerin dağa çıkmasını kandırılmayla açıklıyordu şimdi de bazıları Kürtlerin dağdan inmesini kandırılmayla açıklıyor.

    Bahçeli’yi anlamak…

    Devlet Bahçeli, Meclis grubunda dikkatle incelenmesi gereken bir konuşma yaptı. Dünyada ve bölgemizde meydana gelen gelişmelerin Türkiye’yi dikkatli olmaya zorladığını anlattı. Bugünkü yazımı hep birlikte düşünmek amacıyla onun sözlerine ayırıyorum.

    Komisyonun İmralı Kararı ve tartışmaları üzerine bir değerlendirme

    Erdoğan bu kritik kararda “işi Komisyon’a havale etmekle” yetindi. Erdoğan’ın almadığı riski muhalefet de almadı. CHP gibi Yeni Yol Grubu’nu oluşturan partilerin de karar alma mekanizmalarında toplumdan gelen güçlü itirazların daha etkili olduğu açıkça ortadadır. Komisyon’a üye veren partilerden Öcalan’la görüşmeye kategorik olarak karşı çıkan bir parti olmadı. Bu durum Öcalan’ın rolüne dair bir normalleşme eşiğinin sessiz sedasız aşılmış olduğuna da işaret ediyordu.

    Türkiye ve Avustralya arasında bir rol bölüşümü

    COP31’in Türkiye’de yapılacak olması, yüzeyde güçlü bir diplomatik kazanım gibi görünürken, müzakerelerin Avustralya tarafından yönlendirilmesi, küresel iklim siyasetinde gerçek gücün artık nerede toplanmaya başladığına dair daha derin bir soruyu gündeme taşıyor. Bu rol bölüşümü, modern diplomasinin artık nerede göründüğüyle değil, nerede yazıldığıyla ilgili daha büyük bir dönüşüme işaret ediyor.

    Barışa demokrasi aşısı yapabilsek

    Kürt meselesi gibi toplumun derinliklerine kadar etkili olmuş bir sorunun kısa sürede çözümünü beklemek, gerçekçi değil. Sorunun daha demokratik bir ortamda çözülmesi için, muhalefetin de mutlaka sürece katılması gerekiyor. Komisyonda CHP’nin varlığı hala önemli. Türkiye’deki şu anki kamplaşma, sürecin sağlıklı yürümesini tehdit ediyor. Doğuda Kürtler ile yeni barış adımları atılırken, İBB’nin kritik kadroları, cezaevine atılabiliyor. Onlarca belediye başkanı ve yöneticisi, ağır polis operasyonlarından geçirilebiliyor. Ancak, son tahlilde, CHP, bunca operasyona maruz kalırken, çözüm sürecine desteği sürdürebiliyor.

    Örgütüne silah bıraktırırken Öcalan’ın “teröristbaşı” olduğunu hatırlayanlar…

    CHP’nin kararı İmralı’ya görüşmeyi, PKK ile müzakere etmeyi kriminalize eden bir öfke patlamasını da tetikledi. Son iki günde son 10 yılda işitmediğimiz kadar PKK ve Öcalan laneti ve hakareti işittik. Üstelik bugün lanetledikleri PKK iki ay önce kendini fesh etmiş bir örgüt, Öcalan ise bu kararı aldırmış örgütün lideri. Seçimlerde ne olduğu herkesin malumu “Kürt siyasal hareketiyle” gizli ve açık ittifaklar kurmakta bir beis görmeyenler, örgütünü fesh etmiş Öcalan’la çözüm için bir saatlik teması bir anda suç ve ayıp ilan ettiler.

    Trump, neden Güney Afrika’daki G-20’yi protesto edip gitmedi? Sebep; 400 yıldır bozulmamış beyaz insan kaynağı rezervi keşfetmesi mi­?

    Trump Güney Afrika’daki G-20 Zirvesi’ne protesto ederek gitmedi. Sebep; Güney Afrika’yı beyaz çifçilere yönelik soykırımla suçlaması. İlk başlarda bu Güney Afrika doğumlu Musk’ın bir ergenlik travması zannedildi. ABD’nin İsrail’in intikamını alıp Güney Afrika’ya “asıl sensin soykırımcı” dediği düşünüldü. Asıl olan Trump’ın adeta bir buzulda hem genetik hem de düşünsel olarak bozulmadan korunmuş; katıksız Avrupalı insan kaynağı keşfetmiş olması. Afrika güneşi altında 400 yıldır çözülmeden kalmış bir buzul içinde, liberal demokrasilerin yumuşatıcılarıyla yıkanmamış kolalı beyazlar. Trump, Afrikaners olarak anılan bu topluluğu ABD’ne iltica etmeye adeta davet etti.

