TÜM YAZARLAR

Devamı

    Trump’ın yeni dünyasının ilk kurbanı: Bienvenido istikrarlı kaos, adiós Maduro

    Trump emri verdi, Amerikan askerleri Venezeula Cumhurbaşkanı Maduro ve eşinin yatak odasını basıp pijamalarıyla ABD’ye kaçırdı. Maduro ve eşi, New York’ta uyuşturucu kaçakçılığı ve narkoterörizm suçlarından yargılanacak. Trump’ın derdi ne demokrasi ne uyuşturucu, kendisinin de açıkça belirttiği üzere Venezuela petrolleri ve ABD’nin çıkarları. Geçmişte kapalı kapılar ardında yaşanan Trump’ın yeni dünyasında artık gözlerimizin önünde. Sert gücün nobranlığı tüm sahiciliği ve vahşetiyle çırılçıplak. Bu nedenle ciddi ciddi oturup da “Maduro iyidi, kötüydü, saldırı hukuka aykırı uygundu” diye tartışmanın da bu yeni dünyada pek bir önemi yok.

    İman gücüyle: Konyalı milli bisikletçi Süleyman Okur’un hikayesi

    Konya’nın kenar ve yoksul bir mahallesinden çıkıp bisiklet sporunda var olabilmiş, siyaset yapmış, federasyon başkanı ve iş insanı olmuş Süleyman Okur. Süleyman Okur’un farkı, hikâyenin baş kahramanı gibi gözükmezken ana rolün hep kendisini gelip bulmuş olması. Merak uyandırıcı olan, buna neyin sebep olduğu.

    Mahmur ve performatif aktivizm

    Gün boyu siyasetçiler, bürokratlar, bazı gazeteciler, hatta akademisyenler bu fedakarlığı yapıp 1 Ocak sabahı Galata’da olduklarını bize bizzat kendi fotoğraflarını paylaşarak gösterdiler. Klişe ifadeyle “Filistin mitingine katılım sağladık” mesajını açık açık verdiler. Ama ortama en yabancı kulüp yöneticileriydi. Onlar Gazze eylemine değil, Bilal Erdoğan’ın organize ettiği Gazze eylemine gelmişlerdi. Onların ki daha çok performatif bir aktivizmdi.

    Çatışma siyasetinin sarsıntıları…

    Dünya, alev almış bir tankı andırıyor. Türkiye, bu alevin yanı başında… İçerideki temel meselelerin, mevcut ilerleyişiyle Kürt barışı ve 19 Mart sürecinin, Türkiye’yi ve gelecek dönemi değerlendirmek için tek başına yeterli olmadığı bir dünyada yaşıyoruz.

    İnfazın “Depo Yönetimi”: Suçluyla mütareke, muhalifle mücadele

    Bu "depo mühendisliği" sürdürülebilir değil. Adaletin terazisi, "stok sayımına" kurban edilemez. Hukuk güvenliğinin olmadığı, gerçek suçlunun sokakta, düşünce suçlusunun hapiste olduğu bir ülkede ne ekonomi düzelir ne de toplumsal barış sağlanır. Bu düzene, bu düzenlemeye itirazım var!

    İslam dünyası ve İran’ın özeleştirisi

    Özeleştiri, İslam dünyasındaki iktidarların genelde çok başvurmadığı bir yoldur. Hatta özeleştiriyi Hıristiyanlığa özgü görenler ve günah çıkartma geleneğine bağlayanlar bile vardır. O bakımdan da İran Cumhurbaşkanı’nın ifadelerini önemli bir başlangıç olarak değerlendirebiliriz. İran, 2025 yılında İsrail’in ağır saldırıları altında önde gelen liderlerini kaybetti. Bölgenin kuvvetli ve dokunulmaz sayılan ülkesi ve özellikle de başkent Tahran, uzunca bir süre kendine gelemeyecek düzeyde darbe yedi.

    Havf ve reca arasında yeni bir yıla…

    Havf, kelime anlamı olarak korku demek, reca ise ümit. İkisi arasında kalmak doğal olarak ilk başta kararsızlık, gelecek endişesi, depresif bir hal, çaresizlik, fetret gibi hissettiriyor. 2025’den 2026’ya girerken Türkiye ve Dünya’ya hakim olan duyguları bu kavramlarla anlatmak mümkün.