    Seküler orta sınıfın ağır abileri

    İlber Ortaylı, Celal Şengör, Vedat Milor, Sinan Canan, Oytun Erbaş, Dücane Cündioğlu, Onur Ünlü… Hem apolitikler, hem politik. Hem “siyasetüstü”ler, hem “siyasetkıyısı”. Hem klasik, hem modern. Yedi kutsal isim, yedi guru, yedi kanaat önderi veya teknisyeni. Vedat Milor’un yemek konuşmasıyla, Dücane Cündioğlu’nun din ve felsefe konuşması, orta sınıfta tam olarak aynı duyguyu uyandırıyor, aynı damara dokunuyor.

    İngiltere’nin de artık bir Mamdanisi var: Zack Polanski

    Dünya çapında önümüzdeki 5 yıl içinde gözlemleyeceğimiz majör politik trendleri anlamak için, bu dönem İngiltere siyasetini takip etmenizi öneririm. Modern İngiltere tarihinde ilk defa merkez partiler, bazı anketlerden üçüncü (İşçi) ve dördüncü (Muhafazakâr) sırada çıkıyor. Zirvede %30 bandında olan Reform var. Ancak Reform’un panzehiri sanılanın aksine İşçi Partisi değil, ikinci sırada yer alan Yeşiller. Henüz seçime 4 sene var; ama Yeşiller’in yeni lideri Zack Polanski’nin adını bir yerlere yazmanızı tavsiye ederim.

    Korkunun kurucu rejimi: Tarih, hafıza ve anlamın geri çekilişi üzerine…

    Türkiye'nin bugünkü manzarasında korku, artık dışsal bir baskı aracı olmaktan çıkıp içselleşmiş bir varoluş kipine dönüşmüş durumda. Bireyler artık yalnızca tehdit altında oldukları için değil, tehdit altındaymış gibi hissetmeye programlandıkları için susuyor, çekiliyor, geri duruyorlar. Böyle bir vasatta hafıza travmatize oluyor, siyaset anlamdan yoksunlaşıyor ve toplum, ortak gelecek düşünden uzaklaşıyor. Tam da bu noktada, Peckham’ın önerdiği “alternatif tarih” okuması, bir hatırlatma kadar bir çağrı niteliği de taşıyor: Korkuya teslim olmadan, onu tanımak ve aşmak için yeniden düşünmek.

    Aykırı bir film: “Huzursuz seyirler”

    “Aykırı filmler” insanın hafızasında ayrı bir yer ediniyor. Zira bazısını sadece rahatsızlık duyarak değil ona düpedüz maruz kalarak izliyorsunuz. Yedi yıl önce bugün, 23 Kasım 2018’de bir huzurevinde ölen Nicholas Roeg’in filmleri de öyle. Aykırı... 1980 yapımı “Bad Timing: A Sensual Obsession” belki de en sarsıcısı. Konusunu, hikâyesini aktarırken bile o “huzursuz seyrin” etkisine giriyorsun.

    “Barış konusunu Meclis’te ihtiraslarına vasıta yapmak istiyorlardı”

    Dün yaşananlar göstermiştir ki Türkiye’de bir iktidar değişiminde bir çözüm sürecinin yaşanma ihtimali çok düşüktür. Kürt meselesinin çözümü için gerçek imkan ve fırsat elimizdekinden ibarettir. Devletin ve Devlet Bahçeli’nin bu açılımından daha ilerisi ufukta görülmemektedir. Türkiye’de muhalefetin mevcut ideolojik formasyonundan daha iyisinin çıkması da zordur.