    Yıl 2025. Şehirlilerin ayininde köylüler kurban edildi

    Hayatım boyunca çeşitli ülkelerde haksız yere içeride tutulan çok insan duydum, tanıdım, gördüm. Yirmi yıl kalan da vardı, on sekizinde girip elli yaşında çıkanı da. Hatta bazıları hâlâ içeride. Fakat hayatımda, kendisinden daha fazla haksız yere içeride olmuş, olan ya da olacak biri olmadığına kesin kes emin olduğum biri varsa, sanırım o da 2024’ün ağustos ayında Narin Güran isimli kızını cinayete kurban veren Yüksel Güran’dır. Yüz yıl sonra Kürtlere huzur gayesiyle devletle görüşmeler yapan DEM Parti, şu an belki de sorunun çözümü en acil, en acılı, en huzursuz Kürt olan, olayın ilk günleri kendisine karşı “Jin, Jiyan Azadi” diye eylem yaptıkları Yüksel Güran’a adalet borçlu.

    Pluribus: Fazla düzgün bir dünyanın huzursuzluğu

    Şiddetin, kaosun ve açık baskının olmadığı; herkesin sakin, kibar ve uyumlu olduğu bir dünyada huzursuzluk neden hâlâ gerekli hissedilir? Vince Gilligan’ın Pluribusu, fazlasıyla düzgün bir düzenin içinde kaybolan duygulara, görünmezleşen itirazlara ve makullüğün sessiz bir yönetişim biçimine dönüşmesine bakıyor.

    Meloni’nin endişeleri

    İtalya, 2026 yılına Euro Bölgesi’ndeki en yüksek kamu borç seviyelerinden biriyle, yüksek faiz oranlarıyla ve Ukrayna’ya destek konusunda bölünmüş bir hükümetle giriyor. Bir İtalyan gazetesi, tabloyu şu şekilde aktarıyor: “Giorgia Meloni buruk bir yeni yıla kadeh kaldırıyor: ‘Zor bir yıldı, ama endişelenmeyin, çünkü gelecek yıl çok daha kötü olacak.’

    Türkiye’de suç patlaması ve infaz rejiminin yapısal iflası

    Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, yeni ranzalar veya anayasal usulleri dolanan örtülü aflar değil; hukuki öngörülebilirliğin, ekonomik adaletin ve sosyal devletin yeniden inşasıdır. Siyasetin asli görevi, cezaevi kapılarını periyodik olarak açıp kapatan bir gardiyanlık değil; o kapılara mümkün mertebe çok az insanın düştüğü, hukukun üstünlüğünün ve fırsat eşitliğinin herkes için güvence altına alındığı adil bir düzeni süreklileştirmektir. Suçla mücadelenin başarı kriteri cezaevlerinin doluluğu değil, sokaktaki güvenin, okuldaki adaletin ve mutfaktaki huzurun kalıcı hale gelmesidir. Gerçeklerle yüzleşmeden ve bu yapısal bataklığı kurutmadan, toplumsal barışı tesis etmek mümkün olmayacaktır.

    Leyla Zana, Tahir Elçi Stadyumu’nda

    Şu anda, Türkiye’de dört büyük kulüp dışında en çok seyircisi olan takım, Amedspor. Takım, ortalama 15-20 bin seyirciyle maça çıkıyor. Amedspor, sahasında ağırladığı Iğdır FK’yı 3-0 yenerek, Trendyol 1.Lig’de, sezonun ilk yarısını, lider olarak tamamladı. Maçın öncesine de bir bakalım: Maç öncesinde, taraftarlar, Leyla Zana’ya destek amacıyla, pankartlarla yürüyüş yaptı. Binlerce taraftar, Ciwan Haco’nun “Leyla” parçasını, telefon flaşının ışığında dinledi. Şarkının ardından, “Leyla Zana onurumuzdur” sloganı attılar. Futbolcular, sahaya, “Irkçı saldırılara karşı, spor, barış ve kardeşliktir” pankartıyla çıktı.

    Kilise, dikdörtgen ve akıllı telefon

    Kiliseyle akıllı telefon arasındaki başka bir benzerlik, ikisinin de hem bazen tamamen sessiz olup hem bazen müzikle dolup taşması. Sessiz bir kilisede en ufak kıpırtı büyür: Tıpkı sessize alınmış bir telefonda titreşimin bütün bedene yayılması gibi. Zaten kilise çanı da cep telefonu melodisini andırır ve bir çağrı üretir... Zamanı bölen, insanı bulunduğu yerden kaldıran, “buraya gel” diyen bir ses... Tıpkı sesin insanı içeri çağırması gibi, dijital akışlar da bizi kendi ritimlerine davet ediyor. Bugün, kilise çanının ruhu, daha kişisel biçimde, cep telefonu melodilerinde ve bildirim seslerinde yaşıyor.