    Ya aşkımız kavgamız; kavgamız da aşkımızsa

    Zohran Mamdani, sadece New York’un ilk Müslüman sosyalist göçmen Filistin akvitisti belediye başkanı değil; aynı zamanda online bir date uygulamasında eşiyle tanışan ilk popüler Amerikalı siyasetçi. Zohran Mamdani ve Suriyeli sanatçı eşi Rama Dujawi, sadece İsrail lobisi ve nobran kapitalizmi değil; tanışma hikayeleriyle tekdüzeleşmiş modern ilişki kültürünü de sarstı. Sağcılardan Hollanda liberallerine, Zohran’dan Dua Lipa’ya birçok ünlü isim ve siyasetçi; ahir zamana inat birbirinin uğraşına, kavgasına, derdine, üretimine saygılı ve meraklı, klişelerden, basmakalıp iletişimden azade özgün ilişkileriyle yeni bir hikaye yazıyor.

    Bravo CHP’ye!!!

    CHP’nin bu işin bir parçası olmasının anlamı şuydu: Çözüm sürecinde siyasi partiler, iktidar ve devletin oluşturduğu sistem derine indikçe, risk aldıkça bunun toplum-siyaset ilişkilerine yansıması ihtimali yüksekti. CHP, seçmenini bir tavra davet eder; içindeki milliyetçi ve korumacı kimlik meselesinde her zaman korktuğu ve karşılaştığı engelleri bu şekilde aşabilirdi. Tersini yaptı… İç siyaseti tercih etti. AK Parti ve MHP’nin İmralı’ya gitme kararı karşısında milliyetçi tepkilere oynadı. Ne kadar fayda sağlar, çok tartışmalıdır. Ama CHP’ye yönelik eleştirilere, siyasetsizliğe son derece uygun bir duruştur.

    Savunma Sanayii Repertuarında Kürdîli Hicazkar niye yok?

    İsimlerin sosyolojisi üzerine kalınca bir risale yazılabilir. Zira isimler sadece bir isim olmaktan öte bir ağırlığa sahip. İsimlerin yükü altında şekilleniyor hayat, imlasını buluyor karşılaşmalar. Eğer bir toplumun trend falına bakılacaksa isimler bunun için fena bir adres olmaz. En yaygın bebek isimleri sıralamasında Alparslan isminin yakın zamanda Mehmet isminin önüne geçmesi herhalde bize birşeyler anlatıyordur.

    Kürt meselesinde siyasi rüzgâr ılık…

    2013-2015 arası AK Parti yalnız başınaydı, Öcalan’la baş başaydı. Şimdi CHP’nin itirazlar ve çekincelerini azalttığını, dahası çözüm sürecini desteklediğini görüyoruz; MHP’nin ve liderinin açık ara ön açan taşıyıcılık yapmasını izliyoruz. Kürt kesimi önemli ölçüde tek ses hâlinde. Birkaçı dışında Meclisteki siyasi partiler çözüm fikrinden yana… Bu durum Türkiye için büyük bir fırsat tablosu oluşturuyor.

    Demirtaş davasında ‘makul süre’ ‘keyfi süre’

    “Yerel kanunlarla (aynı konuda) bir milletlerarası andlaşmanın hükmü çatıştığında, andlaşma hükmü esas alınır” şeklinde bir öncelik kuralı Anayasa’da bulunmaktadır. Bu kural “temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalar” için düzenlenmiştir. Hakkında karar verilmiş kişi, yani Selahattin Demirtaş, hapiste. Kararın uygulanması aşamasına gelinmiş durumda. Son zamanlarda bazı hukuk çevrelerinde bu kural tartışılsa bile Anayasa’nın 90. maddesi net. Feti Yıldız’ın dikkat çektiği gibi makul süre, çoktan aşılmış durumda. Dosya, makul süre içinde bitirilip tahliye sağlanmaz ise artık keyfi süre devreye girer. Hukuk keyfiliğe açık bir enstrüman değildir.

    ‘Hayata dönüş’ dediler, 30 kişiyi öldürdüler

    Bir süredir harekete geçmek isteyen jandarma güçleri hükümeti de ikna ederek operasyona başladı. 30 kişi öldü. Üzerlerine gaz dökülen tutuklular yandı. Görevliler hakkında sözde soruşturma açıldı. Dosyalar gitti geldi. Tanıklar dinlendi. Peki 25 senenin sonunda ne oldu? Hiçbir şey. Böylece bir suç daha örtbas edilmiş oldu. O dönemin gazeteleri açısından, yapılan haberler, bir meslek ayıbıdır.

    77 yaşındaki Bahçeli ne yapmak, nereye varmak istemektedir?

    Bundan bir yıl önce henüz Bahçeli sadece DEM’e el uzatmış ama Öcalan çağrısını yapmamışken 12 Ekim 2024 günü “Bahçeli, yerli De Klerk olabilir mi?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Evet, Bahçeli son bir yılda yaptıklarıyla bir yıl önceki biraz iddialı yazımı doğruladı ve bizim De Klerk’imiz oldu.

    Oyuncunun odası mı, yönetmenin alanı mı?

    Nejat İşler’in bir cümlesi yıllar önce kapalı bir odada kalması gereken prova anını yeniden gündeme taşıdı. Nuri Bilge Ceylan’ın paylaştığı görüntüler, sinemada mahremiyet, rıza ve güç dengesine dair eski ama hiç çözülmemiş bir tartışmayı bugün yeniden harlatıyor; oyuncu–yönetmen ilişkisinin görünmeyen tarafını bir kez daha düşünmeye zorluyor.

    Lefter’in ailesi: Filmi çok beğendik

    Lefter Filmi’nin Netflix’te yayınlanmasıyla, büyük oyuncunun hayatı belgelenmiş oldu. Torunu Özcan Katmer’le filmin gerçekleri yansıttığı konusunda hemfikir olduk. Ada’da Lefter’le komşu olduk. Lefter’in matematik zekasından haberim yoktu. Filmin bir yerinde, öğretmeninin, “Verdiğim problemin cevabını doğru olarak buluyor ama nasıl bir işlem yaptığını anlatamıyor.” demesi, bana çok tanıdık geldi.

    Muhsin Batur’un gerisine düşmek…

    Devletin Dersim özründen 13 yıl sonra bugün CHP’li bir Alevi milletvekilinin Dersim’i anması bile linç edilmesine yetebiliyor. Toplumlar her zaman ileri gitmiyor bazen geriye de gidebiliyor. 2011’de özür dileyen Erdoğan’ın hatta 1987’de genç bir asker olarak yaptıklarından en azından utanan Muhsin Batur’un bile gerisine düşenlere kısa bir hatırlatma…

    Suçlu kim: Darbeler anayasası mı, muktedirlerin yansıyan ruhu mu?

    Montesquieu, kanunları "genel ruhu" yansıtan aynalar olarak görür. Ancak Montesquieu günümüzde yaşasaydı kanunları “muktedirlerin ruhu”nu yansıtan aynalar olarak bu görüşünü güncellerdi diye düşünüyorum. Ağzındaki lokmayı yutup hazmetmeyen bir sonraki lokmanın kurbanı olur. Mevcut anayasayı ve yasaları bile sindirememiş bir topluma gökten yasa inse ne olur? Sanki Anayasa’daki vatandaşlık tanımı değiştirildiğinde her şey süt liman olacak. Aristo’nun deyimiyle “Tamamlanmamış bedende yetişkin yaşayış olmaz.”

    Ulu Önder Franco ve Amedspor

    “Franco, Zafer, Cumhuriyet, Cezasızlık ve Kentsel Mekân” adlı sergisinde görücüye çıkan başsız Franco heykeli. Belediye başkanı, “Franco rejiminin suçlarını ve hatta demokrasi döneminde bile süren cezasızlığı teşhir etmek” amacıyla sergiliyoruz dese de başsız da olsa, ironi de olsa Katalanlar ayağa kalktılar; heykel yumurta yağmuruna tutuldu, hızını alamayanlar bir de heykele Catalonya bayrağı bağladı.

    Örtmek, itibar, şarkılar, türküler ve “Yorgun Demokrat”… 

    Şarkıyı-türküyü aslından, “sahibinin sesi”nden dinlemek elbette başka da… Müzikte “cover”, yani “örtmek, kaplamak” da ayrı bir dünya. Yeri-zamanına, ânına, havana göre orijinalinden bile güzel gelen “cover”larla dolu müzik listelerim. Yeniden “canlandırılıyor” zira, o eski şarkı “şimdiki zamanlı” oluyor. “Zâmane şarkısı” hatta… Tam 25 yıl önce bugün, 16 Kasım’da giden Ahmet Kaya’nın “Yorgun Demokrat”ı mesela. Kendi payıma “yorgunluğunu” da anında alıyor insanın.