    Roboski: Hatırlanamayan bir şey

    Roboski, unutulduğu için değil, unutulabilir sayıldığı için bu kadar ağır bir yüke dönüştü hayatlarımızda. On dört yıl boyunca yalnızca adaletin yokluğu değil, bu yokluğun taşınabilir kabul edilmesi de öğretildi hepimize. Sessizlik zamanla bir eksiklik olmaktan çıkıp bir düzene, bir alışkanlığa dönüştü. Bugün Roboski’yi anmak mümkün, ama Roboski’nin gerektirdiği sorumluluğu üstlenmek hala zor...

    Ah bir de gazoz şişesinde ırkçı olsam 

    17’nci yüzyılda yaşamış İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân adlı tefsirinde Enbiyâ Suresi’nin 68. ayetini açıklarken Kürtler hakkında “Onların en salihleriyle dostluk kurmaktan ve yaşadıkları bölgelere uğrayıp geçmekten bile sakın” der. 17. yüzyılda yapılan bir ırkçılığın o kadar da önemi yoktu; evli evinde, köylü köyünde zamanlarıydı. Şimdi herkesler X’te, YouTube’da; hâliyle birbirimiz hakkında dediklerimizi görüyor, duyuyoruz. Türkiye şu aralar aniden bir gazoz şişesinin içine düşüp orada kala kalacakmış kadar başıboş ve kırılgan intibası uyandırmıyorsa, bu MİT sayesinde gibi görünüyor. MİT’in başında, devlet ricalinde bulup bulabileceğimiz en aklı başında adam var. 90’larda Teoman Koman’ın yönettiği bir teşkilattan, İbrahim Kalın’ın yönettiği bir teşkilata evrilmesi Türkiye için gerçek manada bir devrim. Türkiye’de eski milliyetçiliğin son temsilcisi Bahçeli ve MİT; Türkiye’de siyaset, yargı ve medya tamamen çökmüşken elimizde kalan, elle tutulur son dayanaklar.

    “Kaçakçı” mı denir onlara…

    14 yıl önce bugün, 28 Aralık 2011’de 34 insan öldürüldü. 27’si aynı aileden, 19’u çocuk… “Kaçağa gitmişler”; katırla Irak’tan mazot, çay, sigara getirmeye… Parçalanmış bedenleri de battaniyelere sarılıp karda, katır sırtında kilometrelerce taşınmış. Mezarlarındaki notlar yaptıkları “kaçakçılık”ın cirmini-cürmünü de tanımlıyor: “Bilgisayar parası biriktirmek, okul kantinine borcunu ödemek, iki yıl önce ölen annesinin mezarına bir taş dikebilmek, ‘ekstra’ bir kışlık kaban için gitmişler.”

    Miss Türkiye’nin mahremiyet refleksi…

    Annesi gururla kızını tebrik ederken başörtüsünün boğazını örttüğü kısmı bir miktar açıldı ve Türkiye güzeli, annesinin açılan başörtüsünü hızlıca kapattı. O klişe laf bu kez kullanılabilir; “Üzerine tezler yazılacak” birkaç saniyeydi yaşanan. Eğer bu yıldan ileriye birkaç görüntü kalacaksa mutlaka bir tanesi bu olmalı.

    İflah olmaz bir iyimserin 2026 paniği: karamsarlıkta ihtiyat, tedbirde ısrar

    2025 kötü bir seneydi, 2026 daha da kötü olacak. Dünyanın direksiyonunda önündeki yola değil, arkasındaki Epstein belgelerine, dibindeki Venezuela petrollerine bakan Trump var. Dünya her sandığa gittiğinde sabahına yeni bir Trump ile uyanıyor; İsrail Gazze soykırımının taze ateşini tüm bölgeye yaymaya çalışıyor. Ukrayna ve Rusya barışı meçhul, yapay zeka ve teknopat iş adamları güç pekiştiriyor. Fakat her şeye inat Zohran Mamdani, Sumud filosu, İsrail’e karşı kurulan büyük insanlık ittifakı sessiz ama derinden yeni bir hikaye yazıyor. Yine de bildiğimiz dünya başımıza yıkılırken, iflah olmaz iyimserliği geride bırakmak, ihtiyatlı karamsarlığımıza sığınmakta fayda var. Toksik iyimserliğinizi terbiye etmezseniz, bu yeni dünya 2026’da sizi fazlasıyla üzecek.

    Ülke siyasetin neresinde, hangi evresinde?

    Yeni milliyetçilik; lider, devlet, güç, başarı, büyüme unsurları üzerinde yükselmeye başladı. Bugün itibarıyla bu siyasi dalga yeni girdilerle devam etmekte, uluslararası çatışma-gerginlik iklimi de bu algıya destek vermektedir. Avrupa’nın yeni bir güvenlik yapısı arayışına girmesi Türkiye’ye yeni tanımlar yükledi. Bunların en önemlisi, Türkiye’nin güçlü ordusuyla, yükselen savunma sanayisiyle Avrupa’ya stratejik ortak olma ihtimalidir. Bu durum, Türkiye’nin Avrupa değerlerine yaklaşması meselesini iyice bir kenara itmekte, hatta otoriter siyasi istikrarı kırılgan bir demokratik dönüşüme yeğler görünmektedir.

    28 Şubat Fransa’da nasıl hortladı?

    “İslamcılık milli birliğimize karşı en büyük tehdittir”, “Çocukların korunması maksadıyla […] 16 yaşından küçük çocukların oruç tutması [ve] 16 yaşından küçük kız çocuklarının başörtüsü takması yasaklanmalıdır”, “spor müsabakalarında uygulanan başörtüsü yasağı tavizsiz uygulanmalıdır”. Benzerlik şaşırtıcı olsa da okuduklarınız 1997 senesinin soğuk bir Şubat günü Ankara’da toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nun kararları değil. Fransa Senatosu’ndaki “merkez” sağ grubun geçtiğimiz ay yayınladığı bir raporda yer alan tavsiye niteliğindeki tedbirler.

    Ruslar Trump’ı çok sevdi

    Trump, Moskova’da liberal düzeni sona erdiren bir figür olarak resmediliyor. RIA Novosti yazarı Yakovenko'ya göre, Trump liderliğindeki muhafazakâr “sağduyu devrimi”, Sovyet perestroykasının Amerikan versiyonu.

    Adalet olmadan hürriyet de demokrasi de olmaz

    Veriler çok net bir hikâye anlatıyor: Hukukun üstünlüğü geriliyor; Demokrasi zayıflıyor; Özgürlükler daralıyor; Ekonomi kırılganlaşıyor, Toplum mutsuzlaşıyor. Bu bir ideolojik yorum değil, ölçülebilir bir nedensellik zinciri.

    Memlekette siyasetin kültürü…

    Travmalarla iç içe geçmiş, sabit bir bellek oluşturacak kadar acılı, en yakını yüz–yüz elli yıla yaslanan ve sürekli göç üstüne oturan bu öykü; kaybedilmiş mallar, verilmiş canlar; buna karşılık gasp edilmiş mallar, alınmış canlar üstüne oturan “kimlik kurucu” bir yönü barındırmaktadır. Kürt sorunu karşısında ortak direnç, Ermeni meselesinde ortak tepki uçları burada yatar.

    Bizi esas ilgilendiren çarpık ilişkiler…

    Ortada çok açık bir gerçek var: Şu anda Suriye’de Türkiye ve İsrail arasında bir soğuk savaş yaşanıyor. SDG-Şam ilişkisi bu soğuk savaşın ortasındaki en sıcak ve çatışmalı konu. İçeride çözüm süreci hızlanırken, yasa tasarısı Ocak ayında Meclis’in önüne gelmeye hazırlanırken, PKK yeni adımlar atmaya hazırlanırken her şey bu cevabı bekliyor. Peki birlik ve beraberliğe uzun süreden sonra sahiden ihtiyacı olan Türkiye ne bekliyor? Ela Rümeysa Cebeci’nin itirafçı olup olmayacağını ve Sadettin Saran’ın test sonucunu.

    Çözüm yaklaştıkça direnç artacak

    Siyasi topluluklar açısından bakıldığında tablo daha net okunabiliyor. MHP’nin temsil ettiği ülkücü milliyetçilik, yakın zamana kadar meseleye tamamen karşı bir noktadan yaklaşıyordu, bugün bu değişiyor. AK Parti içinde çözüme yatkın isimler yeniden görünür hale geliyor. CHP içindeki katı ulusalcı çizgide bile tereddüt yaşayan, eski kesinliğini kaybeden bir hava hissediliyor. Partilerin komisyona sunduğu raporlara bakıldığında, farklı tonlarda da olsa bir çözüm arzusunun hepsinde bulunduğu görülüyor. Yasal çerçevenin bir demokratikleşme paketini içermesi kaçınılmaz görünüyor. Zaman içinde af ve infaz düzenlemeleri gündeme gelecek. Örneğin Selahattin Demirtaş’ın serbest kalıp yeniden siyaset yapabilmesi, yeni bir dönemin sembolik başlangıçlarından biri olabilir.

    Kalabalık Hakikat midir?

    Son yazı beklediğimden çok daha geniş bir yankı buldu. Bu da tartıştığım meselenin ortak bir sinire dokunduğunu gösteriyor. Kıymetli yazar Aydın Ünal Yeni Şafak gazetesindeki yazısında yazıma kısmen cevap verdi. Eleştirileri hakkında birkaç not paylaşmak isterim.

    Partilerin komisyon raporları: Umut da var, temkin de

    CHP’ye yönelik yürütülen operasyonların Kürt meselesinin çözümünü zorlaştırdığını da vurguluyor. Böyle bir siyasi iklimde kalıcı barışa ulaşmanın güç olacağını belirtiyor. Buna rağmen çözüm sürecine desteğini sürdüren CHP, erken seçimin hâlâ ülkenin en önemli gündem maddelerinden biri olduğunu da not düşüyor. Raporların ortak paydası şu: Kimse çözüme karşı çıkmıyor. Bu da ilk eşiğin aşıldığını gösteriyor. Şimdi ikinci eşik var: İcraat. Yani devlet adına somut adımların atılması. Süreci bekleyen risk ise raporlardaki şart dilinin bir noktada sigorta olmaktan çıkıp el frenine dönüşmesi.

    Halkı kin ve nefrete Murat Övüç mü tahrik ediyor?

    Her hafta birine piyangosu vuran halkı kin ve nefrete tahrik suçundan geçen hafta hapse kim girdi? Murat Övüç. Murat Övüç’ün her hafta çoğunluğunu başörtülü kadınların doldurduğu kadınlar matinelerinde oturanları halaya kaldırmak dışında halkı tahrik edebildiğini kimse görmedi. Ama stadyumlarda gerçekten halkı kin ve tahrik edenlere, onlara destek veren alfa erkeklere dokunmak kolay değil. Ama Murat Övüç’e dokunmak serbest ve maliyetsiz.

    Sekülerleşme sorunu veya Müslümanlar nasıl modernleşecek?

    Gökhan Bacık, Müslümanların modernleşme sorunları bağlamında çarpıcı bir örnek veriyor. Bir odada insanların elinde bir balon var, kırmızı bir balon. Onu şişiriyorlar, oynamak için. Şişiriyorlar, sonra biraz daha şişiriyorlar. O kadar ki balon artık oda kadar şişiyor. Yani balon odaya veya odada başka bir şeye izin vermeyecek kadar herşeyleşiyor. Bu örnekte oda dünya veya hayat iken kırmızı balonu da din olarak düşünebilirsiniz. Yani odada hem balona yer var hem de odada balonun bir yeri var. Ama balon oda kadar büyürse (yani din hayatın her alanına yayılan, empoze edilen, herşeyi kapsayan bir konuma getirilirse) bir sorun var denmek isteniyor. Bana kalırsa odadaki balon örneğinde metafor doğru olmakla birlikte ilişkinin tarafları sanki ters tanımlanmış.

    Yanlıştır ama: Tribün refleksi denen şey

    Bu tür olaylardan sonra en hızlı dolaşıma giren cümle genellikle aynıdır, hiç değişmez. Yanlıştır denir ama ardından hemen bir uyarı gelir: “Körüklemeyelim.” Bu çağrı ilk bakışta sağduyulu görünür, gerilimi düşürmeyi, tansiyonu artırmamayı önerir. Oysa dikkatle bakıldığında bu cümlenin yönü şaşırtıcıdır. Yanlışı yapanı değil, yanlışa tepki göstereni hedef alır, terbiye edilmesi gereken bir özne yaratır karşısında.